Mehmet Ballı

Ben bir ‘GÜNEŞ İNSAN’ım Diyebilmek …

Zamanını doğru planlayanlar hayattan hep kazançlı çıkarlarmış. Bende planlı, programlı çalıştığım için kendimi başarılı buluyorum. Hayatıma sürekli “artılar” katarak yol alırken, sevinç ve mutluluğumu da çevremle paylaşabiliyorum.

Bakın şu geride bıraktığım 40 yıllık ömrüme neler sığdırmışım;

Araştırmacı, Yazar, Editör, Memur, Zanaatkâr, Sporcu, Müzisyen

Vaybeeee!  diyen güzel insanlar, makaleyi sonuna kadar sabırla okuyabilirlerse ne kadar güzel bir öykü olduğunun hazzını yaşayacaklardır.

Her katıldığım farklı ortamlarda ‘bu kadar enerjiyi nereden buluyorsunuz’ sorusuyla karşı karşıya kalıyorum. Bu soruya yanıt olarak kısaca; ben bir “GÜNEŞ İNSAN”ım diyorum …

Güneşin hidrojeni helyuma dönüştürerek kendi enerjisini kendisinin ürettiği gibi, kendi motivasyonlarını kendilerinden alan güneş insanların bu içsel motivasyon kaynakları güneş (ve enerjisi) gibi ölümsüzdür.

Sürekli bilgi üreten Güneş İnsanlar etrafındaki insanların ufkuna doğarak aydınlatırlar.

Ben bir kamu personeliyim. Fakat öyle bildiğiniz klasik türden bürokrasi kalıbında değil, kendini aşan bir kamu görevlisiyim.
Çalıştığım Kurumun İnsan Kaynakları Departmanında görev yaptığım için önce örnek olmayı yeğlerim.
Mesaime bir saat erken gelir bir saat geç çıkarım. İşimi tam zamanında yaparım. İnsanlara yardımcı olurum, gülümserim.
Ofisimdeki oturduğum koltuğun arkasındaki panoda: “ Bu büroda işler tam zamanında bitirilir”, “Bizde çözümsüzlük yoktur”, “Önce hak edeceksin”, “Planlı ve birlikte çalışma, Doğru organizasyon, Doğru hedefe kilitlenme ve hızla ilerleme ”, … gibi Kamuda performans artırıcı farklı bir çalışma düzenimiz vardır.

İşimi, işyerimi seviyorum ve şükrediyorum. Öyle ki, birçok insan bulunduğu makamdan bir an önce yükselmek isterken, ben:
“Allah bana bulunduğum makamdan daha üst makamı nasip etmesin!” diyebilecek ciddiyetteyim. Çünkü üst makam mesuliyetinin ve vebalinin farkındayım.

Bilemiyorum Kamuda benim gibi ince düşünen ikinci bir insana rastlayabilir misiniz?

Aslında hayatın yükü çok erken yaşlarda basmıştı küçücük omuzlarıma, daha orta öğretimimi bitirir bitirmez bir cesaretle, Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinde, bir tatil köyü projesi inşaatı ince işçiliğinin taşeronluğunu alarak başladım iş hayatına.

İşimde profesyonel olabilmek için de, Kütahya Seramik Fabrikası’ndan “Ustalık Belgesi” alarak profesyonel fayans ve kalebodur ustası oldum. Kolumda bir altın bileziğim vardı artık.

Gencecik yaşta tam 92 villanın iş teslimatını başarı ile yaparak güzel para kazanmıştım. Oradan kazandığım para ile evlendim, evimi kurdum.

Gel gör ki inşaat işinden soğumaya başladım. Ağır, yorucu ve yıpratıcı olan inşaat işçiliğinin zayıf ve hassas vücuduma uzun vadede olumsuz etki yapacağını bu yüzden bana göre olmadığını düşünerek  bıraktım.

Evli ve sorumluluk sahibi bir birey olarak zaman kaybetmeden doğruca Fatih’te bir Bilgisayarlı Muhasebe kursunun kapısını çaldım.

Kurs bitiminde, özel sektörde Ön Muhasebeci olarak göreve başladım. 4 senede 3 ayrı firmanın Muhasebe departmanında görev yaptım, fakat bu işe de ısınamadım. Hesap kitap işini sevemedim çünkü itiraf etmem gerekirse analitiğim zayıftı.

Bir yandan da Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini okuyordum. İş, okul, ev üçgeninde zorlanırken bir sabah polis kapımı çaldı. Apar topar askere çağırılıyordum.

Zamanın Milli Savunma Bakanının gazabına uğramıştık, bir gecede çıkartılan bir kanunla asker kaçağı durumuna düşmüştük, suçumuzsa iki sene üst üste aynı sınıfta kalmak, ne ilginç değil mi? Ya bir de şimdiki kaçaklarla kıyaslayın! …

6 aylık çocuğumu eşimle tek başına kaderleriyle baş başa bırakarak askere götürüldüm. Neyse ki bir süre sonra kardeşim köyden gelerek ailemi alıp götürmüştü.

Askerden döndüğümde ise 2 yaşında olan oğluma herkes “oğlum baban geldi koş sarıl!” diye koşturduğunda oğlum Fatih, “nereden çıktı şimdi, bir anda bir adam çıkıyor senin babanım diyor?” der gibi bana manalı manalı bakıyordu. Ben bağrıma bassam da o iki senelik hasretlik, görememe, bilememe çocuğumda soğukluk yaratmış ve uzun zamanda üzerimizden atlatamadığımız bir baba-oğul soğukluğuna gebeydi.

Vatani görevimi Sarıkamış’ta 90 bin Mehmetçiğin donarak şehit olduğu yerde yaptım. Şimdiki Genel Kurmay Başkanı Necdet Özel Paşa Alay komutanımızdı, bende onun yazıcılarından biriydim. Geceleri eksi otuzdokuzbuçuk derece soğukta, şehitlikte nöbet tutma şerefi bize de nasip oldu.

Askerlik dönüşü soğuduğum özel sektöre tekrar dönmek istemedim. Hatta son çalıştığım patronumun ısrarı üzerine yanına gittiğimde, ben muhasebeciliği kabul etmeyince çek defterini önüme fırlatarak, “ al kendi maaşını kendin yaz!” dediğinde, çalışmama gerekçemi doğru anlatamadığımın üzüntüsüyle o an birkaç saç telimin beyazladığını hissettim. Kibarca teşekkür ederek sevmediğim Muhasebeci iş teklifini reddettim.

Evli ve bir çocuğumla 4 ay işsiz kaldım. Profesyonel anlamada bir çok iş teklifi almama rağmen sevmediğim hiçbir işe girmedim. Nihayet form doldurup başvuru yaptığım İstanbul Belediyesinin “Gezici Kütüphane” Projesine çağırıldım.

Taksim Atatürk Kitaplığında işçi kadrosunda (Uzman Yrd) göreve başladım. Kitapların arasında çalışmayı çok sevmiştim, mutluydum.

Bir gün İETT’ye bir arkadaşımı ziyarete geldim. Kapıdaki “Memur alımı ilanı”nı görünce öylesine başvurmuştum. İyi ki de başvurmuşum, o gün bu gündür bu güzide kurumda şevkle çalışıyorum.

Makalemin başında dedim ya ben kendini aşabilen bir insanım diye. Mesai saatlerinden geriye kalan zamanımda tam planlıdır.

Evimden ofisime iki saatlik mesafeyi otobüste gelirken kitap okuyarak, giderken de yazdığım günlük makalelerimin çıktısını alarak tashih yaparak değerlendiririm.

Sabahları 07:00 gibi erken geldiğim ofisimde ilk önce düzelttiğim günlük makalemi yayına veririm. Mesai saatimiz başlar başlamaz derhal normal işime konsantre olurum.

Akşam eve geldiğimde, eşimle, çocuklarımla ilgilenir, televizyondan haberleri takip ederim.

Benim hafta sonlarım da planlıdır. Mutlaka ya kursum vardır ya da bir aktiviteye giderim.

Her sene İSMEK’ kurslarından birine katılırım.

İlk sene Bilgisayar Web Tasarım Kursuna giderek profesyonel Web tasarımcı oldum. Bugün yapıp yayınladığım ve güncellediğim 20’nin üzerinde web sitesinin Editörlüğünü yapıyorum.

İki sene Musiki kursuna giderek Ney üflemesini öğrendim. Çok şükür şimdi sihirli notalara dokunarak müzik icra edebiliyorum. Bilenler bilir, Ney dinletisi insanı dinlendirirken hem de huzur verir, bende keyif alıyorum. Lise yıllarından içimde bir uhde olarak kalan meramı böylece gidermiş oldum.

Malum İstanbul’un stresli yaşam tarzından bir nebze olsun kurtulmak için arayışlara girdim. İşyerinden tanıştığım bir dostumun yardımıyla Yalova’dan borç harçla küçük bir ev alarak mütevazi bir hayat kurdum kendime.
Her yaz okullar kapandığında ailemi Yalova’ya götürüyor, okullar açıldığında da İstanbul’a getirtiyorum. Bende hafta sonları Cuma akşamından gidip Pazartesi sabahı dönüyorum. Bu yaşam tarzı tam 12 yıldır devam ediyor, emekli olana kadar da devam edecek inşaalah.

Yazı üreten insanlar çevresiyle ilgilenirler. Bende araştırmacı merakımdan Yalova’daki kaldığımız köyün farklılıklarını keşfetmeye başladım.

Şirin mi şirin, adeta cennetten bir parça olan Şenköy halkı ile kısa zamanda kaynaştım, sevdim ve sevildim.
Köyün tarihini araştırarak çok önemli bilgilere ulaştım. Zira 90 yaşın üzerinde tarihe tanıklık eden yaşlı çınarlar vardı. Onları tam iki sene boyunca konuşturdum. Sözlü tarih çalışması yaptım. Bir sene boyunca da anlatılanları nefes bile almadan yazdım. Öyle, yazdığım öykünün girdabına kendimi bir kaptırmışım ki, yatak odasından eşimin bağırtısıyla irkildim, “canım benim yeter artık, sen benle mi evlendin bilgisayarla mı aa …?” demesiyle ağırlaşan başımı kaldırıp baktığımda saat 03:30 dı.

Zahmetli yazma işini bitirince Büyük Kütüphanelerin arşivlerini tarayarak yazdığım öykünün belgelerine ulaştım.

Nihayet güzel bir Tarihi Roman çıkmıştı ortaya. Önemli bir yayın grubundan çıkarak, konusundan kokusuna, akıcı anlatım tarzından kaliteli basımına kadar beğeni kazanan “Engere Tarihi Romanı” tüm büyük Kitap Marketlere girerek okuyucusuyla buluştu.

Okuyucusundan tam not alan “ENGERE” benim 5. Kitabımdı, bundan öncede “İETT FIKRALARI” adlı  kişisel yayınlardan çıkardığım, İETT de çalışmam avantajıyla, şoför ve yolculardan derlediğim mizah kitabımdı.

Daha önceki çıkardığım üç kitapsa ilk deneyimlerimdi, amatörceydi.

Sonuç olarak,

Kamudaki görevimi hiç aksatmadan tüm bunları başarıyor olmam, Kurum Genel Müdürümüz tarafından takdirle karşılanarak, http://www.iett.gov.tr/haber_detay.php?nid=887   ye haber olarak yansımıştır.

Daha birçok bilgi ve öyküyü paylaştığım  www.mehmetballi.com  kişisel web sitesinden takip edebilirsiniz.

Bütün bunlar kendimi övgü değildir, bir ‘GÜNEŞ İNSAN’ olmanın alt yapısı ve başarıyı etkileyen olumlu motivasyonlarımdır. Daha anlatmadığım o kadar artılarım vardır ki, Güzel İnsan olmak adına …

 

Bir güneş insanlar vardır,

Bir güneş gibi insanlar,

Bir de güneşten yararlanan insanlar  …

 

Güneş insanlar üretmek için zemin oluşturur,

Güneş gibi insanlar bu ufuk çizgisinde görev alır,

Güneşten yararlanan insanlarsa, sadece ve sadece tüketir ve ölürler.

Güneş insanlar ise ölmezler. Ölümlü olmayı istemek veya ölümsüz olmayı istemek, işte bütün mesele bu.

 

Mehmet Ballı
www.mehmetballi.com

 

 

Cahit Akın

Benim bir kalemim var…

Babam işinin ustasıydı, 14-16 dedi mi avucunda olacaktı anahtar üç adımda, ben aslında ondan öğrendim kinetiği. Kırk yıl direksiyon salladı, motorun sesinden anlardı kaçıncı silindirin teklediğini, ben aslında ondan öğrendim dinamiği. Dağ tepe yaz kış demezdi, iki-üç metrekarelik şoför mahallinde bin kilometre boyunca yoldan ayırmazdı gözünü, ben aslında ondan öğrendim statiği. Çocukluğumu babama bağışladım, benim ilk ustam babamdı.

Yatılı okuldaki ilk gecemde, o zamanki Eğitim Enstitüsü’nün, şimdiki Başkent Öğretmenevi’nin camlarından aşağı atıyorlardı gencecik adamları. İlahiyat’ın önünde yedim ilk tokadı, farzların 32’ncisini hatırlamadım diye. Pol-Bir’li polis kafama indirince copunun demirini, Erdal Eren ile kardeş oldum Hacettepe Hastanesi’nde. Mamak Cezaevi’nde gördüklerim Diyarbakır Cezaevi’nde olanlardan sonra hiç kaldı. Ülkemin dört bir yanından kara tenli çocuklarla, içli anılarla, yürek dağlayan türkülerle yaşadım o yılları. Haksızlığa ve zulme direnmeyi o karayağız delikanlılardan öğrendim. MTA ve İller Bankası’ndaki stajlarımı saymazsak, hiç kimya teknisyenliği yapmadım, ODTÜ Kimya’ya da iyi ki gitmemişim diyorum şimdi.

Benden daha yüksek puanla sınavı kazanmış 76 kişi daha vardı sınıfımda. Kümeler ve lineer cebir ile ilk kez karşılaşıyordum. Her sabah 7.15’te buluşuyorduk sağdan ikinci ağacın altında. Artık aynı tadı alamıyorum Kadıköy-Karaköy vapurundan. Leyland’lar da tedavülde değil hem, Dolmabahçe’de boynuzu düşmüyor hiçbir otobüsün. Kompresörden pompaya, klimadan motora, türbinden kazana, aklınıza ne geliyorsa hepsinin hesabını çizimini öğrendim. Vasat bir dereceyle bitirdim lisansı. Kılı kırk yararak tasarlamayı öğrenmişken ben okulda kompresörü, İkitelli’deki fabrikada Japon yapıştırıcıyla geçiriyorlardı krank miline rulmanı. İkinci haftada kalite kontrol şefi olmuştum, ikinci ayda imalat müdürlüğünü reddetmiştim, dördüncü ayda istifa ettim.

Cağaloğlu’ndaki o tenha odada birkaç ay Britannica Bilim Ansiklopedisi çevirdikten sonra asistanlık sınavında çeviriden tam puan aldım, kürsü başkanı hangi özel okuldan mezun olduğumu sordu. TÜBİTAK destekli araştırma projesini tek başıma sırtlandım, hesabını da çizimini de imalini de montajını da işletmesini de raporlamasını da kendi başıma yaptım. Yüksek lisans tezimi Los Angeles’ta anlatmak için gerekli parayı bin bir dereden topladım. 8088 ile başladığım doktora tezimi 486DX4-100 ile tamamladım. Fortran IV’ü kart delme makinelerinde öğrenmiştim ama FTN77 ile kodladığım üç boyutlu simülasyonu seyretmekten zevk duyardı arkadaşlarım. Dört fakülteden asistan gelmişti gönüllü verdiğim C dersine. Konformist hocalarım yerimde oturmamı ve sınav kâğıdı okumamı istedikçe, ben kütüphaneye ve bilgisayar odasına zincirledim kendimi. Sözüm ona projeler kapsamında alınmış ama profesör odalarına kilitlenmiş bilgisayarların hesabını sordum fakülte toplantılarında. Araştırma için gerekli kitabı parayı aleti edavatı bulmak için kapı kapı dolandım. Danışmanımdan ve kürsü başkanımdan şikâyet etmemeyi, sorunları kendi başıma çözmeyi, kendi başıma ustalaşmayı öğrendim.

Mesleğinin onurunu sorgulayan, araştırmanın tadını çıkartan idealist bir adamdım. Makine Mühendisleri Odası’nın İstanbul’daki şubesine gönül vermiştim. Yayın ve Eğitim Komisyonu’nun neredeyse değişmez üyesiydim, başkanlığını da yaptım. Devrimci Demokratlar kaybetmesin diye yönetimi, olanca heyecanım ve gücümle çalışıyordum mesai sonrasında, hafta sonlarında. Eleştirmeyi hep sevdim, bildiklerimi anlatmayı, yanlışları işaret etmeyi, çözüm önermeyi. Sorgusuz sualsiz itaat etmeyi hiç öğrenemedim, belki genlerimde yoktu bu yeti, belki kültürel tarihimi inşa eden ortak bellek izin vermiyordu bana. Üyesi olduğum yönetim kurulunun kestirmeden aldığı bir kararı komisyonda tartışınca, yönetim toplantılarına katılmamam istendi. Genel kurul toplantısında yaptığım o muhteşem konuşmayla seçilmiştim yönetime. Şimdi yine genel kurul toplanacaktı ve söz dağarcığım tehlikeliydi artık. Seçim yine kritikti, ben konuşmasam, hatta gelmesem genel kurula, ne iyi olurdu! Gönül bağı denen zehrin çıkması uzun sürüyordu bünyeden. Gitmedim!

Faşizm ile yönetiliyordu ülkem. Dünyadan başka sesler duymak için kısa dalgada 26 MHz’e kadar dolandım gecelerce. 40KB hafızalı Amstrad CPC464’te yazdığım ısı kaybı hesabı programıyla 1 günde yaptığım iş karşılığında 20 bin lira para verdi bir mimar bana. Sadece COBOL ve Pascal’ı değil, C’yi de o makinede öğrendim. Vezneciler’deki fotokopici sonradan yayıncı oldu, ama ben o lacivert ciltli kitaplardan çok şey öğrendim bilgisayar hakkında. Çoluk çocuğumu geçindirmek için 50 kilometre yol teper, bacak kadar dâhilere bilgisayar öğretirdim. Marmara Üniversitesi Vakfı’nda karşılaştım ilk kez Mac’lerle. 9 yaşından 59 yaşına kadar talebelerim oldu, kimi ev kadını, kimi holding yöneticisi, kimi sekreter, kimi polisti. Herhâlde vardır sektörde hayırduasını aldığım üç-beş kişi. Zor dersleri hep bana verirlerdi suyun başındakiler, bana nasıl iyilik ettiklerini çok sonra fark ettiler. Öğretmeyi hep sevdim, alnımın teriyle kazanıp geçindirmeyi de. Bir sabah aniden istifa ettim üniversiteden.

Öğrencilerime tavsiye edecek kitaplar arıyordum Kadıköy’de. İşimi gücümü merak eden kitapçı bilgisayar kitabı yazmamı teklif ettiğinde çok şaşırdım. Yazdığım üç kitap da çok satınca, devrin çok satan bilgisayar kitaplarını basan başka bir yayıncı kendisi için yazmamı istedi. Bir ay sonra da yayınevinin bilgisayar dizisinin editörüydüm. Onlar bana geleneksel yayıncılığı, ben onlara masaüstü yayıncılığı öğrettim. Byte dergisinde bazı aylarda üç yazım çıkardı, bir sürü de kitapçık hazırlamıştım okurlarına. Sokaktaki, evdeki adamları, kadınları düşündüm yazarken hep. Bilgi ancak hayatın içinde somutlaştıkça anlamlıydı benim için. Word’ü anlatmaya mesela, yazılacak kâğıdı seçmekten başladım bu yüzden, sonra kalemin ucunun sol üst köşeden ne kadar içeriye koyulacağını saptamaktan. Cep telefonları çok yeni idi, GSM ne idi, kimseler bilmez idi, araştırıp yazdım bir telekomünikasyon dergisine, “Ben hiç anlamam GSM’den…” diye başladım yazıya, Telsim teşekkür etti e-postayla.

Dev bir makine kurmuştum zihnimde, bütün şablonlar, bütün makrolar hazırdı elimin altında. Klavyede gezindikçe iki parmağım ışık hızıyla, kitap denen o müthiş mucize 21 inçlik monitörde anbean gerçekleşiyordu gözümün önünde. Ardı ardına yazdım kitapları, okurlar bile şaşırıyordu hızıma. Yurt dışında ne kadar yayınevi varsa aradım taradım, ne kadar iyi kitap varsa çevirttim, okudum, düzelttim, yayımladım. Gencecik adamlar vardı bilgisayar âleminde, harıl harıl okuyup çalışıyorlardı, ellerine kalem tutuşturdum zorla, adlarını kocaman yazdım kitaplarının üstüne. Herkes bizim kitaplardan söz ediyordu, depodan koli koli kitap gidiyordu her gün. İçeride bir küçük masa, dışarıda koca koca raflar, içeride iki küçük el, dışarıda dev bir okur kitlesi, kalbimde hiç sönmeyen bir heyecan, zihnimde hiç dolmayan bir kuyu, bir küçük dev adam misali, akıyordum hayatın damarlarına.

Kelimeleri hep çok sevdim. Metalik kornişlerden evler yapan küçücük bir çocuktum bir zamanlar, keşfettikten sonra kelimeleri, o çocuk bir daha hiç vazgeçmedi kelimelerle uzak ülkeler inşa etmekten kendine. Eylemin içinde ustalaşan bir çırak, şimdi kuramın ardında arıyordu hakikatin izlerini. Türkü ve marş sesleriyle büyüyen bir kalp, şimdi şiirin ve romanın dehlizlerinde arıyordu aşkın ve kavganın kalbini. Tarih vardı, felsefe vardı, siyaset vardı, antropoloji, sosyoloji, mitoloji, psikoloji vardı, insan vardı. İnsan, okudukça vardı. Okunacak çok kitap, bilinecek çok gerçek vardı. Kelimelerin kalbinde kalbin kelimeleri vardı!

Seksenli yılların ortasıydı. Sarı röntgen kâğıtlarını zarf büyüklüğünde kesip, çini mürekkeple yazmıştım şiirlerimi her birine. Babıâli yokuşunda Varlık’ın kapısının ardında Kemal Özer oturuyordu, gözlüklerinin ardından bakıyordu bana. Beş hafta sonra okudu, iki ay sonra tam sayfa ayırdı şiirlerime. Sonra sustum. İnternetin duvarlarına asılı o şiirler artık. Bir sabah nasıl istifa ettiysem üniversiteden, öyle istifa ettim yayınevinden de bir sabah. Bilkent’te Türk edebiyatı okuyacaktım! Doğrudan doktora programına kabul ettiler beni. Hayatımın belki de en verimli iki yılını geçirdim orada. Hiç durmadan okudum, hiç durmadan yazdım. Talat Sait Halman, Hilmi Yavuz, Orhan Tekelioğlu, Mehmet Kalpaklı, hocalarım oldular. Kıyasıya eleştirdim, doyasıya okudum, bitesiye yazdım. Yaşar Kemal’in gözlerinin içine baktım, İnce Memed’in neden devrimci olamayacağını anlattım. Kurtuluş Savaşı Destanı’nı inceleyince, Nâzım Hikmet’in dünyanın en has şairlerinden biri olduğunu anladım. Romanların Türkiye’nin ideolojik tarihini, zihinsel haritasını siyasi tarih kitaplarından çok daha iyi anlattığını gördüm. Yazdıklarımın bazılarını yayımladım, birçoğu hâlâ çekmecemde saklı.

Yayınevine başka bir adam olarak döndüm. Kitap üretimindeki birikimimi entelektüel birikimimle harmanlayıp yöneticilik yapmaya başladım. Akla gelebilecek her konuda kitap yayımladım. Alfa’yı, Everest’i yönettim. Adı sanı duyulmamışlardan anlı şanlılara kadar birçok yazar tanıdım, huylarını sularını keşfettim, yazarlık egosuyla yazı namusu arasındaki ince çizgide uzun uzun sohbet ettim. Dünya görüşümle uyuşmayan kitaplar da yayımladım, uyuşup da yayımlamadıklarım da oldu. İdeolojik kamplaşmanın yayın sektöründeki köreltici bağnazlığına karşı çıktım, bu ülkenin namuslu kalemleri birbiriyle hâlleşsin, hemhâl olsun istedim. Kapı Yayınları’nı bunun için kurdum, gruba yeni bir marka olarak dâhil ettim, ticari kaygıların onulmaz hastalıklarına maruz kalmaması için var gücümle mücadele ettim.

Yenildim! Kardeş bildiğim, dost bildiğim, gecemi gündüzümü, aşımı ekmeğimi bölüştüğüm, saçımı sakalımı ağarttığım insanlarla yolumu ayırdım. Onları kendi bildikleri yolda yalnız bıraktım, kendimi kendi bildiğim yolda yalnız bıraktım. Aylarca evden çıkmadım. Aylarca işsiz kaldım. Adımı duyunca beni tanıyan insanlara iş için mektup yazdım, cevap alamadım. Cevap aldıklarımın bazılarına “ağır” geldim, bazılarıyla uzun iş görüşmelerim sonuçsuz kaldı. Birine birkaç ay danışmanlık yaptım, hayatımda bu kadar iş bilmez bir adam görmediğimi anladım.

Sonra dedim ki Selim ustaya, “Varsa bir hükmü bütün bu sergüzeştin, görelim bir de senin tezgâhında marifetini. Sen ustam ol, ben çırağın.” Aklıselim adamdır, sağ olsun, her dem var olsun! Benim bir kalemim var, iyi bir kalem, has bir kalem. İşte o kalem, şimdi reklam yazıyor, reklam okuyor, reklam çözüyor, reklam yapıyor. Varsın, bir yol da böyle yaşasın!

Kıssası da hissesi de içinde kalsın bu maceranın.

Cahit Akın

Kalemzede https://kalemzede2.wordpress.com/

Cahit Akın http://cahit-akin.blogspot.com/