A. Selim Tuncer

Kendi suyuna gitmek

Çocuktum. Evimizin önündeki sokakta arkadaşlarımla oynarken kızkardeşimin ilkokul öğretmeni göründü yolun başında… Evine bizim sokaktan giderdi hep… O zamanlar, kendi öğretmenimiz olmasa bile, öğretmenlere karşı o yapmacık ve öğretilmiş saygıyı göstermek zorundaydık. Öyle yaptık. Gerçi, pembe yüzlü, hafif etine dolgun, kıvırcık saçlı Nihal Öğretmen, hem sevilir hem de gerçekten sayılırdı. Oyunu bırakıp geçmesini beklemeye koyulduk. Gülümseyerek yanımızdan geçerken birden bana yöneldi: “Annen evde mi yavrum?”

Yüzünde herhangi bir kızgınlık emaresi olmadığına göre kızkardeşimi şikayet etmeye gelmemişti galiba… Annemle tanışırlardı, belki öylesine bir selam verecekti. “Evde öğretmenim!” dedim. Önden koşturarak bahçe kapısını açtım, anneme seslendim. Nihal Öğretmen de arkamdan geliyordu. Sesimi duyan annem kapıyı açtığında Nihal Öğretmen karşısındaydı: “İçeri girmeyeceğim Nedime Abla, şöyle iki dakika ayak üstü konuşalım.”

Annem de kaygılanmıştı. Sanıyorum kızıyla ilgili bir şikayet alacağından kuşkulanmıştı. Nihal Öğretmen hemen konuya girdi: “Abla, çocukları kıramıyorsun, biliyorum. Ama bu yaptığın onlar için doğru bir şey değil, ödevlerini kendileri yapmaları lazım.”

Mesele anlaşılmıştı, çünkü bir çocuk meleği olan annem, gerçekten de kendisine gelen kimseyi geri çeviremez, mahallenin bütün çocuklarının resim ödevlerini yapardı. Her ne kadar anlaşılmasın diye resimleri çalakalem yapsa bile, sonuçta kalem ve fırça izlerindeki ustalık gizlenebilecek gibi değildi.

Annem biraz utana sıkıla da olsa “Hoca’nım,” dedi, “sana yalan söylemeyeyim, ben çocukları reddedemem, en iyisi bu konuda onları sen ikaz et.”

*

Annem, ilk ve orta öğretim dışında, herhangi bir sanat eğitimi almamasına rağmen, ister kuru kalem ister sulu boya ister yağlı boya olsun, gerçekten de güzel resim yapardı.

Okul yıllarımda ben de fena değildim resim konusunda… Bunda kalıtımın mutlaka payı vardır. Ama hiçbir zaman sıkı sıkıya sarılmadım resme, çok büyük heyecan duymadım. Tabii öğretmenlerimi hayran bırakacak kadar iyi çiziktiriyordum herhalde ki, hep takdir görürdüm.

O yıllarda beni hikayeler daha çok çekerdi kendine… Tommiks, Teksas, Tenten gibi çizgi romanlardan İtalyan kökenli cep fotoromanlarına, Jules Verne ve Kemalettin Tuğcu gibi bildiğiniz yazarların romanlarından Ayşegül serilerine, ortaokul ve lise yıllarına erdiğimde ise klasik eserlerden abilerin ablaların okuduğu yerli romanlara kadar içinde hikaye olan her şey… Sinemanın da ayrı bir yeri vardı tabii… Okul kırıp beş film birden gösterilen ucuz halk matineleri vazgeçilmezlerim arasında yer alırdı. Dayımın yazlık sinemasında aynı filmi bir hafta boyunca tekrar tekrar izlemekten sıkıldığımı da hiç hatırlamıyorum.

Zaman mı genişti yoksa ben mi hızlıydım, bilemiyorum; aynı zamanda bütün bunları hem okulu idare ederek hem de diğer çocukluk haşarılıklarından hiçbir özveride bulunmadan yapabilirdim.

Ortaokul yıllarımda bir roman yazmaya bile başlamıştım. Tabii sadece başlamıştım, sekiz on Harita Metod Defteri sayfasında kalmıştı. Sonra da hiç öyle büyük işlere yeltendiğimi hatırlamıyorum, ama takma bir isimle bir aile dostumuzun çıkardığı yerel gazetede köşe yazıları yazıyordum. Okurlar o yazıları bir lise öğrencisinin yazdığını bilmiş olsa herhalde ciddiye bile almazlardı. Gazete sahibiyle aramızda bir sırdı bu!

Gazetenin basıldığı matbaaya da gidip gelirdim. Güzel bir eğlenceydi, kurşun harfleri, harf kasalarından tek tek alarak kumpas üzerine elle dizmek… Hatta çeşitli malzemelerden kesip biçip elde klişeler bile yapardım.

İçimdeki yazı ve hikaye tutkusu ile lisedeki edebiyat öğretmenimi rol-model olarak seçmem bir araya gelince yönümü tayin etmiştim. Kararımı verdim, üniversitede edebiyat okuyacaktım. Öyle de yaptım. Üniversiteyi bölüm birincisi olarak bitirdim.

80’li yıllar… Bir yandan Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisansa başlayarak akademiyle ilgimi koparmamaya çalışıyor, bir yandan da Türkiye’ye okumak için gelen Filistinli, İranlı, Ürdünlü öğrencilere Türkçe dersleri vererek özel girişimciliğin kapısını tıklatıyordum.

Önce bir yayınevi kurarak biraz daha idealist takılırken sonra buna bir de dersane ekleyerek para kazanma hedefine yöneldim. Dersanenin ilan tasarımlarını, yayınevinin kitap kapaklarını ve iç sayfa dizaynlarını kendim yapıyordum. İşadamı mıydım, akademisyen miydim, grafiker miydim, yoksa yazar mıydım, hepsini birbirine karıştırdım. Birkaç yıl yolumu aradım.

Evet, hem yazıya hem de görsel sanatlara ilgim ve yeteneğim vardı. Ve ne biri ne de diğeri tek başına beni tatmin ediyordu. Böylece, birkaç yıllık yalpalamalardan sonra, 1987 yılında, sözel ve görsel sanatlardaki yetenek ve birikimimi birlikte kullanabileceğim bir sektöre, reklam sektörüne geçtim.

Kısacası, yirmi yılı aşkın süredir kendime reklamcı diyorum. Tabii, reklamcıyım demekle de kalmıyor, iletişim, marka yaratımı ve stratejileri, bütünleşik pazarlama iletişimi, grafik tasarımı, alfabe ve tipografi, etik ve estetik kuramları, algı ve imaj ilişkisi, dil ve kitlesel iletişim kodlamaları, kültür kodları, sosyal sistemler ve pazarlama, siyaset ve iletişim, kurumsal kimlik, tüketim psikolojisi, bilgi sermayesi ve yaratıcılık gibi konularla enikonu ilgilenmeye çalışıyorum. Zaman zaman çeşitli mesleki yarışmalarda jüri üyeliği yaptığım, uzmanlık konularımla ilgili konferans ve seminerler verdiğim, kimi eğitim programlarında görev aldığım oluyor. Çeşitli yayın organlarında ve kişisel bloğumda kaleme aldığım yazılarda mesleki deneyimlerimden yola çıkarak “pazarlama iletişimi” ve “grafik tasarımı” konularını pratikten teoriye irdeliyorum. Yazılarımın meslekten olmayanlar tarafından da ilgiyle okunduğu söyleniyor. Reklamcılar Derneği üyesiyim ve şu anda bir reklam ajansının başkanlığını yürütüyorum.

Kendi suyuma gitmiş, yolumu bulmuştum. Bunu en önemli başarı faktörü olarak görüyorum. Eğitim, deneyim, birikim, hepsi tamam, ama aslolan kendi su yolunu bulmak bence…

*

“Anne,” diyorum, “senden aldığım genlerle ekmek paramı kazanıyorum.”

Çok hoşuna gidiyor.

A. Selim Tuncer
http://selimtuncer.blogspot.com/

Olcayto Cengiz

Kişileri değil, iyi fikirleri aramalıyız. – Noah Avram Chomsky

-“Ben reklamcı olmak istiyorum!”

-“Selamınkavlen!” dedi annem, oturdu karşıma,

-“Nereden çıktı oğlum reklamcılık?”

Böyle başladı hayatın bana çizdiği tuhaf yol. Annem şaşkındı, şaşkın olmakta da haklıydı zira değil ailemizde; sülalemizde reklamcı yoktu. Tamam kendisi güzel sanatlardandı, dekorasyon okumuştu. Babamın da dededen gelen (büyük dede Atatürk’ün heykeltıraşı oluyor) bir el becerisi durumu vardı ama sülalenin bir yarısının tıp diğer yarısının turizm ile uğraştığı bir ortamda “reklamcı” olacağım diye çıkan birisi garip gelmişti.

Ve bu dediğim 1992, yani o zamanlar o kadar da popüler, hayranı bol, tartışması çok bir alan  değildi reklamcılık.

Neticede ailede isteğime karşı çıkmadı, ama çok da alkış tutmadı.

Sonrasında lise bitti, bir takım olaylar birbirini kovaladı ve ben kendimi 94 Kasım’ında Antalya’da buldum.

Hiç bilmediğim bir şehir, hiç bilmediğim insanlar ve ben.

Aynı sene Mayıs ayında anneler günü için ne hediye alsam paradoksunun sonucunda; bir dosya kağıdına –o zamanlar benim için adı buydu, A4 değil- çizdiğim bir ilan ile annemin mağazasının bulunduğu pasajdaki ilan bürosuna gitmemle hayatımda bir kırılıma yol açtığımı nereden bilebilirdim.

İlan Hürriyet Akdeniz’de yayınlandı. Ben mutlu oldum, annem ağladı. Ama işin ilginci, Hürriyet Akdeniz’in telefonları kitlendi, ilandaki lakaplar kimindi, o anne kimdi, bu ilanı kim yapmıştı…

İlanı  çıkartmamda yardımcı olan kişi; Antalya’nın o dönem en büyük reklam ajansında müşteri direktörü olmak dışında yerel popüler bir radyo kanalında program yapıyordu. Sıkılmama ilaç olur düşüncesiyle; İstanbul’da korsan radyo yayını yaptığım dönem aklında kalan annem konuyu kendisine açarak radyoda benim çalışmamın mümkün olup olmayacağını sormuş, kendisi de ben de bu çene olduktan sonra 10 numara radyocu olacağıma karar vermiş, beni görüşmek için çalıştığı reklam ajansına çağırmıştı.

Ve ben 94 senesinde bir Haziran günü hayatımda ilk kez bir reklam ajansında içeri girdim.

Ajansın alt katında yaptığımız görüşme sonunda ise radyo programı yapmak için girdiğim ajans kapısından, bir kişinin sırf önsezileri ile bana inanması sonucu jr.sanat yönetmeni olarak çıkıyordum!

Ben lise hayalimden vazgeçmiştim, ama o benden vazgeçmemişti.

İşe başladığımın tam 12.gününde ise; 12 gün önce hayatında ilk defa bir Macintosh başına oturmuş, bilgisayarın CD gözünü nasıl açacağını anlamak 10 dakika debelenmiş ancak gene de bulamayınca yardım sonucu klavyeden açıldığını öğrenip çok şaşırmış, “Biri bakarken çalışamıyorum”cu sanat yönetmenlerinin arasında Photoshop’u açıp “Lessons” kısmından neyin ne olduğunu anlamaya çalışmış birisi olarak; Hürriyet Akdeniz’de arka sayfada “4 sütuna 25 santim” arz-ı endam eden ilk ilanıma bakıyordum.

Deli gibi okudum, matbaalarda sabahladım, tüm merakımı işe akıttım. Küçük şehirde olmanın tüm dezavantajlarını avantaj haline çevirdim, “tek kişilik dev kadro” gibi. Bir yandan da Hürriyet Akdeniz’de “Atta İzlenimleri” adında kısa hikayeler yazıyordum.

Devam eden süreci uzun uzun anlatmayacağım; en ufağından en kocamanına reklam ajanslarında geçen 14 yıl. Ulusal ve uluslar arası reklam yarışmaları, finalistlikler, ödüller, tebrikler, senaryolar, ilanlar.

Tüm bu süreçte nice ustalar ile tanışma, beraber çalışma fırsatı buldum. Tedrisat eğitimini aldım anlayacağınız. Ve tüm bu sürede Haluk (Mesci) Abi’nin deyimiyle “Sanat yönetmeni görünümlü reklam yazarı” huyum hep baki kaldı. O “tek kişilik dev kadro” hamurunu hep korumaya çalıştım. Gelen işe hiçbir zaman “iş” olarak bakmadım, “brief” benim için asker mektubu gibiydi.

Sonra, 2005 yılında ev ve iş bilgisayarımın bookmarklarını eşitlemek zor geldiği için “Bunları nasıl ortak bir yerde toplarım ki?” düşüncesinin sonucunda en iyi fikrimi buldum; “iyi fikir!” blogunu açtım. Bu blog sayesinde içinde olduğum internetin en dibine indim, dünya ile eş zamanlı olmanın hazzını yaşadım. Her geçen yıl internetle olan samimiyetim arttı ve aynı yıl Kasım ayında bir adamla tanıştım. Tüm vizyonumu kökünden sarsan bir adamla. Hawaii doğumlu bu Amerikalı katıldığım konferansın ardından benimle bir kahve içme büyüklüğünü gösterdi ve ben olmak istediğim şeyi buldum; “hibrid”.

Bu güne geldiğimizde; kendi adıma yürümek istediğim yoldayım. Olcayto Cengiz “Satan Fikirsel Faaliyetler” olarak çeşitli markalara “Reklam stratejisi tabanlı dijital marka iletişimi” hizmeti sunuyorum, eğitimler veriyorum, “Biri bakarken çalışamıyorum”culara inat “Emin beni, etimden sütümden yararlanın” diye yetiştirdiğim kişilerin koca koca ajanslardaki başarılarına keyifle bakıyorum.

Mesleğim hayatımda en gurur duyduğum konuların başında geliyor. Hiçbir zaman bir torpilim olmadan, “tanıdık vasıtası” ile ilerlemeden –ki çok ihtiyacım olan zamanlar oldu-, Antalya’dan çıkıp İstanbul’da kendime yer açabildim.

Bunun tek bir sebebi vardı; “iyi fikir”.

Bu yazıyı okuyan ve yolun başında olan arkadaşlarıma en büyük önerim budur. Bir fikriniz olsun, ve o gerçekten “iyi fikir” olsun.

Ve siz de o fikrin, o inandığınız iyi fikrin peşine düşün. Kendinize ve fikrinize inanın. Önünüze türlü zorluklar çıkacaktır, sevdiğiniz, inandığınız bir amaç var ise elinizde zaten sizi kimse engelleyemez, ancak geciktirebilir. Ancak bunu yaparken de kör kör gitmeyin. Okuyun, takip edin, araştıma becerilerinizi geliştirin. Hedefinize ulaşın.

Sonra yeni bir iyi fikir bulun.

Zira; kişileri değil, iyi fikirleri aramalıyız.

OC.

http://olcaytocengiz.com/