Mehmet Ballı

Ben bir ‘GÜNEŞ İNSAN’ım Diyebilmek …

Zamanını doğru planlayanlar hayattan hep kazançlı çıkarlarmış. Bende planlı, programlı çalıştığım için kendimi başarılı buluyorum. Hayatıma sürekli “artılar” katarak yol alırken, sevinç ve mutluluğumu da çevremle paylaşabiliyorum.

Bakın şu geride bıraktığım 40 yıllık ömrüme neler sığdırmışım;

Araştırmacı, Yazar, Editör, Memur, Zanaatkâr, Sporcu, Müzisyen

Vaybeeee!  diyen güzel insanlar, makaleyi sonuna kadar sabırla okuyabilirlerse ne kadar güzel bir öykü olduğunun hazzını yaşayacaklardır.

Her katıldığım farklı ortamlarda ‘bu kadar enerjiyi nereden buluyorsunuz’ sorusuyla karşı karşıya kalıyorum. Bu soruya yanıt olarak kısaca; ben bir “GÜNEŞ İNSAN”ım diyorum …

Güneşin hidrojeni helyuma dönüştürerek kendi enerjisini kendisinin ürettiği gibi, kendi motivasyonlarını kendilerinden alan güneş insanların bu içsel motivasyon kaynakları güneş (ve enerjisi) gibi ölümsüzdür.

Sürekli bilgi üreten Güneş İnsanlar etrafındaki insanların ufkuna doğarak aydınlatırlar.

Ben bir kamu personeliyim. Fakat öyle bildiğiniz klasik türden bürokrasi kalıbında değil, kendini aşan bir kamu görevlisiyim.
Çalıştığım Kurumun İnsan Kaynakları Departmanında görev yaptığım için önce örnek olmayı yeğlerim.
Mesaime bir saat erken gelir bir saat geç çıkarım. İşimi tam zamanında yaparım. İnsanlara yardımcı olurum, gülümserim.
Ofisimdeki oturduğum koltuğun arkasındaki panoda: “ Bu büroda işler tam zamanında bitirilir”, “Bizde çözümsüzlük yoktur”, “Önce hak edeceksin”, “Planlı ve birlikte çalışma, Doğru organizasyon, Doğru hedefe kilitlenme ve hızla ilerleme ”, … gibi Kamuda performans artırıcı farklı bir çalışma düzenimiz vardır.

İşimi, işyerimi seviyorum ve şükrediyorum. Öyle ki, birçok insan bulunduğu makamdan bir an önce yükselmek isterken, ben:
“Allah bana bulunduğum makamdan daha üst makamı nasip etmesin!” diyebilecek ciddiyetteyim. Çünkü üst makam mesuliyetinin ve vebalinin farkındayım.

Bilemiyorum Kamuda benim gibi ince düşünen ikinci bir insana rastlayabilir misiniz?

Aslında hayatın yükü çok erken yaşlarda basmıştı küçücük omuzlarıma, daha orta öğretimimi bitirir bitirmez bir cesaretle, Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinde, bir tatil köyü projesi inşaatı ince işçiliğinin taşeronluğunu alarak başladım iş hayatına.

İşimde profesyonel olabilmek için de, Kütahya Seramik Fabrikası’ndan “Ustalık Belgesi” alarak profesyonel fayans ve kalebodur ustası oldum. Kolumda bir altın bileziğim vardı artık.

Gencecik yaşta tam 92 villanın iş teslimatını başarı ile yaparak güzel para kazanmıştım. Oradan kazandığım para ile evlendim, evimi kurdum.

Gel gör ki inşaat işinden soğumaya başladım. Ağır, yorucu ve yıpratıcı olan inşaat işçiliğinin zayıf ve hassas vücuduma uzun vadede olumsuz etki yapacağını bu yüzden bana göre olmadığını düşünerek  bıraktım.

Evli ve sorumluluk sahibi bir birey olarak zaman kaybetmeden doğruca Fatih’te bir Bilgisayarlı Muhasebe kursunun kapısını çaldım.

Kurs bitiminde, özel sektörde Ön Muhasebeci olarak göreve başladım. 4 senede 3 ayrı firmanın Muhasebe departmanında görev yaptım, fakat bu işe de ısınamadım. Hesap kitap işini sevemedim çünkü itiraf etmem gerekirse analitiğim zayıftı.

Bir yandan da Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini okuyordum. İş, okul, ev üçgeninde zorlanırken bir sabah polis kapımı çaldı. Apar topar askere çağırılıyordum.

Zamanın Milli Savunma Bakanının gazabına uğramıştık, bir gecede çıkartılan bir kanunla asker kaçağı durumuna düşmüştük, suçumuzsa iki sene üst üste aynı sınıfta kalmak, ne ilginç değil mi? Ya bir de şimdiki kaçaklarla kıyaslayın! …

6 aylık çocuğumu eşimle tek başına kaderleriyle baş başa bırakarak askere götürüldüm. Neyse ki bir süre sonra kardeşim köyden gelerek ailemi alıp götürmüştü.

Askerden döndüğümde ise 2 yaşında olan oğluma herkes “oğlum baban geldi koş sarıl!” diye koşturduğunda oğlum Fatih, “nereden çıktı şimdi, bir anda bir adam çıkıyor senin babanım diyor?” der gibi bana manalı manalı bakıyordu. Ben bağrıma bassam da o iki senelik hasretlik, görememe, bilememe çocuğumda soğukluk yaratmış ve uzun zamanda üzerimizden atlatamadığımız bir baba-oğul soğukluğuna gebeydi.

Vatani görevimi Sarıkamış’ta 90 bin Mehmetçiğin donarak şehit olduğu yerde yaptım. Şimdiki Genel Kurmay Başkanı Necdet Özel Paşa Alay komutanımızdı, bende onun yazıcılarından biriydim. Geceleri eksi otuzdokuzbuçuk derece soğukta, şehitlikte nöbet tutma şerefi bize de nasip oldu.

Askerlik dönüşü soğuduğum özel sektöre tekrar dönmek istemedim. Hatta son çalıştığım patronumun ısrarı üzerine yanına gittiğimde, ben muhasebeciliği kabul etmeyince çek defterini önüme fırlatarak, “ al kendi maaşını kendin yaz!” dediğinde, çalışmama gerekçemi doğru anlatamadığımın üzüntüsüyle o an birkaç saç telimin beyazladığını hissettim. Kibarca teşekkür ederek sevmediğim Muhasebeci iş teklifini reddettim.

Evli ve bir çocuğumla 4 ay işsiz kaldım. Profesyonel anlamada bir çok iş teklifi almama rağmen sevmediğim hiçbir işe girmedim. Nihayet form doldurup başvuru yaptığım İstanbul Belediyesinin “Gezici Kütüphane” Projesine çağırıldım.

Taksim Atatürk Kitaplığında işçi kadrosunda (Uzman Yrd) göreve başladım. Kitapların arasında çalışmayı çok sevmiştim, mutluydum.

Bir gün İETT’ye bir arkadaşımı ziyarete geldim. Kapıdaki “Memur alımı ilanı”nı görünce öylesine başvurmuştum. İyi ki de başvurmuşum, o gün bu gündür bu güzide kurumda şevkle çalışıyorum.

Makalemin başında dedim ya ben kendini aşabilen bir insanım diye. Mesai saatlerinden geriye kalan zamanımda tam planlıdır.

Evimden ofisime iki saatlik mesafeyi otobüste gelirken kitap okuyarak, giderken de yazdığım günlük makalelerimin çıktısını alarak tashih yaparak değerlendiririm.

Sabahları 07:00 gibi erken geldiğim ofisimde ilk önce düzelttiğim günlük makalemi yayına veririm. Mesai saatimiz başlar başlamaz derhal normal işime konsantre olurum.

Akşam eve geldiğimde, eşimle, çocuklarımla ilgilenir, televizyondan haberleri takip ederim.

Benim hafta sonlarım da planlıdır. Mutlaka ya kursum vardır ya da bir aktiviteye giderim.

Her sene İSMEK’ kurslarından birine katılırım.

İlk sene Bilgisayar Web Tasarım Kursuna giderek profesyonel Web tasarımcı oldum. Bugün yapıp yayınladığım ve güncellediğim 20’nin üzerinde web sitesinin Editörlüğünü yapıyorum.

İki sene Musiki kursuna giderek Ney üflemesini öğrendim. Çok şükür şimdi sihirli notalara dokunarak müzik icra edebiliyorum. Bilenler bilir, Ney dinletisi insanı dinlendirirken hem de huzur verir, bende keyif alıyorum. Lise yıllarından içimde bir uhde olarak kalan meramı böylece gidermiş oldum.

Malum İstanbul’un stresli yaşam tarzından bir nebze olsun kurtulmak için arayışlara girdim. İşyerinden tanıştığım bir dostumun yardımıyla Yalova’dan borç harçla küçük bir ev alarak mütevazi bir hayat kurdum kendime.
Her yaz okullar kapandığında ailemi Yalova’ya götürüyor, okullar açıldığında da İstanbul’a getirtiyorum. Bende hafta sonları Cuma akşamından gidip Pazartesi sabahı dönüyorum. Bu yaşam tarzı tam 12 yıldır devam ediyor, emekli olana kadar da devam edecek inşaalah.

Yazı üreten insanlar çevresiyle ilgilenirler. Bende araştırmacı merakımdan Yalova’daki kaldığımız köyün farklılıklarını keşfetmeye başladım.

Şirin mi şirin, adeta cennetten bir parça olan Şenköy halkı ile kısa zamanda kaynaştım, sevdim ve sevildim.
Köyün tarihini araştırarak çok önemli bilgilere ulaştım. Zira 90 yaşın üzerinde tarihe tanıklık eden yaşlı çınarlar vardı. Onları tam iki sene boyunca konuşturdum. Sözlü tarih çalışması yaptım. Bir sene boyunca da anlatılanları nefes bile almadan yazdım. Öyle, yazdığım öykünün girdabına kendimi bir kaptırmışım ki, yatak odasından eşimin bağırtısıyla irkildim, “canım benim yeter artık, sen benle mi evlendin bilgisayarla mı aa …?” demesiyle ağırlaşan başımı kaldırıp baktığımda saat 03:30 dı.

Zahmetli yazma işini bitirince Büyük Kütüphanelerin arşivlerini tarayarak yazdığım öykünün belgelerine ulaştım.

Nihayet güzel bir Tarihi Roman çıkmıştı ortaya. Önemli bir yayın grubundan çıkarak, konusundan kokusuna, akıcı anlatım tarzından kaliteli basımına kadar beğeni kazanan “Engere Tarihi Romanı” tüm büyük Kitap Marketlere girerek okuyucusuyla buluştu.

Okuyucusundan tam not alan “ENGERE” benim 5. Kitabımdı, bundan öncede “İETT FIKRALARI” adlı  kişisel yayınlardan çıkardığım, İETT de çalışmam avantajıyla, şoför ve yolculardan derlediğim mizah kitabımdı.

Daha önceki çıkardığım üç kitapsa ilk deneyimlerimdi, amatörceydi.

Sonuç olarak,

Kamudaki görevimi hiç aksatmadan tüm bunları başarıyor olmam, Kurum Genel Müdürümüz tarafından takdirle karşılanarak, http://www.iett.gov.tr/haber_detay.php?nid=887   ye haber olarak yansımıştır.

Daha birçok bilgi ve öyküyü paylaştığım  www.mehmetballi.com  kişisel web sitesinden takip edebilirsiniz.

Bütün bunlar kendimi övgü değildir, bir ‘GÜNEŞ İNSAN’ olmanın alt yapısı ve başarıyı etkileyen olumlu motivasyonlarımdır. Daha anlatmadığım o kadar artılarım vardır ki, Güzel İnsan olmak adına …

 

Bir güneş insanlar vardır,

Bir güneş gibi insanlar,

Bir de güneşten yararlanan insanlar  …

 

Güneş insanlar üretmek için zemin oluşturur,

Güneş gibi insanlar bu ufuk çizgisinde görev alır,

Güneşten yararlanan insanlarsa, sadece ve sadece tüketir ve ölürler.

Güneş insanlar ise ölmezler. Ölümlü olmayı istemek veya ölümsüz olmayı istemek, işte bütün mesele bu.

 

Mehmet Ballı
www.mehmetballi.com

 

 

Zeynep Braggiotti

Her şey aslında internette “mantar çorbası”nın tarifini  aramakla başladı.

Yıllar önce; elim kalem tutmaya başlayıp kalemle parmaklar birbirlerine iyice ısındığından bu yana, bir günlük sevdasıdır gidiyordu benim için. Ağlarım yazarım, gülerim yazarım, severim yazarım, kızarım yazarım…

Sonra bir telaş aldı yaşamımı. İş güç, evlilik çoluk çocuk derken, günlük öksüz kaldı çekmecenin bir köşesinde. “Geçmişte neler döktürmüşüm, okuyup biraz güleyim” dediğim zamanlar açar olmuştum günlüğün sayfalarını. Ama o kalemi tutmayı, beyaz sayfaları karalamayı da çok özlemiştim. Hele bir de anne olduktan sonra yaşamım  sona ermeden kızıma beni hatırlatacak bir şeyler bırakma isteğim de artmıştı.

Yazmak istiyordum. Sadece nerden başlayacağımı bilemiyordum. Sırf içimden geliyor diye yazsam ne olacaktı ki, eninde sonunda oturup yine ben okuyacaktım yazdıklarımı. Bu değildi arzu ettiğim…

İşte bir gece çorbanın tarifini ararken rastladım bloglara. Şaşırmıştım. O güne kadar haberim yoktu blog olayından. Kendimi kaybettim sayfalar arasında. Birinden atlayıp ötekine geçiyordum. Kazıdıkça binlercesi geliyordu karşıma.

Bir ışık yanmıştı beynimde o anda. Yazmak istediklerimi bu sayede yazabilir, sesimi bir çok kişiye duyurabilirdim.

Günler geçti, takip ettiğim blog sayfaları çoğaldı. Her gün yeni yeni şeyler öğreniyor, yeni yeni insanlar tanıyordum. Sanal ortamda çokça arkadaşım olmuştu.

İşte o arkadaşlarımın içinden bir hemşehirlim ile gün geçtikçe dostluğum ilerledi. İlerledikçe, sohbetlerimiz koyulaştı. Koyulaştıkça birbirimize ilham kaynağı olduk.

Ben yazıp bir şeyler ortaya çıkarmak istiyordum o ise o sırada ilk kitabını hazırlıyordu. Ortak yanlarımız o kadar çoktu ki… Ama can damarımız İtalya idi. Ve bir gün sordu : “Neden soyadını aldığın aileni anlatmıyorsun?”

Levanten bir aileye gelin olmuştum 15 sene önce. Kayınvalidemin leziz sofralarında bulunmuştum çoğu kere. İtalya’nın dokusunu, kokusunu seviyordum üstelik. Neden olmasın dedim. Ve 3 sene boyunca yazdım, yazdık.

O dönemde her gün yeni bir araştırma yapıyor, o araştırmaların sonunda yeni bir lezzet deniyordum mutfağımda. Ev halkı ne yazık ki, kendi kurbanlarımdı. Mecburen, sevseler de sevmeseler de yaptıklarımı denemekle yükümlüydüler. Kah birlikte keyif aldık tattıklarımızdan, kah birlikte sevmedik üzerini çizdik pişirdiklerimizin.

Bana soruyorlar;  “Bu kitaptaki her şey size mi ait?”

“Pişirdim, yedim, yedirdim, fotoğrafladım” diye cevaplıyorum onları.

Binnur ile sürekli internet üzerinden irtibat halinde kalıp her ikimizde kendi bölümlerimizle ilgili bir şeyler denediğimizde mutlaka fotoğrafını birbirimize yolluyor, o tadın nasıl bir etki bıraktığını paylaşıyorduk. Değil aynı şehir ya da aynı ofiste, ayrı şehirlerde olmakla da bir ekip çalışmasının olabileceğini gösterdik diye düşünüyorum.  Artık  “İtalyan Aşkı-İtalyan Mutfağına Dair Bir Serenat” adlı kitabımız tüm kitapçıların raflarında.

Doğma, büyüme, okuma, evlenme… Her şekilde İzmir’liyim. Bu şehirden kısa sürelerle kopmuş olsam da yine tilki gibi kürkçü dükkanına  geri dönmüşümdür. Seviyorum; kolay yaşamını, dinginliğini, ılımanlığını.

Daha önceki profesyonel hayatım bankacılıkla başladı. İlk adımlarımı İstanbul’da atmaya başladığım bankacılık mesleğini ekonomik krizler sebebiyle sadece 8 yıl sürdürebildim. Aslında şimdi düşünüyorum da, bir arkadaş tavsiyesi üzerine girdiğim bu alan hiç de bana göre değilmiş. Kişi kendini çok iyi tanımalı. Ne istediğini çok iyi tartmalı. Elbette, Türkiye gibi bir memlekette ne yazık ki ne eğitim sistemi, ne aile yapısı bu tür kararlar  alınmasına izin vermiyor. En azından o zamanlar mümkün değildi. Tek bilinen; ya doktor, mühendis ya da avukat, işletmeci olunurdu. Bugünlerde artık gençlerin daha farklı alanlarda kendilerini göstermelerine seviniyorum.

Profesyonel hayat, amatör kazanç derken sonunda en iyisi “uğraşma evde otur, Zeynep” dedim kendime. Kimi formlarda “meslek” bölümüne “ ev hanımı” yazar olmuştum, büyük bir keyifle. Kendimle dalga geçiyordum. Diplomalı Ev Hanımı !

Çok takıldım kaldım bu konuya ama sonra özümsedim acıtmamaya başladı. İşte o sıralarda yukarıda anlattığım “mantar” çorbası” hikayesini  yaşadım.

Şimdi bakıyorum da, o çorbanın üzerinden 5 seneye yakın bir vakit geçmiş. Başlarken bunları hayal etmiş miydim bilemiyorum. Ama inanıyorum ki, evren siz isteseniz de istemeseniz de yolunuzu hazır ediyor. Size sadece o yolda yürümek kalıyor. Hangi tali yolları seçeceğiniz size kalmış. Ama eninde sonunda, pes etmediğiniz sürece o yolun en aydınlık yerine ulaşıyorsunuz.

Hani yazımın başında demiştim ya; geriye bırakacak ve beni hatırlatacak bir şeylerim olsun istiyorum diye. Artık endişe etmeme gerek yok. Üzerinde ismimin yazdığı bir kitabı hediye ettim benim ve ailemin yaşamlarına. Ben keyiflenmeyeyim de kimler keyiflensin?

Zeynep Braggiotti

http://kalemtras.blogspot.com
http://mutfakrobotu.blogspot.com

Dr. Özgür Uçkan

Kaç koltuk? Kaç karpuz?

İpek Aral Kişioğlu, kısa zamanda önemli bir boşluğu doldurmaya başlayan İK blogunun konuk yazarlar kategorisinde mesleğim hakkında yazı yazmak için beni davet ettiğinde, “iyi ama hangi mesleğimi yazacağım” diye ayak diremiştim. O da, sağolsun, “Ben eğitim süreciniz ile gelişen bu geniş yelpazeyi nasıl oluşturduğunuzu, sizi motive eden, yönlendiren etmenleri ve hedeflerinizi yazmanızı çok isterdim” diyerek direncimi kırdı. Bu yazıda söylediği şeyi yapmaya çalışacağım. Zor olacak. Yazı da biraz “eklektik” duracak, tıpkı benim meslek hayatım gibi…

Eşim hep şikayet eder: “kocan ne iş yapıyor” sorusuna kısa yoldan cevap bulamadığı için… Haksız sayılmaz. Şimdi, dışardan bakınca akademisyen gibi görünüyorum. Akademik bir ünvanım var, bir üniversitede ders veriyorum. “Adamın mesleği bu işte, akademisyen”, derseniz pek doğru olmaz. Çünkü dışardan ders veriyorum, yaptığım tek iş bu değil, üstelik de ilk bakışta birbiriyle ilgisi kolay kurulamayacak konularda ders veriyorum. Üniversitenin Kültür Yönetimi bölümüne bağlıyım, verdiğim derslerden biri kültür ekonomisi ve network etkisi hakkında. Verdiğim bir başka ders, bilgi ekonomisi, ağ ekonomisi ve network kültürünü birbirine bağlıyor. Bir başka dersim ise elektronik enformasyon tasarımı ve yönetimi konusunda. Bir diğeri ise kişisel verilerin korunması ve mahremiyet ile ilgili hukuksal bir çerçevede yer alıyor. Belki bütün bunlar arasında belli bir ilişki kurulabilir. “Network” hepsinin bir şekilde ortak noktasını oluşturuyor. Ama yine de pek alışıldık bir durum olmadığını kabul edin.

Gelelim diğer işlerime: Şirketlere ve kuruluşlara kurumsal iletişim danışmanlığı veriyorum. Bazen bu danışmanlık iletişimin hafifçe dışına taşıp iş geliştirme ve inovasyon stratejilerine de uzanabiliyor. Bazı bilişim sivil toplum kuruluşlarına (TBV, TÜBİDER, TBD) bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi politikaları ile ilgili danışmanlık veriyorum. Bu danışmanlık özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin ülke kalkınmasındaki rolü ile ilgili olarak oluşturulması gereken ulusal politika ve stratejilerle ilgili. İhracatçı birliklerinin çatı örgütü Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin bilgi ekonomisi danışmanıyım. Bu işim, ihracat odaklı büyümede bilgi ekonomisinin, özelikle Ar-Ge ve inovasyonun rolü odaklı ve ihracatçı KOBİ’lerin bilgi ekonomisi paradigmalarına uyumlaştırılmaları ile ilgili çalışmaları kapsıyor. Yaklaşık bir yıldır da oldukça kapsamlı bir işin içindeyim: Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın açmış olduğu ihale sonucunda “Bilişim Vadisi Projesi”’nin fizibilite çalışmalarını yürüten ekibin bir parçasıyım. Projenin iletişim stratejisinden sorumluyum, ama yürüttüğüm çalışmalar bunu biraz aşıyor: teknoparklar, bilim ve teknoloji  parkları, inovasyon merkezleri gibi oluşumların son yıllarda yaşadığı gelişmeleri ve bu konulardaki trendleri inceliyorum, ki buna uygun bir iletişim stratejisi kurgulayabileyim. Bu da bilgi ve iletişim teknolojilerinin yanı sıra, biyoteknolojiden nanoteknolojiye, çevre ve enerji teknolojilerinden gıda ve sağlık teknolojilerine geniş bir ileri teknolojiler alanının gelişme dinamiklerini araştırmamı gerektiriyor. Haftalık bilgi teknolojileri dergisi BThaber’de köşe yazmamı “iş” olarak nitelemem doğru olmaz (http://www.bthaber.com.tr).  Bu, konuyla ilgili faaliyetlerimin bir parçası olarak bilgi paylaşımı gereği zaten.

Sosyal ağların müdavimleri, özellikle de Friendfeed kullanıcıları ve bloglarımı takip edenler bilirler, “net vatandaşlığı”, internet üzerinde fikir ve iletişim özgürlüğünün ve mahremiyet hakkının korunması, internet ve bilişim hukuku, bu alanlarda sivil aktivizm konularıyla da yakından ilgiliyim. Şu sıralar kurucularından olduğum netdaş hareketinin (http://www.netdas.org) ivmelenmesi için ciddi bir çalışma içindeyiz. Ayrıca Korsan Partisi hareketinin kuruluşuna da destek vermeye çalışıyorum (http://www.korsanpartisi.org).  İnternet sansürü ve bağlantılı konularda sürekli yazıp çiziyorum ve bu aktivizm alanında on yıldan fazla süren bir faaliyetim var. Bu bağlamda kendimi bir tür “dijital aktivist” olarak tanımlayabilirim.

Faaliyette bulunduğum bir başka alan ise sanat. Özellikle plastik sanatlar ve performans sanatları hakkında yazıyorum. Takip ettiğim sanatçılar var. Bu konuda bir miktar yayınım mevcut. Yazmak dışında, katıldığım veya organize ettiğim etkinlikler de bulunuyor. İnsanlara sanata olan ilgim “hobi” gibi geliyor, ama ben bunu duyduğumda şiddetle karşı çıkıyorum. Bu konuyu fazlasıyla ciddiye alıyorum. Önemsediğim ve gerçekleştirmeye uğraştığım projelerim var. Bu da benim için bir “iş” kısacası.

Bir kaç yıl önce, artık yetişemediğim ve beni fazlasıyla yorduğu için bıraktığım bir işim de vardı: “etkinlik yönetimi” (event management). Bu alanda halen faaliyette bulunan az sayıda şirketten birinin kurucu ortağı idim, ama şirketi devredip bu sektörden ayrıldım. Yaklaşık onbeş yıl reklam sektöründe, sonra da etkinlik tasarımı ve yönetimi işinde çalıştım. Yukarda saydığım işlerimin bir kısmının yanı sıra yani. Bu işin o işlerden daha fazla kazandırdığını itiraf etmem gerek. Ama daha yorucu olduğu da aynı ölçüde doğru. Dolayısıyla işin ağır tarafını bıraktım ve sadece kurumsal iletişim danışmanlığı kısmını korudum.

Şimdi, bütün bunları niçin yazdım? Övünmek, “bakın ben ne çok yönlü bir kişiyim” demek için mi? Bakın, öyle algılarsanız çok üzülürüm! Bunları yazdım, çünkü “ne iş yapıyorsun” sorusuna ancak böyle doğru bir karşılık verebilirim.  Ama merak etmeyin, bu soruyla karşılaştığım zaman, eşim gibi yapıyorum, yani bu işlerden bir ya da birkaçını duruma göre seçip soruyu kısaca geçiştiriyorum. Karşımdakinin rahatını düşünüyorum.

Aslında bütün bunları yazmamın nedeni bu blogun amacına hizmet etmekti. 21. yüzyılda işin ve istihdamın doğasının nereye doğru gittiği hakkında kişisel bir örnek vermek istedim. Çünkü işler hem hızla çeşitleniyor hem de birbirine geçiyor, “yakınsıyor”. Eskiden akademisyenlerin kullandığı “disiplinlerarası” kavramı bugün insan kaynaklarının has kavramlarından biri haline geldi.

İnanın, sanat ve siyaset dışında, yaptığım bu işlerden hiçbirini planlı programlı bir şekilde bir kariyer olarak ben seçmedim. Bu sonuç, “şeylerin hali”… Kendiliğinden oldu bütün bunlar. Ya da buna Stephan Mallarmé’nin ünlü nitelemesiyle “nesnel tesadüf” diyebilirim.

Eh, artık kısaca toparlayayım: Hayatım işte böyle çeşitlendi, çünkü önce felsefe okudum. Felsefeyi bitirdikten sonra, master’ımı yaparken “oyun teorisi” ile ilgilenmeye başladım. Master’ımın asıl konusu sanat ve siyaset ilişkisi ile ilgiliydi. Ama oyun teorisi beni ekonomi ve uluslararası ilişkilere götürdü. Bu disiplinler de tarih olmadan ayakta duramıyordu. Ben de doktoramı disiplinlerarası bir alanda yaptım. Bilim, teknoloji, özellikle de bilgi ve iletişim teknolojileri oldum olası ilgimi çekerdi (Bunda rahmetli babamın da ciddi payı var). Ben de disiplinlerarası bakışımı özellikle bilim-teknoloji ve iletişim alanına odaklamayı seçtim. (Bu arada sanat ve siyaset varlığını korudu.) Bütün bunları yaparken tek bir şeyin bilincindeydim: eğitimimi üniversitede kariyer yapmak için sürdürmüyordum (nitekim aynı süre içinde çalışıyordum, müzik prodüktörlüğü, konser organizatörlüğü gibi eğlenceli işlerim oldu). Nitekim doktoramı bitirdikten sonra uzun süre üniversitelerle (özellikle de devlet üniversiteleriyle) ilişki kurmamak için direndim. Bugün de ders vermeye başka bir gözle bakıyorum. Ders vermek en az öğrencilerim kadar beni de besliyor. Kişisel bir özelliğim mi bozukluğum mu desem, bir durumum var: hareket etmeden duramıyorum. Sürekli yeni bir şeylerle ilgilenmek zorunda hissediyorum kendimi. Daha önce öğrendiklerimden biriktirdiklerimi (yani deneyim sonucu bilgiye dönüşmüş enformasyonu) ise “kullanıyorum”. Yani kendimi bir tür “bilgi işçisi” olarak tanımlayabilirim.

“Hedeflerim” mi? Bir çok hedefim var. Yukarda saydığım alanların her birinde ürün vermeyi sürdürmek en önemli hedefim. Yaşlandıkça, belki, o da belki, bu alanların sayısını bir miktar azaltabilirim. Ya da hiç aklımda olmayan bambaşka bir işi yapmaya da başlayabilirim (aslında aklımda gourmet yazar, müze küratörü, balıkçı gibi bir kaç alternatif de yok değil hani!). Bilmiyorum. İşin bu kısmını nesnel tesadüflere bırakacağım…

Ee, gençler bütün bunlardan ne öğrenebilir? Mesela on yıl sonra büyük olasılıkla hiç akıllarına gelmeyecek bir işi yapıyor olacakları fikrine alışabilirler. Hatta bu iş muhtemelen şu anda var bile olmayabilir. Giderek hızlanan ve “ağ etkisi” ile birbirine bağlanan bu karmaşık dünyada kazanacakları en önemli yeteneklerin bilgiyle ilgili olacağını da öğrenebilirler. Yani bilgiyi edinme, işleme, diğer bilgilerle ilişkiye sokma, güncelleme, bilgi süreçlerine hakim olma, ama herşeyden önce bilgiyi paylaşarak katma değerini artırma yeteneklerinden söz ediyorum. Bu yeteneğin geliştirilmesi (ki bu öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir yetenektir), hemen her koşula şimdiden hazır olmayı sağlar.

Elbette, bir de kendinize yakışanı bulmanız gerekiyor. Bunun için de önce kendinizi bulmanız ve sürekli aşmanız gerek. (Tabii bu arada kendinize yakışanı giymeyi de ihmal etmeyin!)

İnsan aynı anda birçok iş yapabilir, hepsini gayet iyi de yapabilir. Kendinizi asla azımsamayın.

Dr. Özgür Uçkan

İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültür Yönetimi Bölümü

Türkiye İhracatçılar Meclisi  Bilgi Ekonomisi Danışmanı

Türkiye Bilişim Vakfı Bilgi Politikaları Danışmanı

http://www.ozguruckan.com

http://ozguruckanzone.blogspot.com

http://kaotikretorik.wordpress.com