Paylaşılamayan ‘katil’ aday

katil

4857 nolu İş Kanunu‘nun 30. maddesi özel şirketlere eski hükümlü çalıştırmak konusunda zorunluklar getirmiştir. Kanun şöyle der: “İşverenler, elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları özel sektör işyerlerinde yüzde iki eski hükümlü işçiyi meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler.

Bu madde eski hükümlülerin topluma tekrar kazandırılması için çok önemli ve gerekli olsa da, şirketler için büyük sorun teşkil eder. Bu sorunun büyüklüğü sonunda devleti yeni bir düzenleme yapmaya itmiştir. 15.05.2008 tarihinde yayınlanan 5763 sayılı İş Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun‘la eski hükümlü çalıştırma zorunluluğu özel sektörden alınmış ve sadece kamu kuruluşlarına istihdam zorunluluğu getirilmiştir.

2008 yılındaki yeni düzenleme yapılmadan önce insan kaynakları bölümleri eski hükümlü istihdamı konusunda büyük sıkıntılar yaşardı. Örneğin ben Türkiye’nin parekende devi Migros’da çalışırken düzenli olarak önüme İş-Kur’dan istihdam edebilmem için Eski Hükümlüler listesi gelirdi. Yazılı suçların çoğunluğu adi hırsızlık olurdu. Arasıra tecavüz ve adam öldürme fiilleri de yer alırdı. Şimdi düşünelim. Binlerce ürünün satıldığı, içeride binlerce lira sıcak paranın döndüğü, günde yüzlerce insan ve elbet ‘kadının’ girip çıktığı bir ortama siz nasıl bir hırsızı, bir tecavüzcüyü sokarsınız? Kör göze parmak sokmaktan başka nasıl adlandırılabilir bu durum?

Fakat eski hükümlü istihdamına yönelik bir süre önce öyle bir olay geçti ki başımdan, hatırladıkça hala gülerim.

Fabrikaya toplu işçi alımı yapıyordum. Alınacak işçi sayısı iki yüzün üstünde. Dolayısıyla kadroya eski hükümlü de katmam gerek. İş-Kur’dan gelen listede yine çiçekler açıyor. Sayfalarda boş boş gezdiriyorum gözlerimi. İçim kararmış. Hırsızlar ve tecavüzcülere hiç bakmıyorum bile. Fabrika çalınabilecek alet, edevat, ürün ve kadın işçilerle dolu. Derken gözüme “adam öldürmek” suçundan hüküm giymiş biri ilişiyor, meslek bölümüne inşaat yazılmış. Bizim sektörden olan bu adayı içimden bir ses çağırmamı söylüyor. Telefon açıyorum, adamın sesi, konuşması çok düzgün, görüşme gün ve saati belirliyoruz.

Görüşme zamanı Güvenlik’ten telefon geliyor. “Gönderin” diyorum. Kısa süre sonra kapı çalınıyor ve içeriye son derece düzgün giyimli, saç, sakal traşı yerinde efendi görünüşlü bir adam giriyor. Şaşırıyorum için için. Elinden doldurduğu başvuru formunu alıp oturmasını rica ediyorum.

Yaşadığım şaşkınlığı dile getiriyorum.

“Hoşgeldiniz. Açıkçası ben biraz şaşırdım ve meraklandım. Karşıma sizin görüntünüzde birinin geleceğini ummuyordum. Adam öldürmek önemli bir suç. Dinleyebilir miyim, nasıl oldu acaba?”

Aday çok sakin anlatmaya başlıyor.

“Büyük bir inşaat firmasının Rusya’daki büyük bir şantiyesinde ustabaşı olarak çalışıyordum. Ekipte Ruslar da vardı. Öğle yemeklerini beraber yiyorduk. Ruslar sürekli bize laf atarlardı, biz anlamadığımız için oralı olmazdık. Rusça öğrenmeye başladıkça dediklerini anlar olduk. Birgün yemek sırasında bir Rus beni iterek Rusça arkamdan küfretmeye başladı. Diğer Ruslar da gülüyorlardı. İlk başta duymamazlığa geldim. Ama fiziksel olarak ileri gidince döndüm ve cevap verdim. Kavga çıktı. Kavgada bana küfreden adamı bıçakladım. Kurtaramadılar. Bir süre Rusya’da cezaevinde yattım. Sonra Türkiye’ye nakil oldum. Yeni çıktım hapisten.”

Yaşadığı olay hakkında birkaç soru sorduktan sonra inşaat ustalığı üzerine konuştuk. Ben işe alabileceğim bir eski hükümlü bulduğumu düşünmeye başlamıştım. Fakat bu pozisyonu dolduracağım kişiyi fabrika müdürü ile de tanıştırmam gerekiyordu. Geldi gitti olmasın diye telefonla fabrika müdürüne ulaştım, odama davet ettim.

Görüşmemiz üçlü olarak bir süre daha devam etti ve adayı “yarın sizi sonuçtan haberdar edeceğiz” diyerek uğurladık.

Aday gittikten sonra fabrika müdürü ile aynı anda “oldu bu aday” dedik ve güldük. Ama haber vermek için ertesi günü beklemeye karar verdik … keşke beklemeseydik. 🙁

Ertesi gün yüzümde güller açarak telefonu kaldırdım ve adayı aradım. “İşe alındınız” dedim sevinçle.

“İpek hanım, ben başka bir fabrikada çalışmak üzere anlaştım”.

Dondum kaldım. Hemen toparlanıp “Ne zaman anlaştınız, hangi firma …?” gibi sorular sordumsa da, işe yaramadı. Gittiği fabrika İzmit’in en büyüklerindendi.

Başka bir İK’cı bu cevheri keşfetmiş ve benden önce davranmıştı.

Yıllar geçti olayın üstünden, birçok adayı bu şekilde son dakikada başkasına kaptırdım ama bir bu “paylaşılamayan katil’ adayı unutamadım desem yalan olmaz.

İşte size bir kıt insan kaynağı hikayesi …

Engelliler ile çalışmak – I

kerr_10

Şirketlerin insan kaynağı tedarikine devlet bazı kanuni zorunluluklar getirmiştir. Bunlardan en önemlisi engelli ve eski hükümlü çalıştırma zorunluluğudur. 4857 nolu İş Kanunu‘nun 30. maddesi bu zorunluluğu geniş çaplı olarak düzenler. Kanun esas itibariye “İşverenler, elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları özel sektör işyerlerinde yüzde üç özürlü, kamu işyerlerinde ise yüzde dört özürlü ve yüzde iki eski hükümlü işçiyi meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler.” der.

Eski hükümlü çalıştırmanın zorlukları bir başka yazının konu başlığı olmalı çünkü bu ve bundan sonraki yazım engelli iki iş arkadaşımın çalışma, üretme azmine ayrıldı.

Her yıl sonbahar aylarının klasiğidir Ticaret Meslek Liselerinden gelen muhasebe, bilgi işlem stajyer adayları ile görüşmek. Adaylardan biri geliyor, diğeri gidiyordu ve durum vahimdi. Liselilerden birçoğu daha dört temel matematik işlemini yapamaz seviyedeydi. Bir taraftan anlaşmalı olduğumuz iki lisenin sorumlu muavini ile telefonda görüşüyor, yakınıyor, bana iyi adaylar göndermesi konusunda titizleniyor, diğer taraftan odadan çıkan yetersiz gençleri gülerek uğurluyordum.

Derken odamın kapısında bir adam ve kız çocuğu belirdi. Adam çekingen biçimde elinde kızının başvuru formunu tutuyordu. “Buyrun” dedim. “Ama sadece kızınızı alacağım görüşmeye, siz dışarıda bekleyeceksiniz lütfen”. Adam mahcup bir şekilde güldü ve geri çekildi kızının odaya girmesi için. Odaya gözleri pırıl pırıl parlayan ufak tefek genç bir kız girdi.

“Merhaba, gel lütfen” dedim. Bana doğru ilerlemeye başladığında yürümesindeki yoğun aksamayı farkettim.

Karşıma oturdu.

Ben konuşmaya başlamadan “Muavinimiz beni göndermek istemedi, beni istemeyeceğinizi söyledi ama ben ısrar ettim” dedi ürkekçe.

Güldüm hafifçe ve “seni niye istemeyecek mişim?” diye sordum.

“Sakat olduğum için” dedi sanki kötü birşey yapmış da azar bekleyen çocuk korkaklığıyla.”Beni okula da almak istememişti, boşu boşu okuma, kimse sana iş vermez demişti”.

“Ne saçma !” dedim sesimi coşkuyla yükselterek. “Senin muhasebe notun kaç bakayım?”

“Beş”

“Matematikle aran nasıl ?”

“İyi”

ve görüşmemiz bu tonla devam etti. Onu ve babasını benden haber beklemelerini söyleyerek uğurladım.

Akabinde ne oldu? İsmini iznini almadığım için vermek istemediğim tatlı kızı grup şirketlerinden en çok iş öğrenebileceği bir tanesine stajyer olarak yerleştirdim. Ama asıl güzel haberi şirkette bir yılı doldurduğunda amirinden aldım. Amiri onun yüksek performansından o kadar memnun kalmıştı ki, onu kadroya almaya karar vermişti.

Tatlı kızım ile yemekhane her karşılaşmamızda onun günden güne ne kadar değiştiğini, kendisine güveninin iyice arttığını, neşelendiğini farkettim. Eğer eğitimini de devam ettirirse onu çok daha iyi pozisyonlarda görebileceğimi biliyorum çünkü gerekli çalışma, üretme isteği, başarma hırsı var bu insanda. Engelli olması kendi zihninde problem yaratmadıkça, ürettiği işinde tam tersine belki de ana verimlilik kaynağı. Yeter ki, kendine güvensin.

Son kelimelerimi “engelli olduğun için sana kimse iş vermez” söylemini geliştiren ve okula bile almak istemeyen müdür muavini gibiler için yazıyorum:

“Sizin gibilerin beyninizdeki engeller, engellilerin bedenlerindekinden kat kat daha büyük ve onların hayat adına asıl engelleri sizlersiniz. Toplam nüfusun % 10’unun engelli olduğu ülkemizde sizlerin acilen rehabilite edilmeniz, eğitilmeniz, bilinçlendirilmeniz toplumsal sağlık adına çok kilit bir konudur ”

.

Konu ile ilgili diğer yazılar :

Çalışma ‘engel’i – Simto Alev
Engelle-n-mek – Efsa