Hürriyet İK’da Yetenek Yönetimi’ne Dair

Geçen Pazar günü yayınlanan Hürriyet İK ekinin manşet konusu “Yetenek Yönetimi” idi. Ekin bu önemli makalesini hazırlayan Burcu Özçelik Sözer benden birkaç sorusuna cevap vermemi isteyince memnuniyetle kabul ettim.

Pazar günü gazeteyi elime aldığımda merak içindeydim. Burcu Özçelik Sözer makalesini hazırlarken konu hakkında pek çok İK’cıdan görüş almış olacağını tahmin ediyordum. Nitekim beklentimi karşılayan çok tatminkar bir içerik ile karşılaştım. Umarım siz de makaleyi okumuşsunuzdur. Okumadıysanız bu linkten ulaşabilirsiniz.

Aşağıda Burcu Özçelik Sözer’in bana yönelttiği sorular ve verdiğim cevaplara ulaşabilirsiniz. Elbette makale cevaplardan parça parça alıntılar yapmıştı, bense tüm cevapları Kaynağım İnsan hafızasına alıyorum.

Sorular & Cevaplar

-‘Yetenek yönetimi’ kavramı ne zaman ortaya çıktı, ne zaman önem kazandı?

İlk defa “Yetenek Yönetimi” kavramı 1998 yılında Sofscape isimli bir İK yazılımında kullanmıştır. Yazılımın tanıtım dokumanlarını incelediğimizde beceriler ve yetkinlikler, işe alım, performans yönetimi, eğitim, vaka çalışmaları, kaynak yönetimi, stratejik planlama, zaman ve masraflar gibi fonksiyonların olduğunu görüyoruz. Ancak yazılımın amacı bizim şu anda Yetenek Yönetimi kavramına yüklediğimiz anlamları kavramıyor.

Yetenek Yönetimi bizim anladığımız içeriği ile 2000’li yıllardan sonra önem kazandı, yani Bilgi Çağı’nda. Markaların sunduğu kalite ve fiyatların birbirinden çok da farklı olmadığı bir çağdan bahsediyoruz. Bu kıyasıya rekabet ortamında, ihtiyaç duyulan bilgi ve becerilerle donanmış sadece bir çalışan bile geliştirdiği katma değerli projeler sayesinde organizasyonu bambaşka noktalara taşıyabiliyor. İşte bu farkındalık Yetenek Yönetimi kavramı ve süreçlerinin İK’cılar tarafından hızla geliştirilmesineneden oldu. Artık şirketlerin bünyelerindeki bir tane bile yetenekli çalışanı kaybetmeye tahammülleri yok.

– Yetenek yönetimi nedir?

Organizasyonun vizyonu, strateji ve hedefleri doğrultusunda, tanımlanmış nitelik ve yetkinlikler üzerinden doğru insanları işe alarak onları geliştirmek, maddi ve manevi olarak memnun etmek, elde tutmak ve yedeklemek süreçleri olarak özetleyebiliriz.

-Yetenek yönetimi nasıl yapılır?

Bunu bir örnekle anlatmak belki daha etkin olur. Ben A firmasına İK Uzmanı pozisyonu için başvuruyorum. A firması beni işe alım süreçleri çervesinde mülakat, test, değerlendirme merkezi gibi uygulamalarla analiz ediyor. Firmanın amacı İK Uzmanı pozisyonu için tanımladığı nitelik ve yetkinliklere sahip olup olmadığımı ve gelecek potansiyelimi anlamak. İşe alım süreci olumlu sonuçlandığı andan itibaren girdiğim oryantasyon eğitimi ve ilk çalışma yılımda firma beni yakından izliyor. Performans değerlendirmelerim yapılıyor, pozisyonumun gerektirdiği eğitimlere gidiyorum. Firmasına göre değişebilecek şekilde örneğin bir yıl sonunda benim İpek olarak organizasyonda tanımlanmış Yetenek Matrisinde nerede olduğum yine çeşitli test, değerlendirme merkezi uygulamaları, 360 derece değerlendirmeler ile  tespit ediliyor. Burada 9’lu, 16’lı yetenek matrisleri kullanılabiliyor. Örneğin ben performansı ve potansiyeli en yüksek olan çalışanlar grubuna girdim. O andan itibaren benim yeteneğimi geliştirmek, beni memnun etmek üzere çeşitli uygulamalar başlıyor. Özel eğitimlere gidiyorum, değişik fonksiyonlara ait projelere dahil ediliyorum, rotasyona giriyorum, ödüllendiriliyorum, koçluk-mentorluk desteği alıyorum, esnek çalışma modellerinden faydalanıyorum, ücret ve yan haklar paketim geliştiriyor, yedeklemem yapılıyor. Buradaki tek hedef benim gibi performansı ve potansiyeli istikrarlı bir şkilde yüksek olan yetenekli çalışanı elde tutmak ve geleceğin liderlerinden biri haline getirmek.

-Bu konuda başarılı firmalar hangileri? Türkiye’den ya da yurtdışından örnek verebilirsiniz.  

Bilişim sektörü Yetenek Yönetimi uygulamalarında en yenilikçi yaklaşımları geliştiriyor. Türkiye’de Turkcell’ı başarılı örnek olarak verebilirim. Çok genç bir şirket olmasına rağmen %100 iç kaynakları ile sürekli geliştirmekte oldukları Yetenek Yönetimi uygulamaları etkileyici.

-İyi bir yönetici için yetenek yönetimi ne kadar önemli? Üst düzey yöneticiler ne kadar zaman ayırıyor bu işe?

Yetenek Yönetimi sürecini işleten İK’cılar ama işin gerçek sahipleri her seviyeden yöneticiler. Yetenek Yönetimi sadece yeni girişlere, gençlere uygulanan bir sistem değil. Yöneticiler de Yetenek Yönetimi kapsamında değerlendirmeye giriyor. Bu nedenle bir yönetici asıl kendi faydası ve gelişimi için Yetenek Yönetimi’nin ne olduğunu, ne olmadığını çok iyi anlamalı, uygulamaya çalışmalı, bu yönde kendisini geliştirmeli. Kısacası Yetenek Yönetimi için ayıracağı zaman ve göstereceği özen kendi kariyeri için de harcağı zaman ve gösterdiği özendir. Yetenekleri yönetemeyen bir yöneticiye maalesef “iyi” yönetici diyemiyoruz.

– Türkiye’de şirketlerin ne kadarı yetenek yönetimi yapıyor?

Uluslararası şirketlerde Yetenek Yönetimi uygulamaları yurtdışından geliyor. Dolayısıyla pek çoğunda geçmişi 7-8 yıla dayanan kapsamlı uygulamalar bulunuyor. Yerli topluluk ve şirketler de ise Yetenek Yönetimi bölümlerinin mazisi iki üç yılı geçmiyor. Ama hızla yol alıyorlar. Yetenek Yönetimi büyük oranda insan için yapılmaya hazır olunan yatırım yani bütçe ile doğru orantılı gelişiyor. İnsanını geliştirmek ve bağlamak isteyen yerliler kesenin ağzını açmak zorundalar. Nereden baksanız yetenekli insanların beklentilerinin karşılanması oldukça masraflı.

 

İK’cılar İçin Sosyal Medya Zirvesi Hürriyet İK’da

26 Mayıs 2011 Perşembe günü, Business Network Center Türkiye tarafından düzenlenen ve benim de açılış konuşmasını yaptığım ‘İK’cılar İçin Sosyal Medya Zirvesi’ ile ilgili detaylı bir yazıyı Kaynağım İnsan’a geçtiğim haftalarda yayınlamıştım. Ancak yayınlamak istediğim tek yazı benimki değil. Zirvenin katılımcıları arasında yer alan Hürriyet İK Gazetesi’nden Zeynep Mengi, zirveyi takip eden bir sonraki haftasonu pazar günü, Hürriyet İK gazetesinde güne dair güzel bir makale kaleme aldı.

Zirvede söz alan her konuşmacı İnsan Kaynaklarının sosyal medyadaki faaliyetlerini çeşitli veriler ve örnekler eşliğinde aktarmıştı, Zengi’nin makalesi bu bilgi ve verilerin en dikkat çekici olanlarını bütün meslekdaşlara ve meraklılarına ulaştırır yapıda düzenlenmiş.

Ellerine sağlık Zeynep 😀

Engelliler ile çalışmak – II

injured_personTürkiye nüfusunun %10’unun Engelli olduğunu ve Engellilerimizin istihdam edilmelerine yönelik 4857 nolu İş Kanunu 30. maddenin içeriğinden önceki yazımda bahsetmiştim.

Hatta Engellerin istihdamına yönelik özel bir web sitesi olması gerekliliği üzerine de bir yazı yazmaya kararım vardı. Ama sevgili Simto Alev böyle bir web sitesinin varlığından beni haberdar etti. Engelsiz Kariyer çok önemli ancak işgücü piyasasında henüz duyulmamış bir girişim. Duyanlar duymayanları lütfen haberdar etsin 🙂

Geçen haftanın Hürriyet İK’sında ise Adecco Fransa’nın Engelliler için özel ajans haberi ilgimi çekti, ‘darısı Türkiye’ye’ dedim.

Engelliler ile çalışmak birçok vakada insana büyük hayat dersleri verebilecek nitelikte. Engelimiz olmadığında sahip olduklarımızın kıymetini maalesef bilmiyoruz ve kendimizi adeta israf ediyoruz hem fiziksel, hem de psikolojik bakımdan. Çoğu zamanda önemli hayat dersleri hiç beklemediğiniz anlarda karşınıza çıkıyor. En azımdan benimki böyle olmuştu.

Fabrikaya toplu işçi alımı yapıyordum. Erkek ve kadın aday etapları ayrıydı. Ne yalan söyleyeyim, kadın adaylarla görüşmek her zaman daha keyiflidir çünkü görüşmeye tertemiz, özenli gelirler. Aynı özen erkek adaylarda nadiren vardır.

Görüşme programımda beş yüzün üstünde aday vardı ve günde 60-70 civarı ile ancak tanışabiliyordum. Seri ilerleyen görüşmelerde gün bitişine doğru bende de yorgunluk belirtileri başlıyordu. Bahsedeceğim engelli aday ile görüşme etabının sonunda, yani artık başımdaki ağrı gözlerime vurduğu sırada tanıştım.

Kapıdan içeri koltuk değneği ile tek bacağı olmayan güzel yüzlü, maskulen tavırlı zayıfça bir kız girdi. Kaba ve abartılı üslüpla “Oturabilir miyim?” diye sordu. Böyle zamanlarda aklıma bir sürü espri gelir ama aday kaldıramayabilir diye ağzımı açmam. İçimden “Lütfen dövme beni” dedim elimle oturmasını işaret ederken.

İsmini iznini almadığım için kullanamayacağım aday daha benim konuşmamı beklemeden gayet sert bir tavırla “Benim bacağım olmayabilir ama her işi yapabilirim” diyerek söze başladı. Sonrasında doğuştan engelli olduğunu, İzmit depreminde ailesinin birçok ferdini kaybettiğini öğrendim. Onu babası kurtarmıştı, karşı dairedeki amcası ve kuzenleri hayatlarını kaybederken. Şimdi ise çalışmak istiyordu ve hareket kısıtından dolayı evi civardaki arayışı olumsuz sonuçlanmıştı. Bizim fabrikanın açılacağını duyunca hemen başvurmaya karar vermişti ama etrafındakiler ona “orası büyük fabrika, seni almazlar” demişlerdi. O kendisine ve başarabileceğine inanıyordu. Ona ‘okumak zorunda değilsin’ demişlerdi, o liseyi bitirmişti.

Ona olası tek çalışma yerinin paketleme olabileceğini ve orada da ayakta durması gerekeceğini söyledim. Normal bir insan bile 8-10 saat ayakta kalmakta zorlanırken bunu nasıl  başaracağını sordum. Yüzü düştü, gözlerindeki meydan okuyan bakış yok oldu ve “Yapabilirim” dedi sadece.

Elimdeki başvuru formuna baktım uzun uzun, daldım gittim. Onu düşledim paketlemede. Kolileri indirip kaldırırken, bantlarken, ürün sepetlerini taşırken, boşaltırken, koli başlarında eğilip doğrulup ürün yerleştirirken … nasıl olabilirdi ki? … sonra aklıma birden onu bir sandalyeye oturtmak geldi, ürünlerdeki çapakları temizleyebilirdi … ve gülerek bakışlarımı formdan kaldırıp gözlerinin içine baktım, “Benden haber bekle” dedim.

Onbeş gün sonra işbaşı eğitimlerini verirken ürün çapaklarını temizlemekten sorumlu ‘yeni paketleme elemanımızdaki’ heyecanı görmek, yaşadığı mutluluğu paylaşmak ne güzeldi. Beni her gördüğünde asker selamı ile “Merhaba İpek hanım” demesi ne farklıydı. Kanımca bu işe alımda kazanılan sadece işgücü değil, insanın kendisiydi. Her ne koşulda olursa olsun yaşamanın çoşkusuydu.

Herkesin yüreklerindeki başarma inancının hiçbir zaman yokolmaması dileğim ile …

😀

Okurken çalışmak üzerine Hürriyet İK’nın soruları

ipek-aral-kisiogluHürriyet İK için Zeynep Mengi’nin sorularına verilmiş cevaplardır. Mengi’nin makalesi 27 Eylül Pazar günü yayınlanmıştır.

Soru: Üniversite eğitimde iş hayatına hazırlık konusunda nasıl eksiklikler var?
Cevap: Birincisi öğretim görevlilerinin öğrencileri çalışma hayatına yönlendirme konusunda ciddi eksiklikleri bulunuyor. Bana şöyle söylemler geliyor : Okulda hocası okurken çalışmak üzerine demiş ki : “git gez, eğlen, nasıl olsa bir ömür çalışacaksın?”. Bu çok yanlış bir yönlendirme. Adeta çalışma hayatından soğutma, onu bir külfetmiş gibi gösterme çabası. İkincisi ders programları daha derli toplu hazırlanabilir. Ben okuldayken en büyük sıkıntım bu olmuştu. Sabah saatine bir ders koyup, akşama üç, dört tanesini yerleştirince insan ne yapacağını şaşırıyor boş saatler boyunca. Bir diğer eksiklik ise mühendislik ve diğer bazı teknik bölümler dışında staj zorunluluğunun olmaması. Bence bütün bölümlerde staj zorunluluğu getirilmeli. O zaman şirketler de stajyer kullanımı konusunda sistemlerini ciddi olarak revize ederler. Bu şirketler için de büyük işgücü tasarrufu ve maliyetlerde azalma sağlayabilecek bir uygulama olur.

Soru: Okunan bölüm çalışmayı nasıl etkiler? Yani sözel bölümlerde okuyanlar ve mühendislik bölümünde okuyanlar kendi alanlarında çalışmak istese (mezun olunmadığı ve öğrenilmesi gereken şeyler olduğu için) yetkinlik problem olur mu? Tabii bu soru okuduğu alanda çalışanlar için.
Cevap: Gençler okuldan mezun olduktan sonra bile okuduğu konu ile ilgili kolay kolay iş bulamadıkları bir ülkede yaşıyoruz. Bakıyoruz bir ziraat mühendisi araba satıyor veya biyolog market yöneticisi olmuş. Dolayısıyla üniversite öğrencisi bir gencin eğitimini aldığı konu üzerine bir işte çalışıyor olması gerçekten lüks kategorisine konulabilir. İşe girebildikten sonra yetkinlik bir problem olur mu? Yetkinlikten ziyade “nitelik” eksikliği kısa bir süre için problem olabilir. Ama işveren de zaten bu riski göze alarak genci işe almıştır. Eğer bir genç işe girmişse gerisini dert etmeyip, kendisine gösterilenleri bir an önce öğrenmeye ve uygulamaya çalışmalı. Eğer bunu yapamıyorsa işte o zaman bir yetkinlik eksikliğinden bahsedilebilir. Takım çalışmasına mı uymadı, analitik düşünemiyor mu?, zamanını mı düzgün kullanamıyor ? Bunlar ciddi olarak geliştirilmesi gereken yetkinlikler iş hayatında.

Soru: Okullar, öğretmenler öğrencilerin okurken çalışmasına nasıl bakıyor?
Cevap: Bu çok öznel bir soru. Kimisi destekler, kimisi notrdür, kimisi köstekler. Biraz önce bahsini ettiğim “Git, gez, eğlen, zaten bir ömür çalışacaksın” söylemine ben çok sık rastlıyorum. Bu aslında öğretmenlerin kendi hayatlarından duydukları memnuniyetsizliğin gençlere yansıması ve çok yanlış. Okulların da gençlerin çalışmasını destekleyici sistematik bir destekleri yok. Çok da kötümser olmamak lazım. Arada örnekler de çıkmıyor değil. Mesela bazı büyük üniversitelerin mühendislik bölümleri büyük şirketlerle ar-ge projeleri yürütüyor. Hem gençler tecrübeleniyor, hem para kazanıyorlar. Ama bu durum sözel bölümler için geçerli değil. Sözel bölümler bu açıdan çok başıboş bırakılmış. Umursamazlık da desteklememek kadar olumsuz bana göre.

Soru: Öğrencilerin bu konudaki düşünceleri neler?
Cevap: Öğrencilerin birçoğu sözde çalışmak istiyor. Ben okurken çalışmak konusunda öğrencileri üçe ayırıyorum : Birincisi gerçekten çalışmak isteyip ‘çalışanlar’, ikincisi çalışmak istediğini söyleyip kendisine bahane üretenler, üçüncüsü çalışmak isteyip ‘arkadaşlarım beni küçük görür’ kaygısı taşıyanlar. Birinciler her ne koşulda olursa olsun kendisine yapacak iş bulur, tecrübelenir, para kazanır. İkinci grup çalışmaya özenir ama tam motivasyona sahip değildir, bahaneler üreterek etrafından bir çeşit ilgi çeker, bundan da hoşlanır. Üçüncüsü ise bana göre en problemlisi, “arkadaşlarım benim kasiyer/tezgahtar/garson/vs. olduğumu görürse ne düşünür, rezil olurum?” şeklinde düşüncelere sahip olanlar. Bu grubun özgüven, emeğe saygı, iş hayatı, ünvan sahibi olmak konularında şiddetle desteğe, komplekslerinden arınmaya ihtiyaçları vardır.

Soru: Öğrenciler ne tip işlerde çalışmalı?
Cevap: Ben bu konuda ayırım yapmıyorum. Bazı gençler çok erken yaşlarda hayatlarına yön verecek mesleklerini seçmiş, bazıları ise okudukları spesifik konuya rağmen arayış içinde olabiliyor. Bazısı şanslı oluyor okuduğu dalda yarı zamanlı iş bulabiliyor, bazısı ise tecrübe edinmek amaçlı çok da seçici olmuyor. Burada önemli olan çalışma edimi. İster bir kasiyer olsun, ister bilgisayar programcısı önemli olan iş disiplini, sorumluluğu altına girmek. Bir kurum içinde yer almak, ast üst ve denklerle iş ilişkileri kurmak ve elbet para kazanmak. Açıkçası “ben çalışmak istiyorum ama okuduğum konu üzerine olmadıkça ne işe yarar” diye düşünen gençlere bu düşüncelerini değiştirmelerini tavsiye ediyorum.

Soru: Okulu aksatmadan çalışmanın yolları neler?
Cevap: Bunun açıkçası okulların ders programlarının hazırlanış yöntemi, öğretim görevlilerinin çalışan öğrencilere olan yaklaşımı ile büyük bağlantısı var. Ama en önemli olan gencin çalışma motivasyonudur. Bir işte çalışmanın kendisine olan faydasının bilincinde olan bir genç her ne koşulda olursa olsun zoru başarır. Okul ve iş hayatı için hedefler koyarak hareket etmek bir başlangıç. Örneğin “derslerimin ortalaması bu olmalı, çalışırken şunlara, bunlara dikkat etmeliyim, araştırmalıyım, öğrenmeliyim” gibi. Neyi, neden yaptığını bilmek çok önemli birey olmak yolunda.

Soru: Okul – iş dengesi nasıl kurulabilir?
Cevap: Nerede durup, nerede devam edilmesini bilerek. Bu aynen profesyonel hayat & aile dengesi kurmak gibidir. Çok işle ilgilenirseniz aileniz mutsuz olur, çok ailenizle ilgilenirseniz işinizden bile olabilirsiniz. Eğer bir genç okurken çalışmayı seçti ise bunu nerede yavaşlatıp, nerede ivmelendireceğini de derslerinin gidişatına göre tayin edebilmeli. Örneğin ben okul yıllarımı biraz uzatmayı tercih ettim. Doğru muydu? Bana göre evet. O yıllarda üniversite okumanın çok da gerekli olmadığı düşünüyordum. Ama iş hayatına girince zamanla üniversitenin önemini anladım. Bilinçlendim diyelim. Bu farkındalığa ulaşmak adına arada birkaç yılımı da feda ettim. Ama şimdi baktığımda kişisel gelişimim çerçevesinde bana en uygun olan işi yaptığımı görüyorum.

Soru: İş yerleri kendi bünyelerinde çalışmak isteyen öğrencilere nasıl bakıyor? İmkan sağlıyorlar mı?
Cevap: İşyerlerinden ziyade sektörler olarak yaklaştığımızda perakende ve hizmet sektörleri öğrencilerin bünyelerinde part time çalışmalarına yatkın. Hatta öğrencileri yetiştirmek ve yeteneklileri erkenden tespit edip yönetici kadrolara taşıyabilmek adına tercih bile ediyorlar. Bu sektörler çalışan sirkülasyonunun diğer sektörlere kıyasla yüksek olduğu sektörler ve bununla yaşamayı biliyorlar. Ama sanayi sektörünün öğrencilerin çalışmasına çok da yatkın olmadığını söyleyebiliriz. Bu sektör öğrencilerin işten ayrılma riskleri almak istemez. Çalışan sirkülasyonun artması sanayi de ciddi verimlilik düşmelerine neden olabilir.

Soru: İş yerleri bu öğrenciler için özel bir uygulama yapıyor mu? (Sigorta, maaş gibi)
Cevap: Kanunen hayır. 4857 sayılı İş Kanunu üniversiteli gençlerin tercih ettiği yarı zamanlı çalışmanın koşullarını 5. ve 13. maddelerde ele alıyor. Özetle bu maddeler işverenin tam zamanlı çalışan ile yarı zamanlı çalışan arasında farklı işlem yapamayacağını söyler. Yarı zamanlı çalışan öğrenci çalıştığı toplam saatin karşılığı olan ücreti alır. Sigortası ise işe başladığı gün itibariyle yapılması gerekir. Prim oranları aldığı saat ücret, toplam çalıştığı gün ve saatle orantılı olarak yatırılır. Burada dikkat edilmesi gereken konu yarı zamanlı çalışma sözleşmesinin mutlaka saat ücreti karşılığı çalışmaya uygun hazırlanmasıdır.

Soru: Kaçıncı sınıftan itibaren çalışmaya başlamaları uygundur?
Cevap: Birinci sınıf üniversiteyi, yeni sistemi, ortamı, insanları tanıma yılıdır. İkinci sınıfta branş dersleri alınmaya başlanır, yani ısınmaya devam. Bu arada staj yapılabilir. İkinci sınıf sonu itibariyle çalışmaya başlanabilir. Mühendislik bölümlerinin zorunlu staj mekanizması eğer staj yapılan şirket ile anlaşılabilirse sene içinde yarı zamanlı çalışmaya dönüştürülebilir. Bunlar idealleri. Ama her genc ne zaman çalışabileceğini en iyi kendisi bilir. 18 yaşını geçmiş bir birey artık çocuk değildir.

Soru: Okurken kazanmak öğrencilere neler kazandırıyor?
Cevap: Elbette insanın kendi emeği karşılığı olarak verilen parayı ilk eline aldığı zaman muhteşemdir. İnsana gurur verir. Büyük özgürlüktür. İnsanın kendine güveninin pekişmesidir. Birey olmaya atılan önemli adımdır. Sonrasında ise o para ile ne yapılacağı başka bir aşamadır. Kimisi harcar, kimisi biriktirir. Ben örneğin bütün ilk maaşımla aileme hediyeler almıştım. Enteresan seçimlerdir bunlar, kendinizi, hayattaki önceliklerinizi farketmenizi sağlar.

Soru: Dezavantajları oluyor mu?
Cevap: İnsanın kendisinin kazandığı paranın tadı çok tatlıdır. Paranın tadı ve getirdiği özgürlük kimi zaman okulun önüne geçebilir. Örneğin yarı zamanlı, primle çalışılan bir satış işi yapıyorsunuzdur. Hele ki satışa da yeteneğiniz varsa bir anda büyük paralar kazanabilirsiniz. Bu şekilde sigorta satarak büyük paralar kazanan arkadaşlarım olmuştur. Bu kazanç bir dönem okuldan soğumalarına, ‘okumaya ne gerek var?’ gibi bir düşünceye kapılmalarına neden olmuştur. Ama maaşlı bir işin böyle bir gevşemeye neden olabileceğini düşünmüyorum. Artık bütün gençler okumanın herşeyin önünde olduğunun bilincinde.

Soru: Okuldaki derslerini etkiliyor mu?
Cevap: Mutlaka. Hem olumlu, hem olumsuz anlamda. Olumlu olarak, genç teori olarak gördüğü derslere daha gerçekçi bakıyor, daha sorgulayıcı olabiliyor, daha fazla proje üretebiliyor, dersler ezberden çıkıyor bir anlamda. Olumsuzluğu notların düşmesi ihtimali.

Soru: Okuduğu bölümle ilgili çalışmak mı yaygın yoksa garsonluk, anketörlük gibi işler mi?
Cevap: Bir gencin okuduğu konu üzerine bir iş bulması daha önce belirttiğim gibi büyük lükstür, bu lükse sahip olabilenler kıymetini bilmeli. Ama öğrenciler ağırlık olarak hizmet ve perakende sektörlerinde yarı zamanlı işlerde çalışıyor.

Soru: Şirketler dönemsel eleman çalıştırmak konusunda ne kadar esnek? Bu konuya ne kadar destek oluyorlar?
Cevap: İş kanunu yarı zamanlı veya belirli süreli sözleşme ile çalışmak konusunda işverenin önünü açmış durumda. Hangi sektörler iş süreçlerini bu esnekliğe uygun tasarlamıştır diye baktığımızda öncelikli olarak perakende ve hizmet sektörlerini görüyoruz. Çalışma saatleri neredeyse bütün güne yayılan bu iki sektör özellikle akşam/ gece saatlerini yarı zamanlı çalışan ekipleriyle geçiriyor.

Soru: Okullar iş bulma konusunda öğrenciye yardımcı oluyor mu?
Cevap: Okulların öğrencilere iş bulma konusundaki en büyük desteği bir dönem çok gündemde olan kariyer günleriydi. Ama üniversite yönetimleri kariyer günlerine yönelik heyecanlarını yitirdi. Çünkü öğrenciler aradıkları verimi bulamadılar kariyer günlerinde. Ağızlarına bir kaşık bal çalındı büyük şirketler tarafından, heveslendiler, fakat mezun olunca birçoğu o bahsedilen işlere giremedi. Bu hayal kırıklığı bir zincirleme reaksiyon yarattı alt sınıflarda ve genel bir umutsuzluk havası içine girdi özellikle mezuniyete yakın olanlar. Son dönemdeki ekonomik iniş çıkışlara bakarsak da şirketler de artık yapamayacakları vaadlerde bulunmamak adına ünversitelerdeki kariyer günlerine katılmakta hevesli değiller. Şirketler fuar organizasyonları ile özgeçmiş toplama, adaylarla tanışma yoluna gidiyor. Bunun dışında öğrenci kulüplerinin iş bulma konusunda çalışmaları var desteklenmesi gereken okul yönetimleri tarafından. Web siteleri açıyorlar, şirketleri kendi CV bankalarına çekmeye çalışıyorlar.

Soru: Ailelerin bakış açısı nedir? Çocuklarını ne kadar destekliyorlar?
Cevap: Biz çok korumacı bir aile yapıları içinde büyütülüyoruz. Ebeveynler adeta çocuklarının büyümemesi, kendi kanatları ile uçmaması için ellerinden geleni yapıyorlar. Elbet bunun altında kötü niyet yok, yoğun sevgi var. Dolayısıyla Türkiye’de özellikle maddi durumları müsait aileler çocuklarının neden çalışmak istediğine başlangıçta hiç anlam veremiyor. Buna paralele olarak büyük bölümü derslerin olumsuz etkileneceği kaygısı ile çocuklarının çalışmasına karşı çıkıyor, engellemeye kalkıyor. Bu durumda aileyi ikna etmek gence düşüyor. Çalışmayı neden istediği konusunda geçerli gerekçeleri ebeveynlerine aktarabilmek belki de iş hayatı adına verilen ilk büyük sınav onlar için. Ebeveynlerin bir diğer kaygısı ise yapılan işin niteliği konusunda oluyor. Yapılacak işin gence ne katacağını sorguluyorlar haklı olarak. Bir diğer konu ise işin niteliğinin sorgulanması sonucu ulaşılan nokta ile ilgili, ailenin sostal statüsü. Birçok maddi durumu iyi aile çocuklarının bir pizzacıda garson veya bir market zincirinde kasiyer olarak görmek istemiyor. Oysa ki gelişmiş ülkelere baktığımızda aileler çocuklarına kendilerini taşıma sorumluluğunu üniversite değil, daha lise yılarında vermeye çalışıyor. Hatta eğitim sistemleri bu yönde tasarlanmış oluyor. Bizim ilk başta bütün eğitim sistemimizi, eğitim anlayışımızı revize etmemiz gerekiyor kanımca.

Eklemek istedikleriniz…
Üniversite yılları bir insanın kendisini keşfetme yolundaki en keyifli yıllar. Dünyayı ve insanları tanımak adına bir ara dönem. Bu ara dönemi dolu dolu ve verimli geçirmenin çok iyi yollarından biri okurken çalışmak. Bana “üniversite öğrencisi ne yapar?” diye sorarsanız, “ders çalışır, okulda topluluklara katılır, staj yapar ve yarı zamanlı çalışır” derim. “E, hiç mi eğlence yok?” diye sorabilirsiniz. Eğer bir birey çalışmayı eğlence haline dönüştürebiliyorsa, çalışmaktan büyük mutululuk duyabiliyorsa hayatını kaliteli geçirebilir. Bana bir iş görüşmesinde sormuşlardı : “nasıl çalışırsınız?”, “eğlenerek” diye yanıtlamıştım. “Çalıştığım her andan büyük zevk duyarak”. Çalışmanın bütün gençlerin hayatlarındaki en büyük eğlence olması dileğimle …