Hamdiye Cankurt

Geleceğin Senin Elinde

Şimdi en sevdiğim yerde, yeşilliklerin arasında, kuşların cıvıldadığı, mis gibi çiçek ve çimen kokulu bir tarlada, yirmi yıllık hayatımı size iki sayfa da özetleyeceğim.

İlk gözümü Mardin’ de açtım. Mardin’deki çocukluğumdan tek hatırladığım dört yaşındaki bir çocuğun üçüncü sınıflarla okula gidişiydi. O zaman belliymiş okumaya bağlılığım.

Ben beş yaşındanken başladım resmen okula. Sınıf arkadaşlarımdan en az iki yaş küçük olarak. İlkokulda başarılı bir öğrenciydim. Ancak sekizinci sınıfa gelince hayatın gerçek yüzüyle karşılaşmaya başlamıştım. Bizim oralarda bırak sekizinci sınıfı kızları en fazla üçüncü sınıfı okutup okuldan alınırlardı. Ailemin beni sekizinci sınıfa kadar okutması bunun devamını geleceği anlamına gelmezdi. Zaten onlar okutmak istese bile çevre buna nasıl bakardı? İşte o zaman korktuğum başıma geldi, ailem lise yerine beni dikiş nakış kursuna gönderdi. Okuldan koparıldığım yetmezmiş gibi on üç yaşında taliplerim de eve gelmeye başlamıştı. O zaman anladım insanın kaderini aslında kendi elleriyle yazabileceğini. Bir karar vermek zorundaydım, ya hayallerimin peşinde koşacak hiç kimsenin yapamadığını yapacaktım, ya da evlenerek hayallerime elveda diyecektim.

Evlilik ve on üç yaşında küçük bir kız…

Diğer kızlara göre ben daha şanslıydım, evleneceğim kişiyi benim seçme hakkı tanımıştı ailem, küçük yaşta bir kız daha, verdirmezlerdi…

Kararımı vermiştim, her ne olursa olsun okuyacak hayallerimin peşinden koşacaktım. Sadece kendi geleceğimi değil, kız kardeşlerimin ve en önemlisi gelecekteki çocuklarımın geleceğine yön verecektim. Bunu nasıl yapacaktım? Nerelere başvurmam gerekecekti? Kimden yardım alacaktım? Birçok soruyla karşı karşıyaydım. İlk yaptığım eski öğretmenlerinden yardım istemek oldu. Onlarda bana Toplum Merkezi’nden yardım alabileceğimi söylediler. Büyük bir heyecanla Toplum Merkezi’ne gittim. Orada Nilgün abla ile tanıştım. Bana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Kardelenler Projesini anlattı. Onlara başvurmamı, onların yardımıyla burs alıp okuyabileceğimi söyledi. Oraya gittim ve yeni kararımın ilk adımını almış oldum.

Artık her şey hallolmuş, sadece bunu aileme açıklamak kalmıştı. Çok zor olacağını düşündüm, kabul etmeyecek, kızacak olurlarsa ne yaparım diye düşünüp durdum günlerce, ama kaçış yolu yoktu, eğer okumak istiyorsam yapacaktım bunu ve de yaptım. Tepkileri ise hiç beklediğim gibi değildi. Kararı bana bıraktılar, artık ne olursa olsun sorumluluk bendeydi. Bence bu güzel bir sorumluluktu, yüklenmeye değerdi. Aslında okuldan alınmamın tek nedeni yaşadığımız toplumdu, kesin ve katı bir kural “kız çocukları okutulmaz” dı.

Ertesi yıl liseye yazıldım. Evet, büyük hayalimi şimdi hayal olmaktan çıkmış gerçek olmuştu, çok, çok mutluydum ta ki o ana kadar. Hastanede rapor sonuçlarını almış doktorun dediklerini algılayana kadar. Ayağımda bir tümör vardı ve ameliyat olmam gerekiyordu. Eğer ameliyat iyi geçer ve tümör kötü huylu değilse sorun yok ama ya değilse…

Ameliyattan sonra iki ay boyunca okula gidemedim. Babam eğer tümör kötü huylu ise okula devam edemeyip tedavi göreceğimi söyledi. Daha tümörün ne olduğunu bile bilmiyordum. Beni ne tümör korkuttu ne de ameliyat,  beni korkutan okullu tekrar bırakma ihtimaliydi. Hem okula, hem hastaneye gidip geliyordum annemin yardımıyla. Neyse ki bu sefer korktuğum olmamıştı. Tümör iyi huyluydu ve beni sadece bir kereliğine ziyaret etmişti.

Başarılı bir lise dönemi geçirmeme rağmen bende her büyük sınava hazırlanan öğrenci gibi korkuyordum. Yapamazsam? Ya kazanamazsam? Ailemin o kadar emeği, çabası, bu da yetmezmiş gibi çevrenin “bak biz demiştik bu kızı boşa okuttular” demesi… Düşünmesi bile kötü. Ben Ziraat Mühendisi bir Akdeniz’ li olmak istiyordum. Sonunda büyük bir oh çektim sınav sonuçları açıklandığında Akdeniz Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Bahçe Bitkileri öğrencisiydim artık tam da istediğim gibi.

Sonunda istediğim olmuştu ama sanki boşlukta gibiydim. Yeni bir hayal bulmalıydım ve ona koşmalıydım. Kendime yeni bir hedef belirledim. Bana sadece ziraat mühendisi yetmez. Ben mesleğimde en iyilerden olmalıydım. Farklılık yaratmalı ve geleceğin parmakla gösterilen kişilerden olmalıydım. İşte bu hayali gerçekleştirmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorum. Gözümü bir firmaya mı diktim, “tamam, iş bitmiştir” diyorum. O firmaya girmek için her yolu deniyorum ve vazgeçmiyorum. Belki de bu yüzden ikinci sınıfta olmama rağmen birçok firma benimle çalışmak istiyor. Ama gelecek iki yıl bana ne gösterir bilemiyorum.

Bir şey yapmak istiyorsam ve önümde bir engel varsa farklı yollar denerim. Tıpkı İpek Aral Kişioğlu’na yaptığım gibi. İpek hanımı ben Akdeniz Üniversitesi, Girişimcilik ve Kariyer Topluluğu’nun düzenlediği, Girişimciler Zirvesi’ndeki konuşmasında onu büyük bir hayranlıkla dinledim. Kesinlikle kendisiyle konuşmam gerektiğine karar verdim. Ancak kahve molasında daha ben yanına varmadan etrafı öğrencilerle sarılmış, kimse geçmeme izin vermiyordu. Zaten onunla konuşsam bile, o kadar kalabalığın içinde beni hatırlar mıydı?

“Söz uçar, yazı kalır” sözü aklımda uçuştu. İşte o anda karar verdim kendisine kısa bir mektup yazmaya. Belki okumaz dedim ama yine de şansımı denemeliydim. Yazdığım mektubu usulca yanına yaklaşıp eline tutuşturup “okumanızı istiyorum “ dedim. Ben o mektubu vereli bir hafta bile geçmeden bana geri döndü İpek Hanım. İşte bu da geleceği mi kendi elimle yazdığımın bir kanıtı daha.

Dutu küçüklüğümden beri çok severim. Hele ağacın en tepesinde en olgunlaşanları. Bücürük boyuma bakmadan tırmanırdım ağaca düşeceğimi bile bile. Ha düştüm, ha düşücem diye diye tırmanırdım dallara, ama inatla hep en yukarı tırmanırdım ve en sonunda yerdim o koca dutu.

Her ağaca çıktığımda gene düşerim diye korkarım. Ama o ağaçtan hiç düşmedim.

HAMDİYE CANKURT