Link Bilgisayar Röportajım

Kendinizden bahsedebilir misiniz?

Mülkiye mezunuyum. 1997 yılında İstanbul’ a geldim.

İnsan Kaynakları mesleğine OBEY Yönetim Danışmanlık’ta Oktay Bora Yağız ile başladım. Oktay Bey mesleğin kapılarını açan ve benimle bonkörce bilgisini paylaşan ustamdır. Bana şirketin aldığı yönetim danışmanlığı projelerinde, asistan olarak çalışma imkanı vermiştir. Bu imkan, benim “Bir şirket nasıl analiz edilir?” noktasında tüm detayları bir İnsan Kaynakları Uzmanı’nın yapabilirliklerinin ötesinde öğrenmemi sağlamıştır.

Oktay Bora Yağız’ın 1999 yılında A.B.D’ye taşınması ile ben de kurumsal bir firmanın İK bölümünde çalışmak hedefimin peşine düştüm. Mesleğimin ikinci önemli durağı Koç Grubu’ nda; Migros oldu. Migros, çok büyük bir yapı. Olumlu ve olumsuz pek çok şey yaşadım Migros’ta. Ben prensip olarak bardağın her zaman dolu tarafına bakarım. Migros gibi büyük bir kuruluşta “Kurumsallık nedir?, Büyük olmak nedir? Yapılabilirlikler nelerdir?, Yetki-Sorumluluk ne demektir?” öğrendim. Büyük bir yapıdaki insan ilişkilerinin boyutlarını tecrübe ettim. SAP gibi bir ERP ile tanıştım. Şu an SAP herkese sıradan geliyor ama o yıllar için SAP sıradışı idi. Migros İK’sı, SAP yatırımını Türkiye’de ilk yapandır. HRIS kavramını hayatıma sokmuştur. Migros beni memleketim Ankara’ya geri gönderdi. Ankara’dan İstanbul Merkez’de yürümekte olan İK projelerinde yer almak için çaba gösterdim. Bu arada da kendi kendimi insan kaynakları alanında geliştirmeye devam ettim.

Birey kariyer yolunda ilerlerken kendini, yeteneklerini keşfediyor. Ben proje çalışmak, sıfırdan sistem kurmak, geliştirmek ve analiz etmekten büyük keyif alan biriyim. Migros’tan ayrıldığımda iş ararken kendime hedefler koydum. Birinci hedefim bir sonraki işimde kendi sistemimi kurmaktı. Artık hizmet sektöründe çalışmak istemiyordum. İkinci hedefim üretime, fabrika ortamına girmekti. Migros’ ta çalıştığım süre zarfında mühendislerin ne kadar başarılı, etkin işler yaptığına şahit olmuştum. Bu nedenle de üçüncü hedefim olarak özellikle Endüstri Mühendisleri ile birlikte çalışmayı saptadım. Onlardan öğrenecek çok şey vardı. Bu üç hedefimde öyle inat ettim ki, 2002 ekonomik kriziyle de birleşen işsizlik sürecim biraz uzadı. Ama sonunda sabır bana Vesbo ve Kar Şirketler Topluluğu’nu getirdi. Vesbo, boru ve ek parçaları üreten bir firmadır. Kendi ürün segmentinde yurt dışına satış yapan Türkiye’ nin önde gelen şirketlerindendir. Yönetim Kurulu Başkanım Ömer Faruk Berksan ve Genel Müdürüm Dr. Samed Samedi ile çalışmak, Oktay Bora Yağız ve Migros’tan sonraki kariyerimdeki en önemli dönemeçlerdendir. Altı yıla yakın çalıştığım toplulukta İnsan Kaynakları Sistemini sıfırdan kurdum. Fabrika ortamında, birbirinden değerli Endüstri, Makina ve Kimya Mühendisleri ile çalıştım. Böylece kariyer gelişimim için kendime o dönemde koyduğum bütün hedeflerimi tutturmuş oldum.

Kızımın doğumu benim için dördüncü önemli dönemeçtir. Bir İK’ cı olarak; kızımı kucağıma aldığımda sokaktaki insan değil, benim olana %100 ilgimi, sevgimi, şevkatimi vermem gerektiğine karar verdim. İşten ayrıldım. İki yıl boyunca evde kızımı tek başıma büyüttüm. Bu süre zarfında hobim olan yazı yazmaya ağırlık verdim. Kültür sanat ve kızım için açtığım bloglarımda içerik ürettim, yarışmalara katıldım. Bazı sosyal ağlarda İK üzerine bilgi ve görüşlerimi paylaştım. Anneliğin ve ev hanımlığının 1,5 yılında sevgili Ömer Ekinci bana açacağı iş bloğunda İK yazıları yazmamı önerdi. Memnuniyetle kabul ettim. 1,5 yıl meslekten uzak kalınca düzenli İK yazısı yazmak çok hoşuma gitmişti. Kendi kendime “Neden kendine bir İK bloğu açmıyorsun?” diye sordum. Hemen araştırmaya giriştim. Yerel İK blogu aradım, bulamadım. Bu bir ilk olma fırsatıydı ve bu fırsatı iyi kullanarak “Kaynağım İnsan”ı eşimin teknik desteği ile 9 Ekim 2009’da açtım.

Kaynağım İnsan açıldıktan bir ay sonra bir Makina Mühendisi olan Deniz İlbaylı mesaj ile bana ulaşarak toplantı yönetimi üzerine bazı sorular sordu. Ben de kendisine tavsiyelerimi içeren cevabımı gönderdim. 15 gün sonra yeni bir mesaj aldım Deniz’den. Tavsiyelerimi uyguladığını, bunun Genel Müdürü’nün dikkatini çektiğini yazmıştı. Genel Müdürü’ne benden bahsetmişti ve Genel Müdürü benimle tanışmak istiyordu. Çok heyecanlanıp mutlu olduğumu hatırlıyorum.

Görüşmeye gittiğimde Genel Müdür Murat Ergin ve Satış Müdürü Zafer Aygün ile uzun bir toplantı yaptık. Bu toplantı benim kariyerimdeki beşinci önemli dönemeçtir ve iş hayatına part time danışman olarak geri dönmemi sağlamıştır. TaeguTec Kesici Takımlar benden kurumları için insan kaynakları sistemi kurmamı istedi. Benim danışmanlık yapmaya başladığımı duyan eski şirketim Vesbo ve Kar Şirketler Topluluğu’da benimle proje bazlı çalışmaya başladı.

Bazı günler çalışıyor, bazı günler çalışmıyordum. Bunun planlamasını yapmak benim çok hoşuma gitti. Bir süre sonra referanslar sayesinde farklı firmalar bana ulaşarak danışmanlık hizmeti almak istediklerini söylediler. Bu sayede de Yaprak’ın büyümesine paralel, benim danışmanlık işim de büyüdü.

Kariyerimdeki altıncı önemli dönemicim şu an en büyük müşterim olan İETT ile çalışmaya başlamamdır. İETT ile Kaynağım İnsan sayesinde buluştum. Kaynağım İnsan’ı okuyan İETT’ nin İnsan Kaynakları Ve Eğitim Daire Başkanı Murat Büyükçe 2011 yılı Ekim ayında benimle iletişime geçti. 2 ay süren görüşmeler neticesinde de 1 yıldır İETT’ nin İK Danışmanı olarak çalışıyorum. Dev bir İK ve HRIS projesi yapıyoruz. Hem memur, hem de işçi/şöfor kadro için özgün performans gelişim, kariyer, yetenek yönetimi yazılımımızı geliştiriyoruz. Yazılımın performans gelişim modülü şu an kullanımda. Eğitim yönetimini baştan yapılandırıyoruz. Projemiz kamu sektöründe öncü niteliğinde. İETT’de çok üretken, katılımcı bir üst yönetim ve ekiple çalışıyorum. Bir Mülkiyeli olarak devletle iş yapmak beni çok memnun ediyor ve geliştiriyor. Devlet, Türkiye’nin en büyük işvereni ve işleyişi pek çok açıdan özel sektörden farklı. Ama içindeki devlet memurlarının beklentileri, hayalleri, ihtiyaçları özel sektör çalışanları ile aynı. Onlar da başarılı olmak, takdir görmek, ödül almak, kariyer yapmak, yeteneklerinin işlenerek geliştirilmesini istiyorlar. Kuralların devlet tarafından konduğu bir arenada insanı etkin ve işleri verimli kılmak için özel sektör anlayışını yerleştirmeye çalışmak başlı başına bir challenge.

2012 Mart ayında Kaynağım İnsan isimli şirketimi kurdum. Proje yapmanın dışında mesleki eğitim veriyorum. Mesleki zirve ve toplantılarda konuşmacı olarak yer alıyorum. Üniversitelerin daveti doğrultusunda konuşmacı olarak etkinliklere katılıyorum. Kaynağım İnsan’a içerik üretiyorum.

Kendimi geliştirmek için çeşitli eğitimlere katılıyorum, zirveleri, konferansları takip ediyorum. En son Avrupa Birliği’nin Küreselleşme üzerine bir eğitimine başvurdum, kabul edildim. İngilizce toplantı yönetimi ve sunum teknikleri eğitimine gidiyorum. Dört aylık bir program. İş Yönetimi kaynaklarını (kitap, dergi, blog, portal) yakından takip ediyorum. En önemli sermayem diyebileceğim bir iş kütüphanem var. Yüksek lisansım yok. Uygun, beni gerçekten ileri taşıyacağına inandığım Türkiye’de bir program bulursam ve zamanı da ayarlayabilirsem yüksek lisans yapmak istiyorum.

 

Mesleğinizde keyif aldığınız ve zor bulduğunuz taraflar nelerdir?

Danışman olarak kendi iş takvimimi kendim yapıyor olmak bana çok cazip geliyor. İyisi de, kötüsü de bana ait. Kendi sorumluluğumu taşımak beni mutlu ediyor. Kendimi gerçekleştiriyorum, büyütüyorum.

Danışman olarak birden çok şirketin birebir iş süreçlerine dahil olmak da çok güzel. Profesyonel bir İK’ cı olarak bir şirkette çalışıyorsanız, bir noktadan sonra aynı işletme içinde körlük yaşamak kaçınılmaz oluyor. Motivasyon düşüyor. Danışman olarak motivasyonum hep tavan.

Profesyonel İK’cı olarak şirketinizin size sunduğu bir bütçe ve yapabilirlikler var. Hedeflerinizi şirketin hedefleri doğrutusunda sürdürmek durumunda kalıyorsunuz. Ama danışman olduğunuz zaman şirketler size bir ihtiyaç ile geliyor. Ve o ihtiyacı siz karşılamak için yapabilirliklerinizi masaya koyuyorsunuz. Yani şirketler birincil ihtiyaçları olduğu için danışmana gidiyor. Maalesef üst yönetimlerin büyük çoğunluğu İK ile ilgili acil ihtiyaçları karşılandıktan sonra İK’yı öncelikler listesinden çıkartıyor.

İnsan faktörü ülkemizde aciliyet olduğu zaman önemli ve üstüne para harcanıyor. Para harcamadan İK süreçlerinizi iyileştiremezsiniz, sağlıklı işletemezsiniz. Danışman olarak ben şirketlere aslında normal zamanda yapmaları gerekeni yaptırıyorum. Para harcatıyorum. İnsana yatırım yapmalarını sağlıyorum. Şirketin ihtiyaçları ile danışmanın iş yapabilmek için şirketten olan talepleri karşılıklı karşılanma noktasında buluşuyor. Bu sayede de maksimum faydayı bir İK’cı olarak sağlayabiliyorsunuz.

Bir şirketim var ama ekibim yok. Ben çalıştığım firmaların İK ekipleri ile entegre olmayı seviyorum. O zaman gerçek bilgi ve tecrübe aktarımı gerçekleşiyor. Eğer proje bazlı bir çalışma arkadaşı arayışına girersem bu kişi ya bir mühendis stajyer, ya da yeni mezun oluyor. Y kuşağı ile çalışmayı tercih ediyorum. Onları çok daha meraklı, enerjik, üretken, iletişime açık buluyorum. Onlarla yetki ve sorumluluk devri daha hızlı yaşanıyor. Güçlendirmeye, risk almaya her zaman hazırlar. Girişimci yönleri daha güçlü.

 

Danışmanlık yapacağınız kişileri neye göre seçiyorsunuz?

Sektör ayrımı yapmıyorum. Ama sanayi ve bilişime yönelik ayrı bir sempatim var. Görüşmede, görüştüğüm yöneticinin İK konusundaki yaklaşımı ve gözlemlenebilen tutumuna bakıyorum. Çünkü üst yönetimin desteği olmadan biz İK’ cılar, tabiri caizse -ağzımızla kuş tutsak- bile hiçbir sonuç alamıyoruz. Yönetici, sistem kurduğumuz zaman arkasında durmuyor, liderliğini yapmıyor, “Bu uygulanacak” demiyor ise personelden de etkin katılım alamıyoruz.

Kendimi net ve şeffaf bir tonla ifade etmeye özen gösteriririm. Çünkü iş hayatı kelimeleri ağızda gevelemeye müsade etmeyecek kadar dinamik. Bu netliği, şeffaflığı kaldırabilmesi gerek karşımdaki üst yöneticinin. Bana karşı da net, şeffaf olunmasını isterim. Çünkü net ve şeffaf bir sistem kurmaya aday şekilde giriyorum kapıdan içeri. Bu asgari müşterekte buluşmamız gerek.

Beni yarı yolda bırakmayacaklarından emin olmam gerekiyor. Üst yönetimin otoritesiyle ve uygulamacı kimliği ile sürece koşulsuz dahil olmasını istiyorum. Projeyi yüreğinde benim hissettiğim kadar hissedebilmeli. Üst yönetim en az benim kadar, hatta benden çok daha fazla İK’cı olabilmeli. Çünkü günün birinde ben gittiğimde kurulan sistemin liderliğini yürütmeye devam edebilmeliler. Bana kalsa bütün tepe ve orta kademe yöneticileri “Yöneticiler İçin İK Sertifika Programı“na sokardım. Ama piyasada sadece yöneticiler için tasarlanmış, geri bildirim yapmayı, koçluk- mentorluğun ne olduğunu, insan yönetimi esaslarını, ik uygulamalarının boyutlarını öğreten böyle bir sertifika programı yok bildiğim kadarıyla. Büyük eksiklik aslen.

Diğer bir önemli konu ise, İK yazılımı. Kesinlikle şirketin İK tarafında, 21.yy standartlarında bir İK yazılımı olmalıdır. Çünkü ben danışmanlık hizmetimi kağıtlara değil, dijital platforma tanıtmak isterim ki, kalıcılığı olsun. Tercihen kağıt üzerinden iş yürütmüyorum. İlkel yöntemlerle çalışmak isteyen şirketlerin bana yaptığı yatırım çöp olur. Başarı odaklı biriyim, işimin çöp olacağını bile bile proje yapmam. Tüccar zihniyetim de yok. Paramı alırım, gerisine karışmam diyemiyorum. Sistemi sürdürülebilir kılmak için ne gerekiyorsa yaparım. Ekip kurarım, eğitirim, ben gittikten sonra sistem yürümeli. Gerekirse ben arada gelir, ayarlama, geliştirme yaparım. Yetki devri ve güçlendirmeye sonuna kadar inanan biriyim. Üstümde hiçbir yük tutmam danışman olarak da. Bilgiyi de tutmam, paylaşırım. Zaten bilgi her gün büyüyor, değişiyor. Bu nedenle şirketler benden uzun soluklu danışmanlık hizmeti almayı tercih ediyor kanımca, sürekli “en yeni”yi ayaklarına götürüyorum, onları güncel tutuyorum.

 

Bir gününüz nasıl geçiyor?

Ben home-office çalışıyorum. Eğer o gün müşterime gitmem söz konusu değil ise evimden çalışıyorum. Müşterime gitmem gerekiyorsa, onların ofislerinden birinde çalışıyorum.

Son bir buçuk yıldır evde çok az vakit geçiriyorum. Vaktimin %80’ini İETT’deyim. Düzenli kitap/kaynak okuyorum. Eğitimler ve zirveler için sunum hazırlamak da bayağı vaktimi alıyor. Kaynağım İnsan’a yazı üretebilmek de zihnimin bir köşesinde 7×24 bulunur. Sürekli daha verimli nasıl çalışabilirim diye etrafı kurcalama ve metot geliştirme halindeyim.

Her yıl mutlaka bir ay yaz tatili yapıyorum, kızımı deniz kenarına götürüyorum.

 

Link Bilgisayar’ı duydunuz mu? Düşünceleriniz neler?

Duydum. Köklü bir kuruluş olduğunu biliyorum. Yazılımı incelemediğim için uzmanlık alanımla ilgili ne kadar verimli bilemiyorum.

Yazılım piyasasını takip ettiğim için haberdarım.

 

Bu röportaj Link Bilgisayar’ın Linkinsankaynaklari.com blogunda yayınlanmıştır.

 

Hem Bebek, Hem İşimin Peşindeyim

Yaprak ve ben Dün kızım Yaprak’ın 2. yaşgünüydü. Çok hareketli, güzel ve oldukça da yorucu birgün geçirdik ailece.

Nereden nereye?

Bundan yirmi yıl öncesine döndüğümde gelecek ile ilgili annemin “okuyacaksınız, çalışacaksınız” sözlerini hatırlarım hep. Kendisi kısa süreli İngilizce öğretmenliği tecrübesinden sonra babamla evlenmiş. Bana göre üç çocuk sahibi olmak yanında çok geniş hobi ve beceri yelpazesine sahip kendisini çok iyi yetiştirmiş, geliştirmiş bir kadındır. İyi kitap okuyucusudur, Türkiye dereceleri olan lisanslı briç oyuncusu, sanat ve seyahat meraklısıdır. Ama ben bilirim ki, onun aklının bir köşesinden “acaba kariyer yapsaydım nasıl olurdu?” sorusu hep geçer. Kariyer sahibi kadınlara takdir ve belki de bir parça gıpta ile bakar. Belki de bu nedenle bize bütün çocukluğumuz boyunca “çalışmamızı” öğütlemiştir.

Ben de çalıştım, ilk günden beri.

Üniversite boyunca derslerimi aksatma pahasına çalıştım.

Üniversite sonrasında bağımsızlığımı ilan edebilmek için çalıştım.

Tümüyle kendi biriktirdiğim paramla geldiğim İstanbul’da kalabilmek için çok çalıştım.

İnsan kaynakları mesleğine girdikten sonra işimin iyisi olabilmek için çok çalıştım.

Gerek mesleki, gerek ahlaki anlamda yanlış bulduğum her konu ile tecrübemin yettiği oranda mücadele etmek için çok çalıştım.

Bazen başardım, bazen takıldım düştüm ama sonuç her ne olursa olsun hep çok çalıştım.

Derken Yaprak bebeğim geldi dünyaya. Birden durdum.

Çalışmanın çok farklı bir boyutunu keşfettim birden. ‘Üç ay sonra işe dönerim’ derken ‘kariyer peşindeki kadın’ olarak bir bebeğe sahip olmanın her işten çok daha değerli, önemli olduğunu farkettim. Herkes işe dönebilirdi ama görev tanımı “insanlarla ilgilenmek” olan bir profesyonel kendi çocuğunu başkalarının eline bırakıp, sokaktaki insanla ilgilenmeyi tercih etmemeliydi bence. Ve evet durdum, süresi belirsiz kariyerimi durdurdum.

Günler, aylar, yıllar ilerledi. ‘Her işte bir hayır vardır’ sözünü doğrularcasına geçen zaman beni değişik bir farkındalık boyutuna taşıdı; çalışmayı seven insanın beklentisi kariyer değildi aslında, sürekli gelişmek, sürekli değişmekti sevilen, peşinde olunan. Bu arayışı gerçekleştirmek içinse illa mesaiye veya bordroya girmek gerekmiyordu. Artık teknoloji işi ayağımıza, evimize, bebeğimizin bir metre ötesine getirmişti.

Yaprak dün iki yaşına bastı. Onunla 7×24 geçirdiğim iki yılım boyunca ‘Kaynağım İnsan‘ dahil iki blog, bir web sitesi (Kadın Blogları – yeni versiyonu yakında açılacak)açtım, bir diğer blogda yazarlık yapıyorum, ‘mükemmel’ olarak sıfatlandırabileceğim bir İnsan Kaynakları ve stratejik iş yönetimi danışmanlık projesine başladım. Anlayacağınız ben bebeğimle sadece ‘sözde’ durdum, ‘özde’ şimdi, şu an bu kelimeleri İnsan Kaynakları bloguma yazıyorum, çalışıyorum.

Çalışmak ve gelişmek tükenmek bilmeyen bir aşktır, ne zamanı, ne yeri, ne de koşulu vardır. O nedenle bırakın kariyer yolunda kendinize bahaneler yaratmayı, başlayın bir sonraki adımı planlamaya, on sonrakini düşünmeye, yüz sonrakini hayal etmeye … hayatta hiçbir zaman, hiçbir gelişim, hiçbir değişim için geç değil, tek koşul olan çalışmak bitmediği sürece.

Hazır geçmiş yirmi yıldan bahsederken kariyer yolumda beni destekleyen, motive eden, aileme, eşime, Yaprak’ıma, arkadaşlarıma, bütün yönetici ve iş arkadaşlarıma, okuduğum kitap, blog, web sitesi yazarlarına, öğretmenlerime ve bana her an ilham kaynağı olan onlarca farklı alandaki yüzlerce lidere de teşekkür ederim. 🙂

Ayşe Musal

“REKLAMCI” OLMAK!

Kime reklamcıyım desem art direktör müsün, reklam yazarı mı diye soruyor!

Veya daha kötüsü “ yani ne iş yapıyorsun?”

Ben “reklamcı”yım. Yani Ajansta yarattığımız işleri müşteriye satan, müşterilerimizin isteklerini filtreleyerek, marka stratejisi doğrultusunda doğru mesajı, doğru mecrada, doğru kişiye doğru şekilde söylenmesi için doğru bir brief hazırlayıp ajansın mutfağı olan kreatif bölüme ileten, işin doğru zamanda, doğru şekilde, belirli bir bütçe içinde yayınlanmanısını sağlayan kişi.

İpek Aral Kişioğu benden bu yazıyı istediğinde çok kolay olacak gibi gelmişti ama mesleği seçme sebeplerimi anlatmak zor.

Öncelikle Müşteri yönetimini meslek olarak seçmek isteyenlere bir iyi, bir kötü haberim var.

İyi haber: Genelde Genel Müdürler, Ajans başkanları Müşteri Yönetiminde çalışmış insanlardan çıkıyor..

Kötü haber: ne kreatif bölüm ne de müşteri sizin yaptığınız işe %100 kredi veriyor, hep arada kalıyorsunuz: çift taraflı ajanlar gibi.

Yazının başında anlatmak istediğim aslında bununla ilgili. Dışardan bakınca kimse sizi “reklamcı” olarak algılamıyor. Diğer yandan reklamın tam olarak merkezindesiniz.

Müşteri yöneticisi bir yerde orkestra şefi gibi. Ajanstaki birimlerin koordinasyonundan, bütçelemesinden ve zamanlamasından sorumlu. Müşteriye karşı sorumluluğu ise müşterinin ürün, hizmet, markasını ve sektörünü çok iyi tanımak, rakiplerini takip etmek, müşterinin ihtiyacını öngörmek, müşterinin beklentilerinin ötesine geçmek yani elma istiyorsa müşteri ona meyve sepeti sunmak… Tabii gerekçeleriyle…

Benim reklam sektörüne geçmem aslında tamamen tedadüf oldu. Turizm ve otel işletmeciliği okudum. Uzmanlığım ise yiyecek içecek bölümü idi. Bir otelde ziyafet müdür yardımcısı iken reklam bölümünü de bana bağladılar. 24 yaşımda, otelin iletişimden sorumluydum ve pazarlama iletişiminin ne oldluğu konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Sene 1996. Müşteri olarak reklam ve reklamcılarla tanıştım.

Ben kurumsal otelcilikten, herkesin bir birine “Hanım-Bey” diye hitap ettiği, belli bir giysi kodu olan bir kültürden geliyordum. Karşımdaki reklamcılar öncelikle “ilk isim-sen- spor giysi” üçgeniyle beni şaşırttı. Reklamcılar işe giderken o gün ne giymek istiyorlarsa onu giyiyorlardı. Bağlı olduğum Holding’in mütevelli heyetiyle görüşmeye giderlerken bile altlarında jean pantolon, üstlerinde bir zahmet ceket oluyordu.

Evet itiraf ediyorum, bu işin ilk beni etkileyen kısmı bireysel ifadeye tanıdığı özgürlüktü. İşe giderken diledikleri giysileri giyiyorlar, koca koca adamlara gencecik kızlar ilk isimleriyle hitap ediyor, kimse bunu “saygısızlık” olarak algılamıyordu.

Reklamcılığa Giriş ve Finar

Daha sonra İstanbul’daki ilk patronumla İngiltere bağlantılı bir turizm işi yaparken patronumun Kurumsal Tasarım firmasında bir pozisyon boşluğu oldu. Turizm işi pek parlak gitmiyordu zaten. Selim Seval Finar Lloyd Northover Citigate’de iş geliştirme koordinatörü olarak çalışmamı teklif etti. Ben kabul ettim ve böylece reklamın çok niş bir parçası olan “kurumsal tasarım” ile tanıştım.

Sene 1998. İlk başta tüm new biz sunumlarına Selim Bey ile birlikte giderdim. O sayede “kurum kimliği, amblem, logotayp, pay-off, kurumsal tasarım, faaliyet raporu” vb… bir çok yeni kavram hayatıma girdi. İlk kez elime fotoğraf makinasını alıp fotoğrafa başlamam da Selim Seval sayesinde oldu. Profesyonel bir fotoğrafçı olan eski patronum beni tam manasıyla eğitti. O ağır fotoğraf malzemelerini taşıyarak, onunla birlikte kurarak, hafta sonları günün ilk saatlerinde fotoğraf turlarına çıkarak “ışığın grafiği”ni biraz olsun öğrendim. Süreli yayınları takip ettim, tüm paramı fotoğrafa yatırmaya başladım. 2000 yazında 2 faaliyet raporu tasarımı ile International ARC Awards bronz ve gümüş ödüllerini kazandığımızda NYC Plaza oteldeki ödül töreninde, Selim Seval’ın kendisinin bile düşünmediği bir şey oldu: İlk kez bir Türk ajans bu yarışmaya katıldı ve 2 ödül aldı. Finar, Türkiye’nin ilk kurumsal tasarım ajansıydı. Ben işe başladığımda 17 müşterisi vardı. 2000’de ayrıldığımda 54!

2000’de iş değişikliğim şu şekilde oldu: Selim Seval ortaklığında yeni bir reklam ajansı kuruldu. Ben de o ajansa Müşteri Temsilcisi olarak transfer oldum. Odağımız finansal reklamdı. Yani halka arz olacak firmaların iletişimini yapmak.

İş fikri olarak müthiş olmakla beraber zamanlama feciydi. 2000 Eylül’ünde kurulan ajansın henüz tanıtımını yaparken 2000 kasım krizi oldu. 2001’in ilk aylarında şunat kriziyle “ne iş olsa yaparız” tarzı reklamcılığa döndük..O dönem Selim Seval’ın ortağı olan Zehra Üsdiken’den brief yazmak da dahil olmak üzere temel reklamı öğrendim. Zehra Üsdiken’in bir sözü hep kulaklarımda kaldı: hata yapmaktan korkma. Hata yapabilirsin, hatalarını çeşitlendirebilirsin ama hatalarını tekrar edemezsin! Hayır sözcüğünü kullanmadan itiraz etme sanatını ise bir kaç ay sonra Leo Burnett’te Ümit Çelebi’den öğrenecektim…

Merhaba Leo Burnett

2001 Eylülünde işsiz kaldım. Özgüvenimin magma tabakasına karıştığı bir dönemdi. 17 yaşımdan beri part-time/full-time aralıksız çalışmıştım. Çalışmadan bir hayat nasıl geçer bilmiyordum.

Hayat manalı tesadüflerden oluşuyor bence. İşsiz kaldığım dönemde bir gün kontrol için göz doktoruma gittim. Göz doktorum ve aile dostu Şule Ziylan kayınpederinin Reklamcılar Vakfında önemli bir pozisyonda olduğunu söyledi ve Şule Ziylan sayesinde ondan tavsiye almak üzere bir randevu kopardım. Sağ olsun, dünyanın en mütevazi insanı, müthiş bir reklamcı olan Çetin Ziylan bana sadece vakit ayırmakla kalmadı, bu mesleği neden sevdiğimi bana benim ağzımdan duyurttu. Ben rutin çalışmayı sevmiyordum. İş giysilerini de. Reklam bana aynı anda bir çok sektörle ilgilenme, her gün yeni bir şey öğrenme fırsatını sunuyordu. Yaratıcılığımı kullanmama olanak veriyordu. Müşteri yönetimindeki her insan gibi ben de sahnede olmayı yani sunum yapmayı seviyordum. Sanatla sadece izleyici/takipçi olarak ilgiliyken, yetenek olmaksızın sahnede olmamı sağlıyordu bu meslek. Ayrıca iyi olduğum bir şey vardı: insan ilişkileri. İflah olmaz bir iyimserdim ve insanlardaki iyiyi çıkartmayı biliyordum. Öğrenmeyi ve yenilikleri takip etmeyi seviyordum, sorumluluk sahibiydim. Sonuç odaklıydım. Çalışmak sıkıcı olmamalıydı. Eğlenerek çalışabildiğim, yaratıcılığımı kullanabildiğim bir oyun alanıydı reklam. İçimdeki hevesi ve öğrenme tutkusunu fark eden Çetin Ziylan benim için müthiş bir şey yaptı ve bana uluslararası bir ajansta iş görüşmesi ayarladı.

Ajans başkanı ve Genel Müdür ile iş görüşmesi yaptığım gün Perşembe idi. Pazartesi günü işe başladım. Leo Burnett, benim için bir çok değerli anıya gebe ve çok şey öğrendiğim, sektörün en başarılılarıyla çalışma imkanı sağlayan bir yerdi. Her şey bir yana bir pazarlama dahisi olarak gördüğüm Ali Özbora ile, kısa bir sure için de olsa Esra Acar ile, bir kreatif deha olduğuna inandığım Engin Kafadar ve hayatımda tanıdığım en başarı odaklı kreatif direktörlerden biri olan Yaşar Akbaş ile, müthiş bir PR ekibiyle, harika bir medya planlama ile ve inovatif bir interaktif ajansla aynı anda çalışma şansım oldu. Tabii hiç bir ajans gibi Leo Burnett de gül bahçesi vaad etmiyordu. Dedikodu, entrika, güç gösterileri, ikiyüzlülük, kıskançlık vb.. iş hayatının olmazsa olmazlarının tam da göbeğiydi bu ajans … Değişen orta yönetimle birlikte kendimi görünmezmişim gibi hissettiğim, mobbinge maruz kaldığım dahi oldu. Orada öğrendiğim en temel reklam gerçeği şu idi: algı gerçektir. Ben algıladığımı yaşadım, iş arkadaşlarım da nasıl algıladılarsa öyle yaşadılar beni. Burada İpek Aral’ın “kötü yönetici ile nasıl çalışırsınız” yazısını okumanızı öneriyorum.

Leo Burnett sonrası reklama mola dönemiydi. Öncelikle sektör değiştirip 6 ay kadar bir firmada Pazarlama Direktörlüğü yaptım. Firma içindeki iç reklam ajansından da ben sorumluydum.

Girişimcilik Dönemi …

Reklamı çok özlemiştim. Finar’dan tanıdığım bir art director arkadaşımla beraber bir butik Ajans kurduk. 2 sene boyunca işi sürdürdük, ancak çok ciddi ticari hatalar yaptığımız için nakit akışını bir türlü sağlayamıyorduk. Deli gibi alacağımız vardı ama cebimizde para yoktu. Meslek hayatımın en meteliksiz dönemini geçirdim. Parasızlık ve bir takım temel anlaşmazlıklar araya girince ortağımla yolları ayırdık.

O işten öğrendiklerim benim için paha biçilmezdir. Kendi işini yapmak demek, kendi işin olmayan şeyleri de yapmak demekmiş: muhasebe, finans, prodüksiyon, satınalma, ofis boy vs… Kendi işini yapmak, ajans açmak isteyen tüm meslektaşlarıma tavsiyem şu olur: mutlaka burada bahsi geçen diğer işleri yapacak başka birini bulun. Yoksa kendi işinizi yapamaz hale gelirsiniz ve finanstan minimal düzeyde de olsa anlamıyorsanız meteliksiz kalırsınız. Tabii diğer yandan inanılmaz bir manevi tatmin her sabah işe mutlu gitmek, her işi kendi yönteminle yapmak…

Wunderman’lı Günler …

Bu tecrübemin akabinde şahane bir şey oldu. Leo Burnett’in bana kazandırdığı en önemli insanlardan biri olan Bahadır Fenerci, beni Atilla Aksoy ile tanıştırdı. Profesyonel hayata dönecektim. İş görüşmemizde o kadar heyacanlıydım ki nasıl konuştuğumu bile bilmiyorum. Atilla Aksoy’a tek kelime ile hayrandım. Ağzından çıkan her kelimeyi dikkatle dinlemeniz gereken bazı insanlar vardır. Hepsinde yaşanmışlıktan gelen bir tecrübe vardır… Atilla bey öyle biriydi.

Atilla AKsoy, şimdiye dek tanıdığım en çalışkan reklamcıydı. En kültürlü, meraklı olanlardan biri. Ondan öğreneceğim çok şey vardı. Ve böylece son derece keyif aldığım Wunderman serüvenim başladı. Aksoy, ajansta pek bulunmuyordu. Zorlu ama çok iyi müşterilerim vardı: hepsi sektörünün lideri. Bu dönemde iş ortaklarımız Cem Argun ve Emre Erşahin hayatıma girdi. Onların zekaları, stratejik bakış açıları, bilgileri ve deneyimleri, sektörü yakından takip etmeleri, sektöre katkıda bulunmaları beni çok etkiledi. Atilla Aksoy’un, Wunderman’dan ayrılıp yeni ajans kurması benim işe başladığım 6. aya denk geldi. Biraz kan kaybeden Wunderman Y&R Ajans başkanının yönetimi ele almasıyla ben ayrılmadan önceki son aylarda inanılmaz toparladı ve üst üste bir çok büyük müşteri aldı. Rauf Olcay’ın hem kişilik, hem yaratıcılık anlamında kreatife olan katkısını da göz ardı etmemek gerek.

Altavia Müşteri Hizmetleri Direktörü

2008’in ilk aylarından beri bir Fransız network’u olan Altavia’da Müşteri hizmetleri Direktörüyüm. Birçok uluslararası müşterimiz var. Türkiye’nin ilk baskı yönetimi yapan ajansıyız. Baskı Yönetiminin yanı sıra sadece Perakende sektörüne hizmet veren “ticari reklamcılık” yapan ilk ajansız. AMPD üyesiyiz. Ajanstaki her bir müşteri yöneticisi perakende sektörü konusunda son derece donanımlı, sektörel yenilikler konusunda sürekli eğitim veriyoruz onlara. Yeni mecralarda da yavaş yavaş varlığımızı hissettiriyoruz. Network olmanın avantajlarını hem uluslar arası müşterilerimizde hem de yerel müşterilerimizde hissediyoruz.

Reklamcılık Hakkında Birkaç Anektot

Küçükken, ailem bana sürekli maymun iştahlı olduğumu söylerdi. Çocukken bale, basketbol, binicilik, hentbol, piano, aerobik, jogging, dil eğitimi, bisiklet, tenis, yüzme, folklör, ping pong, kayak, buz pateni ile ilgilendim. 18 yaşımda bu saydıklarımdan hiçbirinde yeterli değildim ama basket hariç (hiç beceremiyordum) hepsini seviyordum. İş hayatına atılınca bu maymun iştahlılık reklamdan önceki iş hayatımın ilk yıllarında kısa sürede iş değiştirmek şeklinde kendini gösterdi. Yaptığım her işten çok çabuk sıkılıyordum.

Sonra reklamla tanıştım. Aynı anda bir çok şeyle ilgilenmenin şart olduğu bir meslekti reklam. “Multi tasking” yani aynı anda bir çok iş yapabilmek, bir çok farklı konuyu düşünebilmek bu işin en önemli gereğiydi. Yani tam anlamıyla maymun iştahlılığın prim yaptığı, konudan konuya atlayabileceğiniz, bir çok çeşitli sektör konusunda bilgi sahibi olabileceğiniz bir alandı. Hiç bir gün bir diğerinin benzeri değildi. Benim için en cazip yönlerinden biri de bu oldu mesleğimin.

Örneğin bir tesisatçıyla boru konuşabilirsiniz, bir doktorla belirli bir ilacın endikasyonlarını veya bir tekstilci ile kreasyonlarında kullanacakları kumaşların tonlarını…

Mesleğimin bir diğer güzel yanı, yarattığımız işi hemen görebilmek: gazetede, billboardda, Tv’de, basılı bir broşürde, internette…

Bu mesleği seçeceklere ve genç meslektaşlarıma söyleyebileceğim en önemli şey bu işi sevmeden yapamayacakları. Sevmeden bu kadar stresli, uzun saatler ve kısıtlı teslim zamanlamalarıyla çalışamazsınız.

Müşterinizi de sevmeniz gerekir. Sevmediğiniz zaman, müşteri mutlaka samimiyetsizliğinizi anlar ve sizinle savaşmaya başlar. İşyerindeki günleriniz bir güç savaşına, hayatınız bir kabusa dönüşebilir. Sevdiğiniz zaman samimi davranırsınız.Samimiyet her zaman ödüllendirilir, müşteriniz size ve uzmanlığınıza güvenir.

.

Benim söyleyeceklerim bu kadar şimdilik. Umarım biraz yaptığım iş hakkında fikir verebilmişimdir.

Boş Kalmak

Yaprak’la blogları ayırıp kişisel bloguma da yeni bir kimlik kazandırınca kendimi çok ihmal eder oldum. Bunun bir geçiş devresi olmasını umuyorum. Yazmak isteyip aylardır beklettiğim, kafamı ve kaynakları toparlayamadığım veya yazmak için bir türlü zaman ayarlayamadığım öyle çok konu birikti ki, sanırım hepsi hayatımdaki kayıplar hanesine teker teker yazılacaklar hatta şimdi bile yazılıyorlar.

Sanat Tarihi bölümüne eklemek istediğim “Sanatta -izm’ler” başlıklı yazıma başlayabilmek için neyi bekliyorum bilmiyorum veya İnsan Kaynakları’nda tamamlamam gereken “Kariyer Yönetimi” gibi yazı dizileri var. Son iki yıldır sene kapanışlarını yapamadım. Gündelik hayatta sinirimi bozan onca olayın sadece bir ikisinden dem vurabildim. Yazı trafiğimde Yaprak’ın çok üstüne düştüğümün farkındayım. Dengeyi en kısa sürede bir şekilde sağlayacağımı umuyorum.

Günler hızlı ama hayattaki gelişmeler çok yavaş ilerliyor. Beklemeler, bilinmezler içinde bir dinlenme molası verdiğim bloglarım olmasa ne yapardım acaba diye soruyorum kendi kendime veya başka insanlar yazmadıkları, yazabileceklerini düşünmedikleri, kurgulamadıkları, araştırmadıkları zaman ne yaparlar diye düşünüyorum.

Geçenlerde Marx’ın bir sözünü okudum; “İnsanlar ihtiyaçları kadarını gerçekleştirebilirler” diyor. Bu cümle beynimde şimşekler çaktırdı. Birden panik oldum. Nedir benim ihtiyaçlarım, nereye kadardır gerçekleştirebileceklerim, hayallerim de ihtiyaçlarım dahilinde midir? Ben sanırım yazılarım ile yaşanılan, yaşanılmış anı arşivlemeye çalışırken, geleceği de “o an” geldiğinde kaçırmış olmamak adına şimdiden klavye başında yakalamaya uğraşıyorum. Sanki yazı yazarsam bir yerlerinden 2010, 2011’lere uzanabilirmişim gibi  geliyor ve içimdeki bunca itiş kakış arasında merak etmekten kendimi alıkoyamıyorum; “boş kalabilince” insanlar ne -yapmıyor-, nasıl “boş kalmayı” başarabiliyor, boş kalmak fiziksel mi, yoksa %100 zihinsel bir süreç midir? Boş kalmak nedir ?