Zeynep Braggiotti

Her şey aslında internette “mantar çorbası”nın tarifini  aramakla başladı.

Yıllar önce; elim kalem tutmaya başlayıp kalemle parmaklar birbirlerine iyice ısındığından bu yana, bir günlük sevdasıdır gidiyordu benim için. Ağlarım yazarım, gülerim yazarım, severim yazarım, kızarım yazarım…

Sonra bir telaş aldı yaşamımı. İş güç, evlilik çoluk çocuk derken, günlük öksüz kaldı çekmecenin bir köşesinde. “Geçmişte neler döktürmüşüm, okuyup biraz güleyim” dediğim zamanlar açar olmuştum günlüğün sayfalarını. Ama o kalemi tutmayı, beyaz sayfaları karalamayı da çok özlemiştim. Hele bir de anne olduktan sonra yaşamım  sona ermeden kızıma beni hatırlatacak bir şeyler bırakma isteğim de artmıştı.

Yazmak istiyordum. Sadece nerden başlayacağımı bilemiyordum. Sırf içimden geliyor diye yazsam ne olacaktı ki, eninde sonunda oturup yine ben okuyacaktım yazdıklarımı. Bu değildi arzu ettiğim…

İşte bir gece çorbanın tarifini ararken rastladım bloglara. Şaşırmıştım. O güne kadar haberim yoktu blog olayından. Kendimi kaybettim sayfalar arasında. Birinden atlayıp ötekine geçiyordum. Kazıdıkça binlercesi geliyordu karşıma.

Bir ışık yanmıştı beynimde o anda. Yazmak istediklerimi bu sayede yazabilir, sesimi bir çok kişiye duyurabilirdim.

Günler geçti, takip ettiğim blog sayfaları çoğaldı. Her gün yeni yeni şeyler öğreniyor, yeni yeni insanlar tanıyordum. Sanal ortamda çokça arkadaşım olmuştu.

İşte o arkadaşlarımın içinden bir hemşehirlim ile gün geçtikçe dostluğum ilerledi. İlerledikçe, sohbetlerimiz koyulaştı. Koyulaştıkça birbirimize ilham kaynağı olduk.

Ben yazıp bir şeyler ortaya çıkarmak istiyordum o ise o sırada ilk kitabını hazırlıyordu. Ortak yanlarımız o kadar çoktu ki… Ama can damarımız İtalya idi. Ve bir gün sordu : “Neden soyadını aldığın aileni anlatmıyorsun?”

Levanten bir aileye gelin olmuştum 15 sene önce. Kayınvalidemin leziz sofralarında bulunmuştum çoğu kere. İtalya’nın dokusunu, kokusunu seviyordum üstelik. Neden olmasın dedim. Ve 3 sene boyunca yazdım, yazdık.

O dönemde her gün yeni bir araştırma yapıyor, o araştırmaların sonunda yeni bir lezzet deniyordum mutfağımda. Ev halkı ne yazık ki, kendi kurbanlarımdı. Mecburen, sevseler de sevmeseler de yaptıklarımı denemekle yükümlüydüler. Kah birlikte keyif aldık tattıklarımızdan, kah birlikte sevmedik üzerini çizdik pişirdiklerimizin.

Bana soruyorlar;  “Bu kitaptaki her şey size mi ait?”

“Pişirdim, yedim, yedirdim, fotoğrafladım” diye cevaplıyorum onları.

Binnur ile sürekli internet üzerinden irtibat halinde kalıp her ikimizde kendi bölümlerimizle ilgili bir şeyler denediğimizde mutlaka fotoğrafını birbirimize yolluyor, o tadın nasıl bir etki bıraktığını paylaşıyorduk. Değil aynı şehir ya da aynı ofiste, ayrı şehirlerde olmakla da bir ekip çalışmasının olabileceğini gösterdik diye düşünüyorum.  Artık  “İtalyan Aşkı-İtalyan Mutfağına Dair Bir Serenat” adlı kitabımız tüm kitapçıların raflarında.

Doğma, büyüme, okuma, evlenme… Her şekilde İzmir’liyim. Bu şehirden kısa sürelerle kopmuş olsam da yine tilki gibi kürkçü dükkanına  geri dönmüşümdür. Seviyorum; kolay yaşamını, dinginliğini, ılımanlığını.

Daha önceki profesyonel hayatım bankacılıkla başladı. İlk adımlarımı İstanbul’da atmaya başladığım bankacılık mesleğini ekonomik krizler sebebiyle sadece 8 yıl sürdürebildim. Aslında şimdi düşünüyorum da, bir arkadaş tavsiyesi üzerine girdiğim bu alan hiç de bana göre değilmiş. Kişi kendini çok iyi tanımalı. Ne istediğini çok iyi tartmalı. Elbette, Türkiye gibi bir memlekette ne yazık ki ne eğitim sistemi, ne aile yapısı bu tür kararlar  alınmasına izin vermiyor. En azından o zamanlar mümkün değildi. Tek bilinen; ya doktor, mühendis ya da avukat, işletmeci olunurdu. Bugünlerde artık gençlerin daha farklı alanlarda kendilerini göstermelerine seviniyorum.

Profesyonel hayat, amatör kazanç derken sonunda en iyisi “uğraşma evde otur, Zeynep” dedim kendime. Kimi formlarda “meslek” bölümüne “ ev hanımı” yazar olmuştum, büyük bir keyifle. Kendimle dalga geçiyordum. Diplomalı Ev Hanımı !

Çok takıldım kaldım bu konuya ama sonra özümsedim acıtmamaya başladı. İşte o sıralarda yukarıda anlattığım “mantar” çorbası” hikayesini  yaşadım.

Şimdi bakıyorum da, o çorbanın üzerinden 5 seneye yakın bir vakit geçmiş. Başlarken bunları hayal etmiş miydim bilemiyorum. Ama inanıyorum ki, evren siz isteseniz de istemeseniz de yolunuzu hazır ediyor. Size sadece o yolda yürümek kalıyor. Hangi tali yolları seçeceğiniz size kalmış. Ama eninde sonunda, pes etmediğiniz sürece o yolun en aydınlık yerine ulaşıyorsunuz.

Hani yazımın başında demiştim ya; geriye bırakacak ve beni hatırlatacak bir şeylerim olsun istiyorum diye. Artık endişe etmeme gerek yok. Üzerinde ismimin yazdığı bir kitabı hediye ettim benim ve ailemin yaşamlarına. Ben keyiflenmeyeyim de kimler keyiflensin?

Zeynep Braggiotti

http://kalemtras.blogspot.com
http://mutfakrobotu.blogspot.com