Cahit Akın

Benim bir kalemim var…

Babam işinin ustasıydı, 14-16 dedi mi avucunda olacaktı anahtar üç adımda, ben aslında ondan öğrendim kinetiği. Kırk yıl direksiyon salladı, motorun sesinden anlardı kaçıncı silindirin teklediğini, ben aslında ondan öğrendim dinamiği. Dağ tepe yaz kış demezdi, iki-üç metrekarelik şoför mahallinde bin kilometre boyunca yoldan ayırmazdı gözünü, ben aslında ondan öğrendim statiği. Çocukluğumu babama bağışladım, benim ilk ustam babamdı.

Yatılı okuldaki ilk gecemde, o zamanki Eğitim Enstitüsü’nün, şimdiki Başkent Öğretmenevi’nin camlarından aşağı atıyorlardı gencecik adamları. İlahiyat’ın önünde yedim ilk tokadı, farzların 32’ncisini hatırlamadım diye. Pol-Bir’li polis kafama indirince copunun demirini, Erdal Eren ile kardeş oldum Hacettepe Hastanesi’nde. Mamak Cezaevi’nde gördüklerim Diyarbakır Cezaevi’nde olanlardan sonra hiç kaldı. Ülkemin dört bir yanından kara tenli çocuklarla, içli anılarla, yürek dağlayan türkülerle yaşadım o yılları. Haksızlığa ve zulme direnmeyi o karayağız delikanlılardan öğrendim. MTA ve İller Bankası’ndaki stajlarımı saymazsak, hiç kimya teknisyenliği yapmadım, ODTÜ Kimya’ya da iyi ki gitmemişim diyorum şimdi.

Benden daha yüksek puanla sınavı kazanmış 76 kişi daha vardı sınıfımda. Kümeler ve lineer cebir ile ilk kez karşılaşıyordum. Her sabah 7.15’te buluşuyorduk sağdan ikinci ağacın altında. Artık aynı tadı alamıyorum Kadıköy-Karaköy vapurundan. Leyland’lar da tedavülde değil hem, Dolmabahçe’de boynuzu düşmüyor hiçbir otobüsün. Kompresörden pompaya, klimadan motora, türbinden kazana, aklınıza ne geliyorsa hepsinin hesabını çizimini öğrendim. Vasat bir dereceyle bitirdim lisansı. Kılı kırk yararak tasarlamayı öğrenmişken ben okulda kompresörü, İkitelli’deki fabrikada Japon yapıştırıcıyla geçiriyorlardı krank miline rulmanı. İkinci haftada kalite kontrol şefi olmuştum, ikinci ayda imalat müdürlüğünü reddetmiştim, dördüncü ayda istifa ettim.

Cağaloğlu’ndaki o tenha odada birkaç ay Britannica Bilim Ansiklopedisi çevirdikten sonra asistanlık sınavında çeviriden tam puan aldım, kürsü başkanı hangi özel okuldan mezun olduğumu sordu. TÜBİTAK destekli araştırma projesini tek başıma sırtlandım, hesabını da çizimini de imalini de montajını da işletmesini de raporlamasını da kendi başıma yaptım. Yüksek lisans tezimi Los Angeles’ta anlatmak için gerekli parayı bin bir dereden topladım. 8088 ile başladığım doktora tezimi 486DX4-100 ile tamamladım. Fortran IV’ü kart delme makinelerinde öğrenmiştim ama FTN77 ile kodladığım üç boyutlu simülasyonu seyretmekten zevk duyardı arkadaşlarım. Dört fakülteden asistan gelmişti gönüllü verdiğim C dersine. Konformist hocalarım yerimde oturmamı ve sınav kâğıdı okumamı istedikçe, ben kütüphaneye ve bilgisayar odasına zincirledim kendimi. Sözüm ona projeler kapsamında alınmış ama profesör odalarına kilitlenmiş bilgisayarların hesabını sordum fakülte toplantılarında. Araştırma için gerekli kitabı parayı aleti edavatı bulmak için kapı kapı dolandım. Danışmanımdan ve kürsü başkanımdan şikâyet etmemeyi, sorunları kendi başıma çözmeyi, kendi başıma ustalaşmayı öğrendim.

Mesleğinin onurunu sorgulayan, araştırmanın tadını çıkartan idealist bir adamdım. Makine Mühendisleri Odası’nın İstanbul’daki şubesine gönül vermiştim. Yayın ve Eğitim Komisyonu’nun neredeyse değişmez üyesiydim, başkanlığını da yaptım. Devrimci Demokratlar kaybetmesin diye yönetimi, olanca heyecanım ve gücümle çalışıyordum mesai sonrasında, hafta sonlarında. Eleştirmeyi hep sevdim, bildiklerimi anlatmayı, yanlışları işaret etmeyi, çözüm önermeyi. Sorgusuz sualsiz itaat etmeyi hiç öğrenemedim, belki genlerimde yoktu bu yeti, belki kültürel tarihimi inşa eden ortak bellek izin vermiyordu bana. Üyesi olduğum yönetim kurulunun kestirmeden aldığı bir kararı komisyonda tartışınca, yönetim toplantılarına katılmamam istendi. Genel kurul toplantısında yaptığım o muhteşem konuşmayla seçilmiştim yönetime. Şimdi yine genel kurul toplanacaktı ve söz dağarcığım tehlikeliydi artık. Seçim yine kritikti, ben konuşmasam, hatta gelmesem genel kurula, ne iyi olurdu! Gönül bağı denen zehrin çıkması uzun sürüyordu bünyeden. Gitmedim!

Faşizm ile yönetiliyordu ülkem. Dünyadan başka sesler duymak için kısa dalgada 26 MHz’e kadar dolandım gecelerce. 40KB hafızalı Amstrad CPC464’te yazdığım ısı kaybı hesabı programıyla 1 günde yaptığım iş karşılığında 20 bin lira para verdi bir mimar bana. Sadece COBOL ve Pascal’ı değil, C’yi de o makinede öğrendim. Vezneciler’deki fotokopici sonradan yayıncı oldu, ama ben o lacivert ciltli kitaplardan çok şey öğrendim bilgisayar hakkında. Çoluk çocuğumu geçindirmek için 50 kilometre yol teper, bacak kadar dâhilere bilgisayar öğretirdim. Marmara Üniversitesi Vakfı’nda karşılaştım ilk kez Mac’lerle. 9 yaşından 59 yaşına kadar talebelerim oldu, kimi ev kadını, kimi holding yöneticisi, kimi sekreter, kimi polisti. Herhâlde vardır sektörde hayırduasını aldığım üç-beş kişi. Zor dersleri hep bana verirlerdi suyun başındakiler, bana nasıl iyilik ettiklerini çok sonra fark ettiler. Öğretmeyi hep sevdim, alnımın teriyle kazanıp geçindirmeyi de. Bir sabah aniden istifa ettim üniversiteden.

Öğrencilerime tavsiye edecek kitaplar arıyordum Kadıköy’de. İşimi gücümü merak eden kitapçı bilgisayar kitabı yazmamı teklif ettiğinde çok şaşırdım. Yazdığım üç kitap da çok satınca, devrin çok satan bilgisayar kitaplarını basan başka bir yayıncı kendisi için yazmamı istedi. Bir ay sonra da yayınevinin bilgisayar dizisinin editörüydüm. Onlar bana geleneksel yayıncılığı, ben onlara masaüstü yayıncılığı öğrettim. Byte dergisinde bazı aylarda üç yazım çıkardı, bir sürü de kitapçık hazırlamıştım okurlarına. Sokaktaki, evdeki adamları, kadınları düşündüm yazarken hep. Bilgi ancak hayatın içinde somutlaştıkça anlamlıydı benim için. Word’ü anlatmaya mesela, yazılacak kâğıdı seçmekten başladım bu yüzden, sonra kalemin ucunun sol üst köşeden ne kadar içeriye koyulacağını saptamaktan. Cep telefonları çok yeni idi, GSM ne idi, kimseler bilmez idi, araştırıp yazdım bir telekomünikasyon dergisine, “Ben hiç anlamam GSM’den…” diye başladım yazıya, Telsim teşekkür etti e-postayla.

Dev bir makine kurmuştum zihnimde, bütün şablonlar, bütün makrolar hazırdı elimin altında. Klavyede gezindikçe iki parmağım ışık hızıyla, kitap denen o müthiş mucize 21 inçlik monitörde anbean gerçekleşiyordu gözümün önünde. Ardı ardına yazdım kitapları, okurlar bile şaşırıyordu hızıma. Yurt dışında ne kadar yayınevi varsa aradım taradım, ne kadar iyi kitap varsa çevirttim, okudum, düzelttim, yayımladım. Gencecik adamlar vardı bilgisayar âleminde, harıl harıl okuyup çalışıyorlardı, ellerine kalem tutuşturdum zorla, adlarını kocaman yazdım kitaplarının üstüne. Herkes bizim kitaplardan söz ediyordu, depodan koli koli kitap gidiyordu her gün. İçeride bir küçük masa, dışarıda koca koca raflar, içeride iki küçük el, dışarıda dev bir okur kitlesi, kalbimde hiç sönmeyen bir heyecan, zihnimde hiç dolmayan bir kuyu, bir küçük dev adam misali, akıyordum hayatın damarlarına.

Kelimeleri hep çok sevdim. Metalik kornişlerden evler yapan küçücük bir çocuktum bir zamanlar, keşfettikten sonra kelimeleri, o çocuk bir daha hiç vazgeçmedi kelimelerle uzak ülkeler inşa etmekten kendine. Eylemin içinde ustalaşan bir çırak, şimdi kuramın ardında arıyordu hakikatin izlerini. Türkü ve marş sesleriyle büyüyen bir kalp, şimdi şiirin ve romanın dehlizlerinde arıyordu aşkın ve kavganın kalbini. Tarih vardı, felsefe vardı, siyaset vardı, antropoloji, sosyoloji, mitoloji, psikoloji vardı, insan vardı. İnsan, okudukça vardı. Okunacak çok kitap, bilinecek çok gerçek vardı. Kelimelerin kalbinde kalbin kelimeleri vardı!

Seksenli yılların ortasıydı. Sarı röntgen kâğıtlarını zarf büyüklüğünde kesip, çini mürekkeple yazmıştım şiirlerimi her birine. Babıâli yokuşunda Varlık’ın kapısının ardında Kemal Özer oturuyordu, gözlüklerinin ardından bakıyordu bana. Beş hafta sonra okudu, iki ay sonra tam sayfa ayırdı şiirlerime. Sonra sustum. İnternetin duvarlarına asılı o şiirler artık. Bir sabah nasıl istifa ettiysem üniversiteden, öyle istifa ettim yayınevinden de bir sabah. Bilkent’te Türk edebiyatı okuyacaktım! Doğrudan doktora programına kabul ettiler beni. Hayatımın belki de en verimli iki yılını geçirdim orada. Hiç durmadan okudum, hiç durmadan yazdım. Talat Sait Halman, Hilmi Yavuz, Orhan Tekelioğlu, Mehmet Kalpaklı, hocalarım oldular. Kıyasıya eleştirdim, doyasıya okudum, bitesiye yazdım. Yaşar Kemal’in gözlerinin içine baktım, İnce Memed’in neden devrimci olamayacağını anlattım. Kurtuluş Savaşı Destanı’nı inceleyince, Nâzım Hikmet’in dünyanın en has şairlerinden biri olduğunu anladım. Romanların Türkiye’nin ideolojik tarihini, zihinsel haritasını siyasi tarih kitaplarından çok daha iyi anlattığını gördüm. Yazdıklarımın bazılarını yayımladım, birçoğu hâlâ çekmecemde saklı.

Yayınevine başka bir adam olarak döndüm. Kitap üretimindeki birikimimi entelektüel birikimimle harmanlayıp yöneticilik yapmaya başladım. Akla gelebilecek her konuda kitap yayımladım. Alfa’yı, Everest’i yönettim. Adı sanı duyulmamışlardan anlı şanlılara kadar birçok yazar tanıdım, huylarını sularını keşfettim, yazarlık egosuyla yazı namusu arasındaki ince çizgide uzun uzun sohbet ettim. Dünya görüşümle uyuşmayan kitaplar da yayımladım, uyuşup da yayımlamadıklarım da oldu. İdeolojik kamplaşmanın yayın sektöründeki köreltici bağnazlığına karşı çıktım, bu ülkenin namuslu kalemleri birbiriyle hâlleşsin, hemhâl olsun istedim. Kapı Yayınları’nı bunun için kurdum, gruba yeni bir marka olarak dâhil ettim, ticari kaygıların onulmaz hastalıklarına maruz kalmaması için var gücümle mücadele ettim.

Yenildim! Kardeş bildiğim, dost bildiğim, gecemi gündüzümü, aşımı ekmeğimi bölüştüğüm, saçımı sakalımı ağarttığım insanlarla yolumu ayırdım. Onları kendi bildikleri yolda yalnız bıraktım, kendimi kendi bildiğim yolda yalnız bıraktım. Aylarca evden çıkmadım. Aylarca işsiz kaldım. Adımı duyunca beni tanıyan insanlara iş için mektup yazdım, cevap alamadım. Cevap aldıklarımın bazılarına “ağır” geldim, bazılarıyla uzun iş görüşmelerim sonuçsuz kaldı. Birine birkaç ay danışmanlık yaptım, hayatımda bu kadar iş bilmez bir adam görmediğimi anladım.

Sonra dedim ki Selim ustaya, “Varsa bir hükmü bütün bu sergüzeştin, görelim bir de senin tezgâhında marifetini. Sen ustam ol, ben çırağın.” Aklıselim adamdır, sağ olsun, her dem var olsun! Benim bir kalemim var, iyi bir kalem, has bir kalem. İşte o kalem, şimdi reklam yazıyor, reklam okuyor, reklam çözüyor, reklam yapıyor. Varsın, bir yol da böyle yaşasın!

Kıssası da hissesi de içinde kalsın bu maceranın.

Cahit Akın

Kalemzede https://kalemzede2.wordpress.com/

Cahit Akın http://cahit-akin.blogspot.com/