İsmail Hakkı Polat

12 Eylül döneminin öncesinde, o terör yıllarında yaşayan hemen herkesin derdi gelecekten ziyade günü kurtarabilmekti. Belki de bu yüzden çocukluğumda “Büyüyünce ne olacağım?” diye bir sorum hiç olmadı. Çocukluğum Eskişehir’in sokaklarında kah kavga-dövüşle, kah futbol-basketbolla geçti. Hava kararıp eve döndüğüm zaman da, önce sıkıcı ödevleri yapar sonra da transistörlü el radyosundan gelen tınılar eşliğinde kitap okur ya da ışığı kapatıp pencereden şehrin ışıklarına bakarak düşler kurardım.  İlginçtir, bu düşlerde “potaya yaptığım ‘smaçları’ tribünden izleyen kızların coşkulu tezahüratları” vardı ama iş-güç ya da gelecekle ilgili hiçbir şey yoktu.

12 Eylül darbesinin hemen sonrasına düşen lise yıllarımda ise, durum tersine dönmeye başladı. Hiç bir zaman iyi bir öğrenci olamadığımdan ailemin benden bir başarı beklentisi yoktu ama Üniversite sınavı ve dersane kavramları arkadaş cemaatinin baskısıyla kaçınılmaz biçimde girdi hayatıma. Eee, ne de olsa işin ucunda “bir baltaya sap olmak” vardı.  O dönemde kuzenimin proje bürosuna gidip gelmelerin de etkisiyle, mimarlığa ilgi duymaya başladım.  Büroda kuzenimle geçirilen uykusuz gecelerin sonunda ortaya çıkan bina proje ve maketlerini hayranlıkla incelerdim. O binaların içindeki hayatları ve düzeni, en ince ayrıntısına kadar kafamda kurgular  ve kuzen bunları gerçeğe dönüştürünce de kendim yapmış gibi gururlanırdım.  Hele hele kuzenimin mezun olduğu ODTÜ’ye gidip Mimarlık Bölümü’nü de gezdikten sonra artık kesin kararımı vermiştim; Mimar olacaktım!

Ancak lise son sınıfa başlarken yaşadığım bir olay, bu gidişi değiştirdi. Okuldaki bir sohbet sırasında grubumuzun ‘çalışkan’ çocuklarından birisi,  tembelliğimden dem vurarak dersaneye gitmeme çok da gerek olmadığını ve ‘babamın parasını ziyan etmememi’ esprili bir dille söyledi. Yüzümün kızardığını hissettim. Daha da ağırıma giden şey ise, orada bulunan herkesin bu sözlere gülmesiydi.  Utançla karışık öfkemi gizlemek için yüzüme oturttuğum  sahte tebessüm sayesinde o an durumu kurtarabildim ama sonraki günlerde o anı hatırladıkça ona karşı duyduğum öfke daha da büyüdü. Artık mimarlık falan umrumda değildi. Tek hedefim ne yapıp edip bu arkadaşı üniversite sınavında geçmekti.  Bir yıl boyunca ‘eşşek gibi’ çalıştım.  Rekabetin verdiği hırçınlıkla sınav tercihlerimde en yüksek puanlı bölümleri başa yazıp ODTÜ Mimarlığı da onlardan sonraya yazdım.  Sınav sonuçları açıklandığında oldukça yüksek bir puan alarak ODTÜ’nün Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nü kazanmıştım.  Ancak bu yüksek puanım bile o arkadaşımı geçmeye yetmemişti.  Dahası istediğim meslek üzerine okuma fırsatını kaçırmış ve pek de hevesli olmadığım zorlu bir bölüme girmiştim.

Üniversiteye başladığımda fark ettim ki, bölümde benden çok daha hırslı, bilgili ve motive yüzlerce öğrenci vardı.  Şu anda önemli bir kısmı uluslararası çapta bilim adamı olan bu insanların arasındaki amansız rekabet, okul hayatım boyunca  beni ODTÜ’den de, Elektrik-Elektronik Mühendisliği’nden de soğuttu. Ne zaman mezun oldum, o zaman herşey yeniden başladı.  Önce Eskişehir’de Silahlı Kuvvetler’e bağlı bir uçak bakım fabrikasında mühendislik pratiğimi biraz olsun geliştirme olanağı buldum.  Ancak asıl mesleki kariyer, İstanbul’a gelip telekomünikasyon sektörüne girdikten sonra  başladı. Siemens, Nortel ve Ericsson gibi çok uluslu firmalarda hem uluslararası çalışma hayatını hem de telekomünikasyon sektörünü yakından tanıma olanağı buldum.  Mesleğe bir şekilde ısınmaya başlamıştım. Gerçi işin daha çok yöneticilik ve ticaret kısmına odaklanmıştım ama ne gam! Teknik taraftan biraz olsun sosyal tarafa kaymak, ruhuma iyi gelmişti.

Ericsson’dan sonra geçtiğim Turkcell ise mesleki kariyerimin doruğu oldu. Sektör lideri bir firmada, yetenekli ve uyumlu bir ekiple çalışmanın verdiği güçle özellikle mobil katma değerli hizmetler konusunda ülkedeki yazılım ve girişimcilik potansiyelini harekete geçirmeyi başardık. Bunun sonucu hem Turkcell hem de Türkiye bu alanda ciddi bir ilerleme kaydetti. 2002 yılında GPRSLand projesiyle Dünya İletişim Ödülleri yarışmasında “Dünyanın en iyi yeni servisi” ödülünü kazandık. http://www.milliyet.com/2002/10/08/ekonomi/eko04.html

Herşey yolunda gidiyordu. Ancak o günlerde şirketin İnsan Kaynakları biriminin yaptırdığı bir 360 ̊ kişilik testinde, testi yapan uzman karşıma şaşırtıcı bir sonuç koydu.  Kişiliğimin ilk kuruluş (set-up) süreçleri için daha uygun olduğunu ancak bu aşamayı geçtikten sonraki operasyonel süreçlerin bende mutsuzluk yaratacağını söyleyen İK uzmanı,  şirketteki işleri bir süre sonra bana monoton gelmeye başlayacağını  ve eninde sonunda şirketle yollarımın ayrılmasının kaçınılmaz olduğunu ifade etti. O gün bana “şaka gibi gelen” bu değerlendirmeye aldırmadım tabii. Ancak devamındaki 6 ay tam anlamıyla berbat geçti ve uzmanın söyledikleri aşağı yukarı çıktı. Geldiğim noktada iki seçeneğim vardı: Ya mevcut statükomu kişiliğimi örselemek pahasına koruyacaktım ya da herşeye yeniden ve farklı bir yerlerde başlayacaktım. Kişiliğim gereği olsa gerek, ben ikincisini seçtim.  Maddi ve manevi bakımdan ciddi vazgeçişler içeren bu seçim, ilk zamanlarda beni oldukça zorladı. Neden böyle bir şeyi yaptığıma çevremi ve kendimi ikna edemedim uzunca bir süre. Yaşanan bir sürü gel-gitin ardından herşey yerli yerine oturmaya başladı ve kendime yeniden bir çalışma alanı inşa edebildim. Bu süreçte aldığım ve uyguladığım en önemli ilke, işimin kurgulanması  konusunda  son kararın daima bana ait olmasıydı. Bu yüzden kaybettiğim epey proje oldu ama yaptıklarımdan aldığım haz ve ortaya çıkan işin kalitesi beni ve karşımdakileri her zaman memnun etti.

Bugün geldiğim noktada, bilgi birikimimi gerek üniversite hocası gerekse danışman olarak bireylerle ve çeşitli kuruluşlarla paylaşıyorum.  Özellikle internet ve mobil iletişim ortamlarının yeni medyalar olarak konumlandırılması ve bunların sosyal, ekonomik ve siyasi etkilerinin yarattığı fırsat ve tehditlere göre yeni projeler geliştirilmesi bana sonsuz bir heyecan veriyor. Sanırım attığım bu adım, bana geçmişte bir talihsiz gelişme sonucu kaybettiğim mimarlık fırsatını bir açıdan geri verdi. Çocukluğumda maket üzerinde kurguladığım yaşamların ve düzenin bir benzerini şimdi sanal dünyaya uygulamak, bana göre profesyonel yöneticiliğin en yüksek hazlarından çok daha yaratıcı ve doyurucu.

İsmail Hakkı Polat

http://trscope.com/
http://ismailhpolat.com/

Dr. Ebru Baranseli

Dünyanın en iyi mesleği

Sevgili İpek Aral Kişioğlu mesleğimle ilgili yazmamı teklif ettiğinde hemen kabul ettim. Yaptığım işle ilgili yazmayı da konuşmayı da çok seviyorum çünkü. Mesleklerin tıpkı ellerimiz, gözlerimiz gibi birer organ olduklarını düşünüyorum. Bu organ; bireylerin kişisel tercihlerini, karakter özelliklerini, davranış biçimlerini, yaşam alışkanlıklarını ve hayata karşı duruşlarını yansıtma, kendilerini ifade etme aracıdır. Elbette herkes için doğru aracı/organı bulmak her zaman çok kolay olmayacaktır. Kimi zaman bilinçli/şanslı tercihler, kimi zamansa tesadüfler bu konuda belirleyicidir.

Benim kariyerimi ise farkına varıp değerlendirebildiğim dönüm noktaları belirledi diyebilirim. Yaz aylarında İstanbul’da sürekli gittiğim bir sanatevine ziyarete gelen grafik tasarım hocasının, yaptığım işleri görüp “neden grafik tasarım okumadığımı” sorması dönüm noktalarından biriydi. Grafik tasarımla ilgileniyordum elbette, tarihini okuyordum, hobi olarak yaptığım işlerde grafik anlatım dili ile kendimi ifade etmek fikrinden hoşlanıyordum ancak “meslek” olarak edinmeyi düşünmemiştim. Orta öğretimde matematik bölümünden mezun olduğumdan üniversite tercihlerimde de ilgili bir bölümü tercih edip, üniversite öğrenimine başlamıştım bile. Ancak bu sorudan sonra gözlerimi kapatıp 4 yıl sonrasını hayal ettiğimde kendimi hiç de “orada” göremediğimi farkettim. Ve grafik tasarım okumaya karar verdim. Bir yıllık zorlu bir çalışmanın -bir yandan okuduğum bölümün hayli yoğun ders programını aksatmamaya çalışırken bir yandan da grafik tasarım yetenek sınavlarına hazırlanıyordum- sonunda istediğim bölümde okumaya başladım. Okul sırasında mecburi staj için gittiğim reklam ajansı staj sonunda yarı- zamanlı iş teklif ettiğinde düşünmeden kabul ettim. Yarı-zamanlı çalışma hayatım farklı reklam ajanslarında mezuniyetime kadar sürdü. Yaptığım işi çok sevdiğim için okulla birlikte yürüyen yoğun tempolu iş hayatını zor -gerçekten zor- olduğu kadar zevkli de buluyordum. Bu tecrübe öğrenim hayatımın çok önemli bir parçasını oluşturdu. Öğrenmek istediğim her şeyi sorabileceğim, sorularımı bıkıp usanmadan yanıtlayan çok sevdiğim bir arkadaşımı bu sayede tanıdım. Onun motivasyonu ve desteğiyle mezuniyet projemde o zamana kadar Türkiye’de örneği henüz çok olmayan bir proje yapmaya cesaret edebildim. Mezun olduktan sonra yine reklam ajanslarında tam zamanlı grafik tasarımcı ve sanat yönetmeni olarak çalışmaya devam ettim. Eş zamanlı olarak yayınevleri için kitap kapakları tasarlıyor, yanı sıra serbest (freelance) olarak etkileşimli projeler tasarlamayı özellikle tercih ediyordum. Yeni medyayı ve grafik tasarıma olan etkilerini heyecanla izliyordum.

Kariyerimin ikinci dönüm noktası bu dönemdeki bir iş seyahati sırasında gerçekleşti. Projenin fotoğraf çekimleri için Eskişehir’e gitmiştim. İlk kez gittiğim bu şehirde Anadolu Üniversitesi’nin Yunus Emre Kampusünde bir gece yürüyüşü yaparken tesadüfen farkettiğim Yüksek Lisans ilanına başvurmaya karar verdim. Bu sayede sürekli kendimi geliştirme, okuma, yazma ve öğrendiklerimi paylaşma olanağı bulacaktım. Bu karar akademik kariyerimin başlangıcı oldu. Derslere girmek, öğrencilerle birlikte olmaksa kendimi geliştirmek için başka bir fırsattı ki ben bunu “taze beyinlerle” beslenmek olarak adlandırıyorum. Benim kadar bu işi seven, öğrenmek isteyen her öğrenciden yepyeni şeyler öğreniyorum.  Dersler sırasında anlattığım, paylaştığım bir bilginin öğrencilerin -hepsinin olmasa bile- gözlerinde yarattığı ışığı görmek paha biçilmez. Diğer yandan onların geliştirdiği her yeni fikir beni beslemekte, derslerimin içeriğini organik olarak değiştirmekte, yepyeni projeler üretmeme neden olmakta. Ekonomik olarak çok da zekice bir karar olmadığını bildiğim halde bu dönüm noktasından hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Bunda elbette üniversitenin kurumsal olarak teknolojik gelişmelere olan yakın duruşunun etkisi büyük. Grafik tasarım gibi iletişim teknolojileriyle beslenen bir alanda ancak bu tavır sayesinde gelişmeye devam edebilirsiniz.

Bilgisayar ve internet teknolojilerinin, bilgi ağlarının günlük yaşamın bir parçası haline gelmesi günlük hayatın ta kendisiyle ilgili olan grafik tasarım disiplinini de her geçen saniye değişmekte ve dönüşmektedir, o kadar ki bilgisayar destekli grafik tasarımın ve sayısal iletişimin öncülerinden April Greiman bu etkinin sonucu olarak grafik tasarımın artık yeni bir adla anılması gerektiğini düşünmektedir. Geçmişte iki boyutlu, durağan görseller tasarlamakla sorumlu grafik tasarımcılar artık melez bir medya için tasarım yapmaktalar. Grafik tasarım zaman-hareket ve ses gibi enstrumanların da katılmasıyla dört boyutlu ve akışkan özellik kazanmıştır. Chris Pullman’ın tanımlamasıyla; grafik tasarımcı, kompozisyonla değil, kareografi ile uğraşır. Amaç; güzel bir kare yakalamanın ötesinde; zaman, hareket ve sesin işin içine girmesiyle, tipografinin, sözlerin, sesin ve görsellerin birbirleriyle aralarındaki ilişkinin nasıl değiştiğini iyi anlamaktır. Bu değişim ve dönüşümü anlayıp yapılan işe yansıtmanın tek yolu ise sürekli güncellenebilmektir. Ki benim için işin eğlenceli kısmını bu başlık oluşturuyor.

Akademik kariyerin getirilerinden biri çalıştığım, araştırdığım alanda ulusal ve/veya uluslararası platformda projeler geliştirme ve farklı partnerlerle uygulama imkanı sunmasıdır. Bu araştırmaların, projelerin sonuçlarını öğrencilerle paylaşarak pratiğe geçirmek ise bir diğer heyecan verici uzantısı. Bir yandan öğrenirken diğer yandan uygulamak ve sonuçlarını gözlemek bence kendini geliştirmenin ve güncellemenin en iyi yolu. Bu nedenle her dönem verdiğim derslerin – Grafik Bölümünde Grafik Desen, Web Tasarımı ve İnteraktif Grafik Tasarım, İletişim Bilimleri Fakültesi, Sinema- Televizyon Bölümünde Video-Grafi dersi- içeriklerini güncelliyorum. Her dersin temelini kavramsal tasarım ve fikir eskizleri oluşturuyor. Öğrencilerin farklı medyaya proje üretmelerine olanak verecek, internet teknolojilerini, bilgi ağları ve yapılarını tanımalarını ve aktif olarak kullanmalarını sağlayacak projelere önem veriyorum.

Sayısal tasarımın en heyecan verici göstergelerinden biri olan yeni melez meslekler, yeni uzmanlık alanları, beceri ve disiplinlerarası iş birliği yaratmaktadır. Günümüzde grafik tasarımcılar, bilgisayar teknolojilerinin ve sayısal sistemlerin sağladığı olanaklarla geçmişte olduğu gibi, tek başılarına çalışmayı tercih edebilirler. Diğer yandan başka tasarım alanlarından tasarımcılar, yazılımcılar, elekronik medya pazarlama uzmanları, mimarlar, mühendisler, müzisyenler ve hatta doktorlarla uyum içinde çalışacağı projelerde de yer alabilirler. Yeni çağın oyuncakları enerjisinin ve entellektüel doyumunun kaynağı başkalarına ait problemleri çözmek olan grafik tasarımcılara daha iyi fikir bulmak, daha stratejik düşünmek için zaman kazandırmıştır. Kendi adıma bu zamanı mümkün olduğunca birbirinden bağımsız alanlarda projeler üreterek değerlendirmeye ve yansımalarını öğrencilerimle paylaşabileceğim ders içeriklerine dönüştürmeye çalışarak değerlendiriyorum. Aktif bir internet kullanıcısı olduğumdan kendimi bir netdaş olarak niteliyorum. Bir netdaş olarak da internet kullanıcılarının haklarını, internetin hayatımıza getirdiği özgürlük ve demokrasi anlayışını savunmak gerektiğini düşünüyorum. İnternet sansürüne karşıyım bu da beni Sansüre Sansür aktivistlerinden biri yapıyor. Yaşadığım zamandan ve yaptığım işten çok memnunum. Mesleğimin benim için doğru bir “organ” olduğuna inanıyorum. Bu nedenle de dünyanın en iyi mesleğine sahip olduğumu düşünüyorum. Herkesin doğru organlara sahip olması dileklerimle yazımı çok sevdiğim bir alıntıyla sonlandırıyorum.

“Grafik Tasarım ölmüştür. Süper-hızlı çipli bilgisayarlar, gigabaytlarla aşırı yükleme ve fire-wire denen şeyler tarafından öldürülmüştür. Endişelenmeyin. Bugün artık önemli olan sonuçlandırmak, karakterleri düzenlemek ya da kadraj almak değil. Fikir, malikanenin lordu, kabilenin şefidir. Bir “grafik tasarımcı” bir film yapmak isteyebilir, bir mektup göndermek, hatta el çantası formunda bir lazer heykel  apmak isteyebilir. Peki, öyle olsun! Gerçek eğlence şimdi başlıyor…” Kessels Kramer Amsterdam.

Dr. Ebru Baranseli

Anadolu Üniversitesi

Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü; Öğr. Gör.

Anadolu Üniversitesi Televizyonu; Sanat Yönetmeni

Anadolu Üniversitesi Grafik Tasarım Ofisi; Yaratıcı Yönetmen

Dr. Özgür Uçkan

Kaç koltuk? Kaç karpuz?

İpek Aral Kişioğlu, kısa zamanda önemli bir boşluğu doldurmaya başlayan İK blogunun konuk yazarlar kategorisinde mesleğim hakkında yazı yazmak için beni davet ettiğinde, “iyi ama hangi mesleğimi yazacağım” diye ayak diremiştim. O da, sağolsun, “Ben eğitim süreciniz ile gelişen bu geniş yelpazeyi nasıl oluşturduğunuzu, sizi motive eden, yönlendiren etmenleri ve hedeflerinizi yazmanızı çok isterdim” diyerek direncimi kırdı. Bu yazıda söylediği şeyi yapmaya çalışacağım. Zor olacak. Yazı da biraz “eklektik” duracak, tıpkı benim meslek hayatım gibi…

Eşim hep şikayet eder: “kocan ne iş yapıyor” sorusuna kısa yoldan cevap bulamadığı için… Haksız sayılmaz. Şimdi, dışardan bakınca akademisyen gibi görünüyorum. Akademik bir ünvanım var, bir üniversitede ders veriyorum. “Adamın mesleği bu işte, akademisyen”, derseniz pek doğru olmaz. Çünkü dışardan ders veriyorum, yaptığım tek iş bu değil, üstelik de ilk bakışta birbiriyle ilgisi kolay kurulamayacak konularda ders veriyorum. Üniversitenin Kültür Yönetimi bölümüne bağlıyım, verdiğim derslerden biri kültür ekonomisi ve network etkisi hakkında. Verdiğim bir başka ders, bilgi ekonomisi, ağ ekonomisi ve network kültürünü birbirine bağlıyor. Bir başka dersim ise elektronik enformasyon tasarımı ve yönetimi konusunda. Bir diğeri ise kişisel verilerin korunması ve mahremiyet ile ilgili hukuksal bir çerçevede yer alıyor. Belki bütün bunlar arasında belli bir ilişki kurulabilir. “Network” hepsinin bir şekilde ortak noktasını oluşturuyor. Ama yine de pek alışıldık bir durum olmadığını kabul edin.

Gelelim diğer işlerime: Şirketlere ve kuruluşlara kurumsal iletişim danışmanlığı veriyorum. Bazen bu danışmanlık iletişimin hafifçe dışına taşıp iş geliştirme ve inovasyon stratejilerine de uzanabiliyor. Bazı bilişim sivil toplum kuruluşlarına (TBV, TÜBİDER, TBD) bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi politikaları ile ilgili danışmanlık veriyorum. Bu danışmanlık özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin ülke kalkınmasındaki rolü ile ilgili olarak oluşturulması gereken ulusal politika ve stratejilerle ilgili. İhracatçı birliklerinin çatı örgütü Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin bilgi ekonomisi danışmanıyım. Bu işim, ihracat odaklı büyümede bilgi ekonomisinin, özelikle Ar-Ge ve inovasyonun rolü odaklı ve ihracatçı KOBİ’lerin bilgi ekonomisi paradigmalarına uyumlaştırılmaları ile ilgili çalışmaları kapsıyor. Yaklaşık bir yıldır da oldukça kapsamlı bir işin içindeyim: Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın açmış olduğu ihale sonucunda “Bilişim Vadisi Projesi”’nin fizibilite çalışmalarını yürüten ekibin bir parçasıyım. Projenin iletişim stratejisinden sorumluyum, ama yürüttüğüm çalışmalar bunu biraz aşıyor: teknoparklar, bilim ve teknoloji  parkları, inovasyon merkezleri gibi oluşumların son yıllarda yaşadığı gelişmeleri ve bu konulardaki trendleri inceliyorum, ki buna uygun bir iletişim stratejisi kurgulayabileyim. Bu da bilgi ve iletişim teknolojilerinin yanı sıra, biyoteknolojiden nanoteknolojiye, çevre ve enerji teknolojilerinden gıda ve sağlık teknolojilerine geniş bir ileri teknolojiler alanının gelişme dinamiklerini araştırmamı gerektiriyor. Haftalık bilgi teknolojileri dergisi BThaber’de köşe yazmamı “iş” olarak nitelemem doğru olmaz (http://www.bthaber.com.tr).  Bu, konuyla ilgili faaliyetlerimin bir parçası olarak bilgi paylaşımı gereği zaten.

Sosyal ağların müdavimleri, özellikle de Friendfeed kullanıcıları ve bloglarımı takip edenler bilirler, “net vatandaşlığı”, internet üzerinde fikir ve iletişim özgürlüğünün ve mahremiyet hakkının korunması, internet ve bilişim hukuku, bu alanlarda sivil aktivizm konularıyla da yakından ilgiliyim. Şu sıralar kurucularından olduğum netdaş hareketinin (http://www.netdas.org) ivmelenmesi için ciddi bir çalışma içindeyiz. Ayrıca Korsan Partisi hareketinin kuruluşuna da destek vermeye çalışıyorum (http://www.korsanpartisi.org).  İnternet sansürü ve bağlantılı konularda sürekli yazıp çiziyorum ve bu aktivizm alanında on yıldan fazla süren bir faaliyetim var. Bu bağlamda kendimi bir tür “dijital aktivist” olarak tanımlayabilirim.

Faaliyette bulunduğum bir başka alan ise sanat. Özellikle plastik sanatlar ve performans sanatları hakkında yazıyorum. Takip ettiğim sanatçılar var. Bu konuda bir miktar yayınım mevcut. Yazmak dışında, katıldığım veya organize ettiğim etkinlikler de bulunuyor. İnsanlara sanata olan ilgim “hobi” gibi geliyor, ama ben bunu duyduğumda şiddetle karşı çıkıyorum. Bu konuyu fazlasıyla ciddiye alıyorum. Önemsediğim ve gerçekleştirmeye uğraştığım projelerim var. Bu da benim için bir “iş” kısacası.

Bir kaç yıl önce, artık yetişemediğim ve beni fazlasıyla yorduğu için bıraktığım bir işim de vardı: “etkinlik yönetimi” (event management). Bu alanda halen faaliyette bulunan az sayıda şirketten birinin kurucu ortağı idim, ama şirketi devredip bu sektörden ayrıldım. Yaklaşık onbeş yıl reklam sektöründe, sonra da etkinlik tasarımı ve yönetimi işinde çalıştım. Yukarda saydığım işlerimin bir kısmının yanı sıra yani. Bu işin o işlerden daha fazla kazandırdığını itiraf etmem gerek. Ama daha yorucu olduğu da aynı ölçüde doğru. Dolayısıyla işin ağır tarafını bıraktım ve sadece kurumsal iletişim danışmanlığı kısmını korudum.

Şimdi, bütün bunları niçin yazdım? Övünmek, “bakın ben ne çok yönlü bir kişiyim” demek için mi? Bakın, öyle algılarsanız çok üzülürüm! Bunları yazdım, çünkü “ne iş yapıyorsun” sorusuna ancak böyle doğru bir karşılık verebilirim.  Ama merak etmeyin, bu soruyla karşılaştığım zaman, eşim gibi yapıyorum, yani bu işlerden bir ya da birkaçını duruma göre seçip soruyu kısaca geçiştiriyorum. Karşımdakinin rahatını düşünüyorum.

Aslında bütün bunları yazmamın nedeni bu blogun amacına hizmet etmekti. 21. yüzyılda işin ve istihdamın doğasının nereye doğru gittiği hakkında kişisel bir örnek vermek istedim. Çünkü işler hem hızla çeşitleniyor hem de birbirine geçiyor, “yakınsıyor”. Eskiden akademisyenlerin kullandığı “disiplinlerarası” kavramı bugün insan kaynaklarının has kavramlarından biri haline geldi.

İnanın, sanat ve siyaset dışında, yaptığım bu işlerden hiçbirini planlı programlı bir şekilde bir kariyer olarak ben seçmedim. Bu sonuç, “şeylerin hali”… Kendiliğinden oldu bütün bunlar. Ya da buna Stephan Mallarmé’nin ünlü nitelemesiyle “nesnel tesadüf” diyebilirim.

Eh, artık kısaca toparlayayım: Hayatım işte böyle çeşitlendi, çünkü önce felsefe okudum. Felsefeyi bitirdikten sonra, master’ımı yaparken “oyun teorisi” ile ilgilenmeye başladım. Master’ımın asıl konusu sanat ve siyaset ilişkisi ile ilgiliydi. Ama oyun teorisi beni ekonomi ve uluslararası ilişkilere götürdü. Bu disiplinler de tarih olmadan ayakta duramıyordu. Ben de doktoramı disiplinlerarası bir alanda yaptım. Bilim, teknoloji, özellikle de bilgi ve iletişim teknolojileri oldum olası ilgimi çekerdi (Bunda rahmetli babamın da ciddi payı var). Ben de disiplinlerarası bakışımı özellikle bilim-teknoloji ve iletişim alanına odaklamayı seçtim. (Bu arada sanat ve siyaset varlığını korudu.) Bütün bunları yaparken tek bir şeyin bilincindeydim: eğitimimi üniversitede kariyer yapmak için sürdürmüyordum (nitekim aynı süre içinde çalışıyordum, müzik prodüktörlüğü, konser organizatörlüğü gibi eğlenceli işlerim oldu). Nitekim doktoramı bitirdikten sonra uzun süre üniversitelerle (özellikle de devlet üniversiteleriyle) ilişki kurmamak için direndim. Bugün de ders vermeye başka bir gözle bakıyorum. Ders vermek en az öğrencilerim kadar beni de besliyor. Kişisel bir özelliğim mi bozukluğum mu desem, bir durumum var: hareket etmeden duramıyorum. Sürekli yeni bir şeylerle ilgilenmek zorunda hissediyorum kendimi. Daha önce öğrendiklerimden biriktirdiklerimi (yani deneyim sonucu bilgiye dönüşmüş enformasyonu) ise “kullanıyorum”. Yani kendimi bir tür “bilgi işçisi” olarak tanımlayabilirim.

“Hedeflerim” mi? Bir çok hedefim var. Yukarda saydığım alanların her birinde ürün vermeyi sürdürmek en önemli hedefim. Yaşlandıkça, belki, o da belki, bu alanların sayısını bir miktar azaltabilirim. Ya da hiç aklımda olmayan bambaşka bir işi yapmaya da başlayabilirim (aslında aklımda gourmet yazar, müze küratörü, balıkçı gibi bir kaç alternatif de yok değil hani!). Bilmiyorum. İşin bu kısmını nesnel tesadüflere bırakacağım…

Ee, gençler bütün bunlardan ne öğrenebilir? Mesela on yıl sonra büyük olasılıkla hiç akıllarına gelmeyecek bir işi yapıyor olacakları fikrine alışabilirler. Hatta bu iş muhtemelen şu anda var bile olmayabilir. Giderek hızlanan ve “ağ etkisi” ile birbirine bağlanan bu karmaşık dünyada kazanacakları en önemli yeteneklerin bilgiyle ilgili olacağını da öğrenebilirler. Yani bilgiyi edinme, işleme, diğer bilgilerle ilişkiye sokma, güncelleme, bilgi süreçlerine hakim olma, ama herşeyden önce bilgiyi paylaşarak katma değerini artırma yeteneklerinden söz ediyorum. Bu yeteneğin geliştirilmesi (ki bu öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir yetenektir), hemen her koşula şimdiden hazır olmayı sağlar.

Elbette, bir de kendinize yakışanı bulmanız gerekiyor. Bunun için de önce kendinizi bulmanız ve sürekli aşmanız gerek. (Tabii bu arada kendinize yakışanı giymeyi de ihmal etmeyin!)

İnsan aynı anda birçok iş yapabilir, hepsini gayet iyi de yapabilir. Kendinizi asla azımsamayın.

Dr. Özgür Uçkan

İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültür Yönetimi Bölümü

Türkiye İhracatçılar Meclisi  Bilgi Ekonomisi Danışmanı

Türkiye Bilişim Vakfı Bilgi Politikaları Danışmanı

http://www.ozguruckan.com

http://ozguruckanzone.blogspot.com

http://kaotikretorik.wordpress.com