Ali Riza Esin

Merhaba, ben Ali Riza Esin.

İsmimin ortası gerçekten R(i)za. Bunun hikâyesini okuyanlar bilir, okumayanlar da okuyabilir. O nokta önemli.

Peki ‘Originator’ ne demek? Ne iş yapar Originator kişisi, ne yer ne içer? Her şeyden önce bu benim kendim için, kendi kendime uydurduğum bir tanım, ünvan, titr, janr, ne derseniz deyin. Yaptığım işlerin tamamını spesifik olarak yapıştırabileceğim bir karşılık bulamamış olmam nedeniyle uydurdum birkaç yıl önce. Freelancer olarak çalışırken kullandığım kişisel kartvizitimde de aynısı yazar. Şimdiye değin yaptıklarıma ve şu anda yaptığım işlere, yeteneklerime uyuyor mu onu bilmiyorum ama bana uyuyor fikren. Siz bana grafik tasarımcı da diyebilirsiniz şimdilik. Yazar derseniz, onu da kabul ederim. Ha, bir ünvanım da Spoon Specialist. Şimdiden karıştırmış olabilirim hadiseyi, hadi hayırlısı bakalım.

Buraya ne yazacağımı, nasıl yazacağımı aslında, diğer yazıları okuyarak öğrendim. Kaynağım İnsan sitesinin kurucusu ve benden bu yazıyı isteyeni sevgili İpek Aral Kişioğlu, serbest bırakıyor anlaşılan diye düşündüm önce, ve sordum da zaten sonra, öyleymiş. Bana kızmayın, ona kızın. Yaptığını beğendik deyin ya da, bana değil ama ona.

Neredeyse hayatımı yazacak olmam midemi ekşitmedi değil en başta. Sonra ekşimeyeceğini de garanti edemem elbette ama bir söz vermiştim. İpek Hanım’ın ricası üzerine yazıyı yazarım dememle şimdi yazıyor olmam arasında çok şey değişti inanın. O kararımı etkileyen şeylerden bahsediyorum. Üstelik altı yoğun, üstü yumuşak bahanelerimle birkaç kez ertelemek durumunda kaldığım, sonra da uzattıkça uzatıp yerine getirmekte zorlandığım bir yazı sözüydü bu.

Hiç sorun haline getirmem halbuki yazı yazmayı kendime. Bazı kelimelere karşı zaafım vardır hatta, yerli yersiz kullanıp dururum bazılarını, kelimeleri kelimelere vurmasını, kelimelerden daha önce okumadığım anlamlar devşirmesini, kimi zaman deforme etmesini ve başka kelimeler üretmesini, tüm bunları eğlenceli buluyorum ve seviyorum galiba. Yazarım, okurum, üstünden geçerim, yazı ben bitti deyince bitmiş olur; yazı bitebilir ama son okumalar bitmez bazen, vedalaşmam zaman alır.

Neyse, zamanı gelmiş olsun artık işte. O yazı, bu yazı. Haniyse konuşmayı gereksiz yere uzatıp kaçınılmaz sonu ertelemeye çalışan çocuklar gibi hissettiğimi söyleyebilirim şu anda. Bir yandan da yazıyorum utanmadan. Başlamaya çalışıyorum. Tamam, başlıyorum.

Yine de siz başlıyorum dediğime bakmayın isterseniz. “Başladığı anda biten bir yazı” aslında bu. İpucu: Bu girizgâhı saymazsanız, değişik bir kurgu denemiş bile sayabilirim kendimi hatta.

Yazı yazmasını seviyorum.

Yukarıdaki cümleyi “yazı yazmayı seviyorum” şeklinde kursaydım, okumayı da sevdiğim anlaşılmayabilirdi. Yine de anlaşılmamıştır, o öyle anlatılmaz zaten, ama olsun. Yazı yazma eylemini seviyorum demek istedim özünde. Yazarken detayları ve anlam derinliklerini önemsemeyi, bazen yazdığım tek bir kelimenin bile farklı okuma zamanlarında farklı anlamlar çağırmasını, çok boyutlu yazmayı ve bunu marifet saymayı kendim seçtim, okuyanlardan çoğuna yaranamayacağımı bile bile. Yazdıkları düz okunan, düz yazı yazan biri olmayı seçseydim yapardım zaten bunu. Çok yaptım. Yine yaparım.

Bu biraz detaycılık ve hayli gevezelikle birleşince, ortaya gereksiz uzunlukta metinler çıkabiliyor. Oysa ben oldukça kısa yazılar da yazabildiğimi sanıyorum mesela, beş on satırı geçmeyen. Yazmayı seviyorum belki, evet ama o kadar da uzun yazılmaz ki! Bunun neden olduğunu da biliyorum ama. Dur diyenim yok çünkü. Hiç olmadı şimdiye değin! Yazı formasyonu almadım. Yazı yazmayı meslek gibi görmeme neden olacak bir fırsat da geçmedi elime; biri Almanca’ya çevrilmiş, çoğunun telifleri hibe edilmiş birkaç dergi yazısını saymazsam.

Bir gazetede yazsaydım örneğin, şu kadar karakteri geçmesin diyen biri olurdu; bir üslup dayatan. Kitabımı bastırmayı kabul ettirebilseydim öncelikle, başvurduğum yayınevlerinden birinde, “Sen al bunu, biraz zayıflat da getir…” diyebilecek bir editör kişisiyle tanışabilirdim. Belki bir yayın yönetmeniyle. Bence bu, çok öncesinden defterler eskitmeyle başlamış olsa da yazın hayatı, onları yayımlayabildiği tek ortam olabilen internetin şımarttığı bir insanlık halidir. Bir internet sayfası, sen ne kadar istersen o kadar uzayabiliyor çünkü.

Uzayabiliyor, evet.

Uzayabiliyor.

Okumaya meraklı değilseniz, şu bağlantıdaki yazım canınızı daha da sıkabilir: Exlibrary tarihçesi. Yazdıklarımı yayma hayatımın bir özeti gibidir.

* * *

Madem ki bir “İnsan Kaynakları” blogunda yazı sunacağım, konu üzre veya konuyu teğet geçecek olsam da şahsen ilgi kurduğum bazı fikirlerimi de belirtmeliyim diye düşünüyorum.

– Başarı benim için kalitatif bir kavram değil en başta, sonuna kadar sürmesi beklenen bir süreçtir. Makineyle daha hızlı sayılabilen başarı ölçütleri dünyasında yaşıyor olsak da, o ölçütlerin peşinde koşan insanlardan olmamakla övünürüm; dileyen buna züğürt tesellisi diyebilir. Ben öyle demem.

– Kısa ve uzun vadeli hedefleri olmalı insanın. Ancak o hedeflere ulaşmasını başarıdan değil, vaka-i adiyeden saymalı insan. İş hayatı, insanın kendi hayatından bağımsız, başka bir dünya değil. Yol aynı, sürekli gidilen bir yol. Yolun sonu belli. Aradaki durakları sadece mola bellemeli.

– Edwin Percy Whipple isimli bir Amerikalı demiş ki, “İş hayatında hak ettiğinizi değil, pazarlık ettiğinizi alırsınız.” Yani, kendinizi satmanız gerekiyor çoğu durumda. Satmaktan kastım, ruhu şeytana teslim etmek değil. Pazarlamak. Bunlar farklı şeyler. Kendinize daha fazla fayda sağlayabileceğiniz pozisyonlara sokmak kendinizi, her anlamıyla. Ancak bunun abartısı, azlığından daha büyük işler de açabilir insanın başına; insanın insanlık halinin başına.

– Kimse zamanını boşa harcamamalı. Kimse kimsenin zamanını boşa harcamamalı. Optimum fayda dengesini gözettiği ve bunu sürdürdüğü ölçüde, işinde başka şeyi dert etmesi gerekmeyebilir insanın. Bu bence ilk iş gününün istim üstündeliğini korumaya bağlıdır. O heyecan eksildiği anda çalışan için de çalıştıran için de eksiye yazan günler başlamış oluyor. Eğer o optimum faydanın sürmesi isteniyorsa, her iki tarafın da üstüne düşenler var. Bunların olmadığı iş ortamlarında huzursuzluklar başlıyor, bittiğinin idraki halinde ise anlaşma sona eriyor. Biz buna işten ayrılmak veya kovulmak diyoruz.

– Hayatı iş hayatı ve özel hayat diye ikiye ayırmak ne derece doğru? Hayat rutinlerimizden bahsetmiyorum. Sürekli rol yapmaktan, maske takmaktan haz duyan birileri var mı aranızda? Yorgunlukların, bıkkınlıkların, kırgınlıkların, bunalımların, ezcümle mutsuzlukların birazı da bundan kaynaklanıyor olabilir mi acaba? Olduğu gibi olmamaktan, olamamaktan, sürekli başka biri olmaya çabalamaktan, samimiyetsizlikten, her duruma karşı farklı samimiyet katmanları arasında gidip gelmekten –tüm sosyal hayatınız boyunca, aslında tüm hayatınız boyunca– kaynaklanıyor olabilir mi hayatınızdaki bazı olumsuzluklar? İnsanın kendisiyle başbaşa kaldığı anlarda kendisine karşı bile dürüst olmasını zorlaştıran, engelleyen bir faktör olduğunu düşünüyorum ben bunun. İnsanın kendi kendine yalan söylemesinin, kendine yabancılaşmasının asıl nedeni samimiyetsizlik olabilir mi acaba? Ya sevgisizlik?

İnsanın her ilişkisinde farklı rollere soyunması zor iştir, yapanlara imrendiğimi söyleyemem, hatta garipserim, yabancılarım tüm bu nedenlerle. “Olduğu gibi olmak” klişe bir deyim gibi gelebilir ama bu insanın önce kendi hayatını kolaylaştırır, sonra çevresindekilerin hayatını.

– İnanmak, tahmin etmek, sanmak, zannetmek. Tüm bunlar bilmenin zıtlarıdır. Öğrenmekse sadece başlangıcı. Öğrenmenin bile bilmek demek olmadığını öğrenmek için otuzlu yaşlarımın sonlarını görmem gerekti. Yaşamınızı size verdikleriyle değil, sizin ona verdiklerinizle değerlendirdiğiniz zaman bambaşka bakmaya başlayabiliyorsunuz dünyaya, dünya üzerindekilere ve yaşanan tüm hadiselere. Hayatın büyük sorunlarını küçültme uğraşına ara, hatta belki bir son verip küçük keyifleri büyütmeye başlamaktan geçen bir yol olduğunu düşünüyorum ben bunun. Mutluluğu ve kendi gerçeğini arama uğraşıyla bir ömür geçmez. O oradadır zaten.

Bu gibi konulara doğrudan veya dolaylı olarak değinen pek çok yazı yazdım daha önce. Benden asıl talep edilen şeye, hayatımın iş ve kariyer bağlamındaki kronolojisine başlamalıyım artık sanırım. Arada atlanmaması gerektiğini düşündüğüm önemli noktalar da olacak. Şu sözle bitireyim bu faslı da:

Gerçek, gerçeğin her an değiştiğidir.

* * *

Bugünlere gelmemde, bugünkü bana ulaşmamda payı çok büyük olan eşim Nimet’e, çocuklarıma, babamın yokluğunda babamı aratmayan anneanneme ve ağabey yoksunluğumda ağabeyimi aratmayan Hüseyin Karayel’e, nam-ı esas Sinan dayıma çok şeyler borçluyum. Ve arkadaşlarıma… İyi ve ancak yine iyi diye anabileceğim tüm arkadaşlarıma, iş arkadaşlarıma, mahalle arkadaşlarıma, okul arkadaşlarıma, başka dostlarıma, tüm sevgililerime, ilk sevgilim Gülseren Esin’e. Onlara çok şey borçludur bu kişi. Bundan beş yıl öncesinin Ali Riza Esin kişisiyle şimdiki kişi geceyle gündüz kadar farklı, bunda herkesin payı büyük. Bundan böyle ne kadar fark eder bilmiyorum ama yarınki varlığımın da bugünkünden farklı olacağını biliyorum.

Yıl 2010. 2009’un sonlarından bu yana Genna MCG’de grafikerlik yapıyorum. Oradaki diğer işlerimin yanısıra Gennaration gazetesini çıkaran ekibe dahilim. Web sitesini WordPress’ten devşirerek yaptık, halen yönetmeye çalışıyorum. İlginç gelebilir, Genna’daki işimi şu ilanla buldum: http://ff.im/ckZCC

2009’un başlarından sonuna değin, Freelancer bazında çalışmaya devam ettim ev ofisimden. 2008 yılı sonunda iPhone odaklı yayım yapan iFonfan‘ı kurdum ve bundan altı ay öncesine değin yoğun olarak o kapsamda içerik ürettim.

2006 – 2008 yılları arasında Global Gıda ünvanlı bir şirkette çalıştım. Çoğu Anadolu’nun farklı illerindeki AVM’lerde faaliyetlerini sürdüren perakende gıda markalarının yaratım süreçlerine katıldım, kurumsal kimliklerini oluşturdum, iç mekan tasarımlarına müdahalelerim oldu, tüm tanıtım ve operasyonel materyallerini ben hazırladım, grafik tasarımlarını ve medya planlamalarını yaptım.

2001 yılının hemen başında kendi kurduğum bir şirketle “yeni medya” işlerine başladım. Yaptığım iş ağırlıklı olarak web sitesi tasarımları ve yönetimleriydi. 2003 yılında kendi kapattığım şirketten kalan işlerimi Freelancer bazında sürdürdüm. Aralıklarla beş yıl kadar devam eden süreç dahilinde Antalya’da kendine reklam ajansı diyen ve İstanbul’da kendini reklam ajansı zanneden grafik tasarım ofislerinde kısa sürelerle çalışarak masaüstü ve klasik mecra diye de adlandırılan, çoğunlukla çizgi altı diye nitelendirilen işleri öğrendim ve elbette hayatımı o işleri yaparak kazandım bir yandan; iyi veya kötü. Web sitesi ve hareketli grafik tasarımları, fotoğraf ve video prodüksiyonları, fotoğraf manipülasyonları, ses ve video montajıyla ilgili temel ve yardımcı unsurların kullanımıyla ilgili çok daha önceki bilgi ve tecrübelerimle birleştirme fırsatı buldum klasik mecra formlarını. Tüm bunları kullanarak işler ürettim.

Bankacılığı bıraktığımda başka bir bankaya girip çalışmayı “attan inip eşeğe” binmek şeklinde nitelendirmiştim ve başka ne yapacağımı hesaplamamış olmama rağmen hiçbir bankaya iş başvurusunda bulunmadım. En başından itibaren bankacı gibi hissetmemiştim zaten kendimi. İşe ilk başladığımda “bankacılıkta yaratıcılığa yer olmadığı” tembihlenmişti bana. Tembihleyen kişi her meslekte yaratıcılığın var olabileceğini benimle keşfetti. Koçbank’taki iş hayatım boyunca mesleki eğitimlerin yanısıra, motivasyon, liderlik, kalite yönetimi ve planlama ana başlıkları altında pek çok eğitim aldım, bunlardan daha sonraki iş hayatım boyunca çokça faydalandım, halen faydalanırım. Genel Müdürün “Müşteri Hizmetlerinde Mükemmellik” ödüllerinden birini de ben sahiplenerek tüm bunların gereğini yerine getirmiş sayarım kendimi.

Koçbank’tan 2000 yılının Haziran ayında kendi isteğim ve talebimle ayrıldım. Bankacılığı bıraktığımda ne iş yapacağımı bilmiyordum.

Daha önceki ismi American Express olan bankada, Koç-Amerikan Bank’ta, sonraki ismiyle Koçbank’ta sırasıyla Dış İşlemler Departmanı, İthalat Bölümü, İthalat-İhracat Bölümü, Antalya Şubesi, Manavgat Şubesi, Konya Şubesi, yine Antalya Şubesi, Antalya Muratpaşa Şubesi, Afyon Şubesi lokasyonlarında çalıştım. Havalı ismiyle “Clerk” ünvanıyla başladığım bankacılık hayatım, –Türkçe devam edeyim– şef yardımcılığı, şeflik, departman müdürlüğü gibi ünvanlarla devam etti. Bankacılık hayatım en son ünvanım olan “Operasyon Bölüm Yöneticisi”, yani müdür yarılığıyla, on üç yıl sonra sona erdi.

1996 yılının sonlarında internetle tanıştım. 2000 yılının ortalarında Exlibrary‘yi kurdum. İlk kitabım zaten internete yayılmıştı, ilk elden onu ve yeni yazılarımı yayımlamaya başladım.

İkinci oğlum Ege dünyaya geldi. Onun yolculuğunun, ona yolculuğumuzun Konya’da başladığını biliyoruz ama kendisi Antalya doğumludur. Apple bilgisayarlarla tanışmamın nedeni oğlum Ege’dir. D8 formatlı kasetlere çektiğim video görüntülerini bilgisayara yine dijital formatta aktarma ihtiyacım sayesinde tanıştım iMac DV’m ile. O bilgisayar daha sonra üzerinde web siteleri tasarlamaya başlayacağım, çizgi altı işleri bağlayacağım ekmek teknem haline gelecekti; Ege de, çoğu zaman evde çalıştığımdan bilgisayar masamın altındaki dizüstü aksesuarım. Sürekli babasının kucağında oturarak almıştır ilk bilgisayar eğitimini, altı yaşından beri ister PC ister Mac, tüm makineleri benim diyen insandan iyi kullanır. Üzerinde anlamlı kelimeler bulunan ilk belgesini dört yaşında kaydetmiştir.

Sanki beni tarif eden bir İngilizce ilana gönderdiğim özgeçmişle 1988 yılında bir iş başvurusunda bulundum. Nereye başvurduğumu bilmiyordum çünkü tarif edilen iş haricinde bir bilgi yoktu ilanda. Bir bankaya başvurduğumu sonradan öğrendim. Koç-Amerikan Bank, Dış İşlemler Departmanı’na kabul edildiğimi, “Koçbank’ın son genel müdürü”, o zamanın Asst. General Manager, Administration&Treasury ünvanlı kişisi Engin Akçakoca’nın, konuşmamızı takip eden ilk pazartesi günü “işe tişört ve espadrille gelme e mi..” demesiyle anladım. Doğru anladığımı ilk gün masama yığdıkları otuzu aşkın merkez bankası kapama ve teminat iadesi dosyasıyla boğuşmaya başladığımda öğrendim. Ünlü 32 sayılı kararla liberalleşen ülkem ekonomisine yön veren ve Özal dönemi diye anılan dönem boyunca, Türkiye’den yurt dışına açılmış Akreditif ve döviz cinsinden teminat mektuplarının bir kısmından da ben sorumlu oldum. Verilen bazı kredilerden, yurt dışı edilen efektiflerden, işe alınan bazı personelden, başka işe gönderilen başkalarından, genişçe bir bölgede boşalan tüm ATM’lerden, onlara ve bankaya depolanan paralardan, buraya sığdıramayacağım başka başka işlerden oluşan sorumluluklar aldım.

1988 yılında evlendim. 1989 yılında ilk oğlumuz Efe doğdu. Efe doğduğunda İstanbul’da, Küçüklanga Caddesinde oturuyorduk. Çocukluğumun geçtiği semtlerden biriydi orası, daha sonra Kurtuluş’a ve oradan da Antalya’ya taşındık. Sonraki işim nedeniyle ev ve şehir değiştirip durduk. Genç evli bir çift olmamız nedeniyle, çocuğumuzla birlikte büyüdük neredeyse. Bugünkü aklım olsa, daha büyükken çocuk sahibi olup çocuğumla çocuk olabilmeyi, daha küçükken çocuk sahibi olup çocuğumla büyümeye tercih ederdim doğrusu. Öte yandan, göreceli olarak genç denebilecek bir yaşta bugün küçüğü 12, büyüğü 21 yaşında aslanlar gibi iki çocuk babası olmanın keyfini ve gururunu ise hiçbir mutluluğa değişemeyeceğimi de biliyorum.

1987 yılında Durusel isimli bir halı toptancısında tezgâhtar olarak çalıştım. Kartvizitimdeki ünvanım ‘Asst. Sales Manager’dı ama tezgâhtardım sonuçta. Diğer halı satıcılarından farkımız, bizim halıları en az ellilik, yüzlük parçalar halinde satıyor olmamızdı. Yurt dışına, dünyanın dört bir yanındaki halı mağazalarına ve yabancı halı toptancılarına gönderiliyordu, Türkiye’nin dört bir yanında ilmek ilmek elle dokunmuş kimi yün, kimi pamuk ve yün, kimi ipek halılar; desen desen, kalite kalite. Muhasebe bölümü için işe alınmıştım oysa, üç ay kadar çalışıp mürekkepli kalemlerle yazılan üç ‘defter-i kebir’ kapatmıştım. “Sen güzel iş bağlıyorsun, İngilizcen de var hem, gel seni satışa alalım dediklerinde” hemen atladım, çünkü muhasebecilik bana sıkıcı gelmişti.

Askerliğimi Antalya Karpuzkaldıran’da DJ olarak yaptım. Aslında DJ olarak katıldığım kampta daha çok Tonmeister’lık ve ilgisiz bazı başka görevler yaparak tamamladım askerliğimi.

Hanutçu ve halı satıcısı olarak Nuruosmaniye’de ve Kapalıçarşı’da, daha önce çıraklık yaptığım halı mağazasında çalışmaya çalıştım. O mağazada İngilizce satış yapılabilir müşterilere satış yapma şansı en düşük olan bendim. Benden eski ve başka dillere de hakim tezgâhtarlar vardı çünkü. Kendi müşterimi kendim bulup, kendi satışımı kendim yapmaya başladım. Turistik ürün mağazaları buna dünden razılardı ve hem hanutumu, hem de satışlardan yüzdemi alıyordum. Yine de zaman geçtikçe bu durum beni içten içe rahatsız etmeye başlamıştı. İş başvurularında bulundum. Yaptığım işin moral motivasyonunun sıfırın altında olması yetmiyormuş gibi, maddi motivasyonu da azalmaya başlamıştı. İngilizce konuşan turist insanı, İstanbul’dan elini eteğini çekmişti resmen. Daha çok para kazanmış olsaydım, o günlerde yeni evli ve paraya ihtiyaç duyan birisi olarak işin ahlâki boyutunu ne kadar önemserdim, bilmiyorum. Önemsemezdim galiba.

Üniversiteden ayrılır ayrılmaz yine bir İngilizce kursuna yazıldım. Kararlıydım; bu kez okula gider gibi her gün devam edecek, sonunda hangi diplomayı alabiliyorsam onu alana değin bırakmayacaktım. English Universal isminde bir kursa kurs kapanana değin devam ettim. English Fast benim sayemde kurtuldu.

Arkadaşım Koray’la birlikte Staras’ta çalışmaya başladım. Daha önce sıkı DJ’lerin aynı stüdyoda ‘Revox’ makaralarla kaydederek hazırladıkları miksleri ‘Akai GX-F 71’lerle kasetlere çoğaltıyorduk. Zorumuz oydu ki, Vakkorama’da satılan kasetlerin kayıt ve müzik kalitesi Unkapanı’nda satılanlardan farklı olmalıydı. Unkapanı daha DJ kasetleri yapmaya başlamamıştı zaten. Satışa sunduğumuz kendi mikslerimiz de vardı. Nakamichi’ler yoktu stüdyoda… Hi-end ‘B&W’ gibi markalar yerine PA ‘JBL’ler, H&H’ler kullanılıyordu doğal olarak. Ama olsundu. Müzik ve Hi-Fi meraklısı iki gençtik ve darı ambarındaki tavuklar gibiydik. Pitch kontrollü pikaplar, mikserler, arşivdeki tüm o plaklar, sahip olma hayali kurduğumuz müzik aletleri, hoparlörler, hepsini kullandığın bir iş yapıyor olmak… Bazen büyük otellerdeki, bazen köşk bahçelerindeki önemli toplantılara müzik ‘setup’ları hazırlar, DJ‘lik, DJ çömezliği yapmaya giderdik; Sezen Aksu’nun Lale Devri şarkısındaki ortamları hareketlendirenlerden, –o ortamlara para karşılığı hizmet edenlerden daha doğrusu– biri ikisi de bizlerdik. Okuyanı ilgilendirmediği halde marka ve model isimleri belirterek yazmış olmamı bağışlayın, o isim ve numaralar ve daha pek çok başkası, hayatımdaki ağırlıklı bir döneme işaret eder.

1983-84 döneminde üniversite öğrencisiydim. İkinci sene kaydımı sildirerek ayrıldım üniversiteden. Üniversiteden ayrılmaya karar vermemi kolaylaştıran bir bahane yapmıştım kendime. Doğru düzgün iş fırsatı diyebileceğiniz neredeyse her şirket, üniversite ismi belirterek arıyordu personelini ve o üniversite isimlerinin arasında ne Marmara Üniversitesi ne de İstanbul Üniversitesi yoktu o günlerde. “Mezunlarını özellikle istedikleri üniversitelerden birinde okumuyorsam niye okuyorum” gibi hatalı bir fikre kapılmış, yanlış bir düşünceye saplanmıştım ve beni caydıracak kimsem de yoktu yanımda yöremde. Üniversite eşittir mezun olunduğunda diplomasıyla iş bulabildiğin, doldurulması gereken bir çile, hayatında tamamlanması gereken bir eğitim öğretim faslının son perdesiydi kafamda çünkü. Aksini kanıtlayan bir aile büyüğüm de yoktu. İlkokulu ancak bitirmiş bir anne babanın en büyük çocuğuydum ben. Ben doğduktan kısa bir süre sonra vefat etmiş, baba tarafından dedemdi en tahsillimiz.

1980 yılında sınavlarına girerek Beyoğlu Ticaret Lisesi’nin Muhasebe bölümünü kazandım. Okulun başka bölümü de yoktu zaten. 1983 yılında mezun oldum. Mezuniyetime ilişkin belki ilginç gelebilecek iki ayrıntı vardır. Birincisi son sınıfta üç dersten bütünlemeye kalmış olmama rağmen aynı yıl, 1983’te üniversiteyi, Marmara İ.İ.B.F. İşletme Bölümü’nü kazanmış olmamdır. İkincisi ise yine son dönem son sınıf iyileri arasında gerçekleştirilen daktilo şampiyonasında birinci olmam; bunu daha sonra klavyeyle dost geçecek bir hayatın önemli bir başlangıç noktası sayarım.

1982 yılının yaz aylarında, İstiklâl Caddesi’nin Tünele yakın bir iş yerinde, bir gümrük komisyoncusunda işe başladım. “sigortalı” ilk işimdir. Gümrüklerde evrak takibi yapanların getir götür işlerini yaptım, Tünel – Karaköy arasında mekik dokuyorduk beni o işe aldıran okul arkadaşım İbrahim’le birlikte. Tüneli kullanmayıp Yüksek Kaldırım’dan yokuş aşağı koşturursak ödenen gidiş-dönüş masrafının yarısının cepte kalabildiğini öğrendim. Çıraklık zamanlarımdaki bahşişlerden sonra havadan(!) geldiğini sandığım ilk paralarım oldu onlar. Kazandığım parayı yeniden kazanmayı öğreniyordum.

Para kazanmak için çalışılıyordu demek ki. Ama halen ne olmak istediğim hakkında, para kazanmak için hangi mesleği seçeceğim konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Çocukluğumda hayalini kurduğum pilotluktan ortaokuldaki bazı derslerimin not ortalamamı düşürmesi nedeniyle uzaklaşmıştım ya, artık ne olursa olurdu, önemi yoktu pek.

1977 yılında İstanbul Cerrahpaşa’daki Davutpaşa Lisesi’nin Ortaokul bölümüne yazıldım. O yıllarda İngilizce, Almanca ve Fransızca seçeneklerinden özellikle birine yığılma olduğundan yabancı dil tercih edemiyordunuz; annem beni yine de İngilizce’ye yıkabildi. Böylece o yabancı dili öğrenmem konusundaki aile zoru da başlamış oldu. Beni bununla ilgili sürekli destekleyeceklerdi ve ben faydasını çok daha sonra görecektim. Ergenliğim İngilizce kurslarının akşam kurlarında uyuyarak geçti. Uyandığımda ise kendimi Sultanahmet ve civarında pratik yaparken, Kapalıçarşı’da bir halıcıda çıraklık, daha sonra terfien tezgâhtarlık yaparken bulmuştum.

1972 yılında yazıldığım Hobyarlı Ahmet Paşa İlkokulu’nda başladım okul hayatıma. Tüm ilk sınıf şubeleri dolu olduğundan beni “Özel” sınıfa aldılar ilkin. O sınıfta zihinsel engelli arkadaşlarım oldu. Bazen bunun tesadüf olmadığını düşünürüm. İkinci hafta Trabzon’dan İstanbul’a tayini çıkan bir kadının, sevgili ilk öğretmenim Keriman Erten’in öğrencisiydim.

Kiracıydık. Bebekliğim Kasımpaşa’da, erken çocukluğum Balat’da, çocukluğum Küçüklanga ve Fındıkzade civarlarında geçti. Ergen çocukluğuma ilk adım attığım sıralarda bir yaz bir elektrikçide ve bir yaz da “bilumum oto tamiranesi”nde çıraktım. Ondan önceki yaz tatillerimde ise Cuma Pazarı‘nda sucu çocuk.

1966’nın 4 Ocak günü doğdum.

1965’in bahar ayları… Bir pıhtı tanesiydim.

Böyle biter her hikâye.

http://ali.riza.esin.net
http://www.exlibrary.com
http://www.ifonfan.com
http://www.behance.net/aesin
http://tr.linkedin.com/in/aesin
http://friendfeed.com/aesin
http://twitter.com/alirizaesin

“Ali Riza Esin” üzerine 6 yorum

  1. Kaynağım İnsan’ı kısa bir süre önce keşfettim. Keşfettiğim andan itibaren gün içerisinde sürekli açık olan terfili websitelerine dahil ettiğim, otuzdokuz sayfasındaki bütün yazıları / videoları teker teker karıştırmaya başladığım ve hala yarılayamadığım bir güzel paylaşım ortamı burası. Onlarca yazı okudum ve en çok da bu yazının altına yazıyı okuduktan sonra ne hissettiğimi yazmak istedim.

    Nefesimin sesiyle yalnız kaldığımda düşüncelerimi gönül rahatlığıyla kelimelerine teslim edebileceğim, güzel tecrübelerle doldurulmuş cümleler taşırıyor bu hikaye.

    Elinize sağlık…

  2. Kaynağım İnsan’ı zaten ilgi ile takip ediyordum. İpek Aral Kişioğlu’nun talebi ise sürpriz olmuştu benim için hakikaten, ilgili bölümde yer verilen “profesyoneller”den biri olarak görülmüş olmaktan bir kere, büyük keyif duymuştum duyar duymaz. Sonrasını biliyorsunuz, buraya kadar indiyseniz. Okumadınız mı yoksa?.. :)) O kadar okumama rağmen, bunu yazımda bile anlatmama rağmen hatta, yazımda halen gözüme çok fena batan hatalar var; o kadar geciktirdikten sonra aceleye geldi deme şansını da kaybettim üstelik. Affola… Ben de çok teşekkür etmek istiyorum sevgili İpek Aral Kişioğlu’na ve tüm okurlara, gözü değen herkese.

  3. Sıklıkla alıntılar yapacağım yazılardan biri daha olmuş, ilkinize de çok teşekkürler Ex Üstadım pek leziz bir yazıyla az bildiğim yönlerini de öğrenmek hoş oldu 🙂
    Sevgi ve ışıkla kalın…

  4. Geri bildirim: uberVU - social comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir