Duygu Keçecioğlu

Bazen öyle birşey olur ki durup tüm geçmişinize bir göz atma ihtiyacı hissedersiniz…İşte tam da o zaman zihninizin dışınızda sizinle ilerleyen enteresan bir dostun farkına varırsınız. Bazen size eşlik etmiş ‘’peki, çok istiyorsan o tarafa doğru bir gidip bakalım’’ demiş, bazen de ‘’istediğin kadar uğraş dur, istikamet bu taraf’’ diye ‘’aksilik’’ etmiş. Ama öyle ya da böyle bir şekilde son sözü hep o söylemiş. Bunun biraz tedirgin edici olduğunu kabul ediyorum. Çünkü hemen hemen birçok bilgi kaynağı,  yaşamımızdaki tüm faktörleri kontrolümüz altında tutup yönetmemiz gerektiğini telkin ediyor. Benim kendi gerçeğimle tanışıp ‘’rahata ermem’’se içerideki  esrarengiz dosta tüm angaryayı yükleyip emekliliğimi(!!!) ilan ettiğim döneme denk geliyor.

Kariyer hikayemin ‘’yetti bu kurumsal yaşam, artık özgürlüğümü ilan ediyorum’’ denilerek başlanan cesaret ve ustalık dolu yaşamlar gibi olduğunu söyleyemem. Her zaman sevdiğim işleri yaptım ya da yaptığım işleri sevdim, bilemiyorum. Benim tüm derdim yaşadığım sağlık sorunlarının her geçen gün hem özel hem de iş yaşantımı sekteye uğratıyor olmasıydı. 18 yıl boyunca migrenle yaşadım, üzerine fibromiyalji ve  tiroid de eklendiğinde ben değil kariyer planları yapmak sabah yataktan kalkmakta bile güçlük çekiyordum. Okuduğum üniversitenin hastanesinde başlayan, Amerika’da yaşadığım dönemde oradaki tedavilerle devam eden ve İstanbul’daki tüm ilgili doktorların kapısını aşındırtan migrenimle ilgili hiçbir aşama kaydedemiyordum. Transformal Nefes ile ilgilenmemim tek sebebi de oksijenin beden sağlığındaki önemi  ile ilgili okuduğum bir makale ve ardından izlediğim bir televizyon programı idi. Ruhsal özgürleşme literatürü, mucizeler, çiçekler böcekler, melekler açıkçası hiç de ilgi alanıma girmiyordu. Tek derdim acaba bedenimin ihtiyacı olan şey oksijen olabilir miydi? İlk nefes seansım unutulmaz bir deneyimdi. Yaptığım şey sadece nefes almaktı ve anlamlandıramadığım bir duygudan diğer bir duyguya uçuşuyordum. Seans sonunda birşeyler olduğu kesindi ama ne olduğunu tanımlamamın imkanı yoktu. İçimde devam etmekle ilgili güçlü bir istek duydum. Çünkü diyafram denen kası kullandığımın ilk kez farkına varmıştım ve bunun bana fiziksel olarak iyi geleceğini biliyordum. Özel seanslar, grup seansları ve haftasonu seminerleri ile devam eden nefes serüvenimin 3. ayında migren ağrılarım farkedilir derecede azalmıştı ve 4. ayında artık migrenle yolarımızı ayırmış olduğumuz ortadaydı…Bedenimdeki fibromiyaljiden kaynaklanan yaygın ağrılar da geçiyordu. İnanılır gibi değildi ve daha da önemlisi tanımadığım dahası kontrol edemediğim-etmek de istemediğim birçok duygunun içinde kendimi hiç olmadığım kadar huzurlu ve güvende hissediyordum.

Steve Jobs’ın Stanford Üniversitesindeki meşhur konuşmasında dediği gibi ileriye bakarak noktaları birleştiremezsiniz. Bazen noktaların bir şekilde gelecekte birleşeceklerine şimdiden inanmanız gerekir. Ben de bunu yaptım ve nefesi yaşam şeklim haline getirip olanları izlemeye ve eşlik etmeye başladım.  Nefes beni sağlıklı, sakin, güvende ve barışık bir ruh haline nazikçe bırakmıştı. Kontrolü bir kenara bırakarak kendiliğinden gelen duygulara teslim oldum. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Bakışlarımı içime döndürdüğümde yazımın başında bahsettiğim esrarengiz dost ile tanıştım. İşin süprizi meğer buymuş… ‘’O’’nun aslında gerçek ben benim ise kötü bir dublor oyuncu olduğumu farkettim. Ne kadar gerçek bene yaklaşırsam o kadar işlerin kolaylaştığını o kadar güçlü ve güvende olduğumu gördüm.  Alıştığım şekilde değil de içeriden modellediğim şekilde davranmaya başladım. Sözlerimi, davranışlarımı incelemeye; gerçek bana uygun olanlarını tutup, ondan uzak olanları ayıklamaya başladım. Bu süreçte zorlandım, hırsımdan ağladım, acımasız ve çirkin olan yüzümle yüzleştim…Bitti mi? Hayır!!! Bitecek mi Hayır!!! Egom halen iş başında ve bana yaşamın zor ve mücadele gerektiren bir şey olduğuna inandırmaya çalışıyor. Ama en azından artık ben de onun farkındayım!

Kendime ve danışanlarıma sürekli şunu söylüyorum. Hiçbir yöntemde, hiçbir teknikte, hiçbir öğretide, hiçbir uzmanda sihirli değnek aramayın. Siz teksiniz ve özünüzde mükemmelsiniz. Sizin için en iyisiniz sadece siz bilirsiniz. Kimseye ihtiyacınız yok ve herşey yolunda!!! Eğer içerideki gürültüyü susturmayı başarırsanız en başarılı doktorun, terapistin, ustadın, mentorun, danışmanın içinizde olduğunu göreceksiniz. Birilerinin sizin adınıza yaşamınızı düzenlemesini beklemek yerine iç sesinizi duymanızı engelleyen sesleri engelleyin yeter. Dürüst ve cesur olun. Mükemmelliğinize güvenin ve enerjinizi aşağıya çeken şeylerin sadece alıştığımız ‘’gerçek’’ kavramından kaynaklandığını görmeye çalışın. Gerçek sandığımız şeylerin aslında bir ilizyondan ibaret olduğunu farketmek çok fazla zamanınızı almayacak. Burada bana çok yardımcı olan bir soruyu paylaşmak istiyorum. ‘’Haklı çıkmak mı istiyorsun, mutlu olmak mı?’’ Ne zaman hoşuma gitmeyen bir durumla karşılaşsam kendime bu soruyu soruyorum. Haklı çıkmak için onlarca gerekçe sayabiliyorken hiçbirisinin ama hiçbirisinin benim asıl hedefim olan mutlu ve sağlıklı olmaya hizmet etmediklerini görüyorum. O zaman bilinçli bir şekilde düşüncelerimi mutlu olmak için neler yapabilirime yönlendiriyorum ve bu noktada ben nefesimin gücünü kullanıyorum. Beni sorunu besleyen bakış açısından bir adım dışarı çıkartmakta birebir!!! Dışarıdan olaya baktığımdaysa artık herşey çok farklı. Artık eleştiri yok, olanı kabul ve neden yaşadığıma dair sorumluluk almak var. Size, haklı çıkanlar dünyasından çıkmanıza yardımcı olacak herşeyle işbirliği yapmanızı öneriyorum. Psikoloji, felsefe, holistik bir yaklaşım izleyen ve bilimin süzgecinden geçmiş yöntemler, sağlıklı beslenme alışanlıkları, bedeninize ve ruhunuza saygı duyan tüm kadim bilgiler, kitaplar, bloglar, pozitif dostlar, hatta üzerine çalışma ve analiz için negatif dostlar.  Sizi sizinle başbaşa kılacak, zihninizi yormadan, kirletmeden, bulandırmadan aydınlatacak birçok şey var. Size müdahale etmiyorsa, değiştirmeye çalışmıyorsa, bedeninize karşı fiziksel anlamda saygılı ve dikkatliyse denemeye değer. Zaten bir kere kafaya taktınız mı –güzel haber- emin olun o sizi buluyor. Stefano Elio D’ Anna’nın Tanrılar Okulu kitabı her zaman başucu kitabım olmuştur. Panomda asılı duran kitaptaki şu cümleyi son derece çarpıcı ve gerçek bulurum:

Bütünlük oluşun bir öz iyileştirme sürecidir. Bin yıllık inanışların tersine çevrilmesini; olumsuz duyguların ve yıkıcı düşüncelerin bir dönüşümünü, öz denetime ulaşmayı, yiyecekler, uyku ve nefes üstünde egemen olmayı gerektirir.

Bana gelince…Ben nefes yolculuğuma bu senenin başında kurduğum Stüdyo Prana’da devam ediyorum. Bir yandan yola devam ederken bir yandan aynı yolun yolcularına seyahat arkadaşlığı yapıyorum. Her bir bireyin ne kadar mükemmel ve varlığının gerekli olduğunu gözlemliyorum. Onlara onlardaki mükemmelliği göstermeye çalışıyorum. Bizi birbirimizle kendimize tanıtan düzene şaşırmakla geçiyor günlerim. Bir de iki lafımın biri nefes diğeri diyaframJ

Daha tutarlı, daha açık, daha cesur, daha net, daha bilgili Duygu’nun izlerini sürüyorum içimde. Yaşamımdakilerin kıymetini bilmeye çalışıyorum, yaşamımda olmayan bazı eski dostlarımın özlemini duyuyorum…Anlamaya, anladıklarımı anlatmaya çalışıyorum. Bazen feciiiiii şekilde tembellik yapıyorum. Zaman zaman zayıf hissediyorum. Zaman zaman çok istiyorum ama elde edemiyorum. Sonra, hayatla gereksiz mücadele etmemem gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Seçimlerimde emin olmak istediğim tek şey egomun oyununa gelip yaşadığım evrene ve insanlara zarar vermemek. Herşey mükemmel bir senaryonun parçası ve ben elimden geleni yapmanın kucağında sakinleşiyorum. Zaten bir süre sonra ters giden şeyin neden ters gittiğini de anlıyorum.

Eskiden seyahat etmeyi sevmezdim. Şimdi birçok seyahat planım var. Aldığım seslendirme eğitimi sertifikası ile birşeyler yapasım var, yazmak istiyorum ama sanırım onun daha zamanı var.

Ve tabi şu anda yapmaktan en fazla keyif aldığım iki şeye son sürrat devam edeceğim; yaşamımdakilerin nefeslerine dokunmak ve sonsuz düşler kurmak…D’Anna’nın dediği gibi ne de olsa ‘’Düş varolan en gerçek şeydir.’’

Düşleriniz ve nefesini her daim açık olsun…

Sevgilerimle

Duygu Keçecioğlu

Transformal Nefes Terapisti ve Eğitmeni

İsmail Hakkı Polat

12 Eylül döneminin öncesinde, o terör yıllarında yaşayan hemen herkesin derdi gelecekten ziyade günü kurtarabilmekti. Belki de bu yüzden çocukluğumda “Büyüyünce ne olacağım?” diye bir sorum hiç olmadı. Çocukluğum Eskişehir’in sokaklarında kah kavga-dövüşle, kah futbol-basketbolla geçti. Hava kararıp eve döndüğüm zaman da, önce sıkıcı ödevleri yapar sonra da transistörlü el radyosundan gelen tınılar eşliğinde kitap okur ya da ışığı kapatıp pencereden şehrin ışıklarına bakarak düşler kurardım.  İlginçtir, bu düşlerde “potaya yaptığım ‘smaçları’ tribünden izleyen kızların coşkulu tezahüratları” vardı ama iş-güç ya da gelecekle ilgili hiçbir şey yoktu.

12 Eylül darbesinin hemen sonrasına düşen lise yıllarımda ise, durum tersine dönmeye başladı. Hiç bir zaman iyi bir öğrenci olamadığımdan ailemin benden bir başarı beklentisi yoktu ama Üniversite sınavı ve dersane kavramları arkadaş cemaatinin baskısıyla kaçınılmaz biçimde girdi hayatıma. Eee, ne de olsa işin ucunda “bir baltaya sap olmak” vardı.  O dönemde kuzenimin proje bürosuna gidip gelmelerin de etkisiyle, mimarlığa ilgi duymaya başladım.  Büroda kuzenimle geçirilen uykusuz gecelerin sonunda ortaya çıkan bina proje ve maketlerini hayranlıkla incelerdim. O binaların içindeki hayatları ve düzeni, en ince ayrıntısına kadar kafamda kurgular  ve kuzen bunları gerçeğe dönüştürünce de kendim yapmış gibi gururlanırdım.  Hele hele kuzenimin mezun olduğu ODTÜ’ye gidip Mimarlık Bölümü’nü de gezdikten sonra artık kesin kararımı vermiştim; Mimar olacaktım!

Ancak lise son sınıfa başlarken yaşadığım bir olay, bu gidişi değiştirdi. Okuldaki bir sohbet sırasında grubumuzun ‘çalışkan’ çocuklarından birisi,  tembelliğimden dem vurarak dersaneye gitmeme çok da gerek olmadığını ve ‘babamın parasını ziyan etmememi’ esprili bir dille söyledi. Yüzümün kızardığını hissettim. Daha da ağırıma giden şey ise, orada bulunan herkesin bu sözlere gülmesiydi.  Utançla karışık öfkemi gizlemek için yüzüme oturttuğum  sahte tebessüm sayesinde o an durumu kurtarabildim ama sonraki günlerde o anı hatırladıkça ona karşı duyduğum öfke daha da büyüdü. Artık mimarlık falan umrumda değildi. Tek hedefim ne yapıp edip bu arkadaşı üniversite sınavında geçmekti.  Bir yıl boyunca ‘eşşek gibi’ çalıştım.  Rekabetin verdiği hırçınlıkla sınav tercihlerimde en yüksek puanlı bölümleri başa yazıp ODTÜ Mimarlığı da onlardan sonraya yazdım.  Sınav sonuçları açıklandığında oldukça yüksek bir puan alarak ODTÜ’nün Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nü kazanmıştım.  Ancak bu yüksek puanım bile o arkadaşımı geçmeye yetmemişti.  Dahası istediğim meslek üzerine okuma fırsatını kaçırmış ve pek de hevesli olmadığım zorlu bir bölüme girmiştim.

Üniversiteye başladığımda fark ettim ki, bölümde benden çok daha hırslı, bilgili ve motive yüzlerce öğrenci vardı.  Şu anda önemli bir kısmı uluslararası çapta bilim adamı olan bu insanların arasındaki amansız rekabet, okul hayatım boyunca  beni ODTÜ’den de, Elektrik-Elektronik Mühendisliği’nden de soğuttu. Ne zaman mezun oldum, o zaman herşey yeniden başladı.  Önce Eskişehir’de Silahlı Kuvvetler’e bağlı bir uçak bakım fabrikasında mühendislik pratiğimi biraz olsun geliştirme olanağı buldum.  Ancak asıl mesleki kariyer, İstanbul’a gelip telekomünikasyon sektörüne girdikten sonra  başladı. Siemens, Nortel ve Ericsson gibi çok uluslu firmalarda hem uluslararası çalışma hayatını hem de telekomünikasyon sektörünü yakından tanıma olanağı buldum.  Mesleğe bir şekilde ısınmaya başlamıştım. Gerçi işin daha çok yöneticilik ve ticaret kısmına odaklanmıştım ama ne gam! Teknik taraftan biraz olsun sosyal tarafa kaymak, ruhuma iyi gelmişti.

Ericsson’dan sonra geçtiğim Turkcell ise mesleki kariyerimin doruğu oldu. Sektör lideri bir firmada, yetenekli ve uyumlu bir ekiple çalışmanın verdiği güçle özellikle mobil katma değerli hizmetler konusunda ülkedeki yazılım ve girişimcilik potansiyelini harekete geçirmeyi başardık. Bunun sonucu hem Turkcell hem de Türkiye bu alanda ciddi bir ilerleme kaydetti. 2002 yılında GPRSLand projesiyle Dünya İletişim Ödülleri yarışmasında “Dünyanın en iyi yeni servisi” ödülünü kazandık. http://www.milliyet.com/2002/10/08/ekonomi/eko04.html

Herşey yolunda gidiyordu. Ancak o günlerde şirketin İnsan Kaynakları biriminin yaptırdığı bir 360 ̊ kişilik testinde, testi yapan uzman karşıma şaşırtıcı bir sonuç koydu.  Kişiliğimin ilk kuruluş (set-up) süreçleri için daha uygun olduğunu ancak bu aşamayı geçtikten sonraki operasyonel süreçlerin bende mutsuzluk yaratacağını söyleyen İK uzmanı,  şirketteki işleri bir süre sonra bana monoton gelmeye başlayacağını  ve eninde sonunda şirketle yollarımın ayrılmasının kaçınılmaz olduğunu ifade etti. O gün bana “şaka gibi gelen” bu değerlendirmeye aldırmadım tabii. Ancak devamındaki 6 ay tam anlamıyla berbat geçti ve uzmanın söyledikleri aşağı yukarı çıktı. Geldiğim noktada iki seçeneğim vardı: Ya mevcut statükomu kişiliğimi örselemek pahasına koruyacaktım ya da herşeye yeniden ve farklı bir yerlerde başlayacaktım. Kişiliğim gereği olsa gerek, ben ikincisini seçtim.  Maddi ve manevi bakımdan ciddi vazgeçişler içeren bu seçim, ilk zamanlarda beni oldukça zorladı. Neden böyle bir şeyi yaptığıma çevremi ve kendimi ikna edemedim uzunca bir süre. Yaşanan bir sürü gel-gitin ardından herşey yerli yerine oturmaya başladı ve kendime yeniden bir çalışma alanı inşa edebildim. Bu süreçte aldığım ve uyguladığım en önemli ilke, işimin kurgulanması  konusunda  son kararın daima bana ait olmasıydı. Bu yüzden kaybettiğim epey proje oldu ama yaptıklarımdan aldığım haz ve ortaya çıkan işin kalitesi beni ve karşımdakileri her zaman memnun etti.

Bugün geldiğim noktada, bilgi birikimimi gerek üniversite hocası gerekse danışman olarak bireylerle ve çeşitli kuruluşlarla paylaşıyorum.  Özellikle internet ve mobil iletişim ortamlarının yeni medyalar olarak konumlandırılması ve bunların sosyal, ekonomik ve siyasi etkilerinin yarattığı fırsat ve tehditlere göre yeni projeler geliştirilmesi bana sonsuz bir heyecan veriyor. Sanırım attığım bu adım, bana geçmişte bir talihsiz gelişme sonucu kaybettiğim mimarlık fırsatını bir açıdan geri verdi. Çocukluğumda maket üzerinde kurguladığım yaşamların ve düzenin bir benzerini şimdi sanal dünyaya uygulamak, bana göre profesyonel yöneticiliğin en yüksek hazlarından çok daha yaratıcı ve doyurucu.

İsmail Hakkı Polat

http://trscope.com/
http://ismailhpolat.com/

Evren Efe

Bazı insanlar vardır hani, hayatları boyunca ne yapmak istediklerini bilirler. Sorduğunuzda net hayalleri, hedefleri vardır. İşte ben hiçbir zaman bu insanlardan olamadım. Liseyi bitirip de üniversite için tercih yapmam gerektiğinde hala aklımda ne yapmak istediğime dair en ufak bir fikir bile yoktu. Öğretmenlik, doktorluk, eczacılık gibi meslekler hiç ilgimi çekmiyordu.

Okulda yapılan kişilik envanterlerinde hem sözel, hem sayısal konulara ilgim ve yeteneğim olduğuna dair sonuçlar çıktığından yönlendirici olmuyordu. Kendimce en yetenekli olduğum konunun dil öğrenmek olduğuna inanıyordum, hayalimde de sürekli seyahat etmek, dünyayı gezmek vardı ama fen-matematikten mezun olacağım için bu konsepte uygun bir bölüm aklıma gelmiyordu. Sonunda rehber hocaların da yardımıyla en bayıldığım şey olan yemek içmekle de ilgili olduğundan -ne işe yaradığına pek aklım ermese de- gıda mühendisliğini yazmaya karar verdim.

Gıda mühendisliği okuduğum dönem eğlenceliydi. Özellikle Ankara Üniversitesi gıda teknolojisi eğitimi veren bir üniversite olduğundan her bir ürün grubunun üretimiyle ilgili bilgi almak benim çok hoşuma gitti. Okulun pek çok tesisi olduğundan pratik yapma imkanımız da oldukça fazlaydı. Yine de mezun olana kadar bir gıda mühendisinin sektörde ne iş yapabileceğine dair kafamda net bir tanım oluşturamamıştım. Mezun arkadaşlarımın çoğunun devlet bünyesinde çalışmak ya da akademisyen olmak gibi hedefleri vardı, ya da toplu yemek sektöründe çalışmaya başlayanları görüyordum, bense bu şekilde çalışmak istemiyordum. Kafamda özel sektörde, kurumsal bir firmada daha dinamik bir ortamda çalışmak vardı. Mezun olduktan bir kaç ay sonra bu düşüncemi hayata geçirebildim.

İlk işyerim pek çok yeni mezun mühendisin çalışmak için can atacağı standarda sahip bir firmaydı. Tüketime hazır steril yemek üretiyorduk ve ben mikrobiyoloji laboratuarından sorumluydum. Burada yaklaşık 14 ay çalıştıktan sonra Fransız ortaklı bir firmaya geçiş yaparak kalite güvence ve arge üzerine çalışmaya başladım. Üretim sektöründe çalıştığım süre boyunca bir fabrikada sistemin işleyişi, hammadde girişten bitmiş ürün sevkiyatına kadar tüm aşamaların kontrolü, yeni ürün geliştirme, yasa takibi, laboratuvar yönetimi, müşteri beklentilerinin karşılanması, şikayet yönetimi gibi konular dışında insan ilişkileriyle de ilgili pek çok şey öğrendim. Beş yıl bittiğinde üretim sektörünün bana göre olup olmadığını sorgulamaya başlamıştım. Her gün aynı fabrikaya gidip, aynı kişilerle çalışmak, bütün gün koruyucu kıyafetlerle dolaşmak, sosyal hayatımı hammaddenin ve siparişin durumuna göre ayarlamak benim hayal ettiğim iş hayatı tanımına uymuyordu. Tam da ben kendi kendime bunların sorgulamasını yaparken imdadıma bir iş ilanı yetişti, uluslararası bir belgelendirme firması tam zamanlı denetçi arıyordu ve bu ilan sayesinde 2004 yılında üretim sektöründen bambaşka bir sektöre; denetim ve belgelendirmeye geçiş yaptım.

İlana başvurduğumda denetçilikle ilgili tüm bildiğim çalıştığım fabrikalarda geçirdiğim denetimlerden ibaretti. Yoğun bir eğitim ve neredeyse hergün denetimlere katılıp izlediğim, bazen görev aldığım gözlem döneminden yaklaşık iki ay sonra ISO 9001 denetçisi olarak onaylandım. Takip eden yıllar boyunca herbirinin birbirinden farklı eğitim, sınav ve onay aşamaları bulunan HACCP(Hollanda), BRC-food, IFS, ISO 22000 gibi standartlarda da denetçi olarak onaylandım, tüm bu standartlarla ilgili eğitimler verdim. Şu anda yine uluslararası bir firmada gıda denetim ve belgelendirme departmanını yönetmekteyim, aktif olarak denetim ve eğitimlere de katılmaktayım.

Genel olarak baktığımızda benim için kırılma noktası belgelendirme sektörüne geçiş oldu aslında. Çok sıkıldığım rutin üretim hayatından sonra hemen hergün farklı bir firmaya denetime gitmek çok heyecan verici bambaşka bir deneyimdi. Her firmada farklı insanlarla tanışmak, farklı sektörleri, farklı fabrikaları görmek, gördüğüm sistemleri kendimce karşılaştırmak sadece Türkiye’de değil, dünyanın farklı yerlerinde denetim yapmak, yurtdışından gelen denetçilerle ekip halinde çalışmak  büyük bir şans ve bana tek bir firmada yıllarca çalışsam edinemeyeceğim bir perspektif kazandırdığını düşünüyorum.

Lise sonda tesadüfen yaptığım tercihi yıllar içinde bilinçli kararlarımla yönlendirip kendime en uygun mesleği bulduğuma inanıyorum. Altı yıldır bu işi çok severek yapıyorum ve  denetim için gittiğim her yeni şehri atlasta işaretlediğimde çocukluk hayalimi yerine getirebildiğim için yeniden mutlu oluyorum.

Evren Efe
http://evrenefe.wordpress.com
evrenefe78@gmail.com

A. Selim Tuncer

Kendi suyuna gitmek

Çocuktum. Evimizin önündeki sokakta arkadaşlarımla oynarken kızkardeşimin ilkokul öğretmeni göründü yolun başında… Evine bizim sokaktan giderdi hep… O zamanlar, kendi öğretmenimiz olmasa bile, öğretmenlere karşı o yapmacık ve öğretilmiş saygıyı göstermek zorundaydık. Öyle yaptık. Gerçi, pembe yüzlü, hafif etine dolgun, kıvırcık saçlı Nihal Öğretmen, hem sevilir hem de gerçekten sayılırdı. Oyunu bırakıp geçmesini beklemeye koyulduk. Gülümseyerek yanımızdan geçerken birden bana yöneldi: “Annen evde mi yavrum?”

Yüzünde herhangi bir kızgınlık emaresi olmadığına göre kızkardeşimi şikayet etmeye gelmemişti galiba… Annemle tanışırlardı, belki öylesine bir selam verecekti. “Evde öğretmenim!” dedim. Önden koşturarak bahçe kapısını açtım, anneme seslendim. Nihal Öğretmen de arkamdan geliyordu. Sesimi duyan annem kapıyı açtığında Nihal Öğretmen karşısındaydı: “İçeri girmeyeceğim Nedime Abla, şöyle iki dakika ayak üstü konuşalım.”

Annem de kaygılanmıştı. Sanıyorum kızıyla ilgili bir şikayet alacağından kuşkulanmıştı. Nihal Öğretmen hemen konuya girdi: “Abla, çocukları kıramıyorsun, biliyorum. Ama bu yaptığın onlar için doğru bir şey değil, ödevlerini kendileri yapmaları lazım.”

Mesele anlaşılmıştı, çünkü bir çocuk meleği olan annem, gerçekten de kendisine gelen kimseyi geri çeviremez, mahallenin bütün çocuklarının resim ödevlerini yapardı. Her ne kadar anlaşılmasın diye resimleri çalakalem yapsa bile, sonuçta kalem ve fırça izlerindeki ustalık gizlenebilecek gibi değildi.

Annem biraz utana sıkıla da olsa “Hoca’nım,” dedi, “sana yalan söylemeyeyim, ben çocukları reddedemem, en iyisi bu konuda onları sen ikaz et.”

*

Annem, ilk ve orta öğretim dışında, herhangi bir sanat eğitimi almamasına rağmen, ister kuru kalem ister sulu boya ister yağlı boya olsun, gerçekten de güzel resim yapardı.

Okul yıllarımda ben de fena değildim resim konusunda… Bunda kalıtımın mutlaka payı vardır. Ama hiçbir zaman sıkı sıkıya sarılmadım resme, çok büyük heyecan duymadım. Tabii öğretmenlerimi hayran bırakacak kadar iyi çiziktiriyordum herhalde ki, hep takdir görürdüm.

O yıllarda beni hikayeler daha çok çekerdi kendine… Tommiks, Teksas, Tenten gibi çizgi romanlardan İtalyan kökenli cep fotoromanlarına, Jules Verne ve Kemalettin Tuğcu gibi bildiğiniz yazarların romanlarından Ayşegül serilerine, ortaokul ve lise yıllarına erdiğimde ise klasik eserlerden abilerin ablaların okuduğu yerli romanlara kadar içinde hikaye olan her şey… Sinemanın da ayrı bir yeri vardı tabii… Okul kırıp beş film birden gösterilen ucuz halk matineleri vazgeçilmezlerim arasında yer alırdı. Dayımın yazlık sinemasında aynı filmi bir hafta boyunca tekrar tekrar izlemekten sıkıldığımı da hiç hatırlamıyorum.

Zaman mı genişti yoksa ben mi hızlıydım, bilemiyorum; aynı zamanda bütün bunları hem okulu idare ederek hem de diğer çocukluk haşarılıklarından hiçbir özveride bulunmadan yapabilirdim.

Ortaokul yıllarımda bir roman yazmaya bile başlamıştım. Tabii sadece başlamıştım, sekiz on Harita Metod Defteri sayfasında kalmıştı. Sonra da hiç öyle büyük işlere yeltendiğimi hatırlamıyorum, ama takma bir isimle bir aile dostumuzun çıkardığı yerel gazetede köşe yazıları yazıyordum. Okurlar o yazıları bir lise öğrencisinin yazdığını bilmiş olsa herhalde ciddiye bile almazlardı. Gazete sahibiyle aramızda bir sırdı bu!

Gazetenin basıldığı matbaaya da gidip gelirdim. Güzel bir eğlenceydi, kurşun harfleri, harf kasalarından tek tek alarak kumpas üzerine elle dizmek… Hatta çeşitli malzemelerden kesip biçip elde klişeler bile yapardım.

İçimdeki yazı ve hikaye tutkusu ile lisedeki edebiyat öğretmenimi rol-model olarak seçmem bir araya gelince yönümü tayin etmiştim. Kararımı verdim, üniversitede edebiyat okuyacaktım. Öyle de yaptım. Üniversiteyi bölüm birincisi olarak bitirdim.

80’li yıllar… Bir yandan Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisansa başlayarak akademiyle ilgimi koparmamaya çalışıyor, bir yandan da Türkiye’ye okumak için gelen Filistinli, İranlı, Ürdünlü öğrencilere Türkçe dersleri vererek özel girişimciliğin kapısını tıklatıyordum.

Önce bir yayınevi kurarak biraz daha idealist takılırken sonra buna bir de dersane ekleyerek para kazanma hedefine yöneldim. Dersanenin ilan tasarımlarını, yayınevinin kitap kapaklarını ve iç sayfa dizaynlarını kendim yapıyordum. İşadamı mıydım, akademisyen miydim, grafiker miydim, yoksa yazar mıydım, hepsini birbirine karıştırdım. Birkaç yıl yolumu aradım.

Evet, hem yazıya hem de görsel sanatlara ilgim ve yeteneğim vardı. Ve ne biri ne de diğeri tek başına beni tatmin ediyordu. Böylece, birkaç yıllık yalpalamalardan sonra, 1987 yılında, sözel ve görsel sanatlardaki yetenek ve birikimimi birlikte kullanabileceğim bir sektöre, reklam sektörüne geçtim.

Kısacası, yirmi yılı aşkın süredir kendime reklamcı diyorum. Tabii, reklamcıyım demekle de kalmıyor, iletişim, marka yaratımı ve stratejileri, bütünleşik pazarlama iletişimi, grafik tasarımı, alfabe ve tipografi, etik ve estetik kuramları, algı ve imaj ilişkisi, dil ve kitlesel iletişim kodlamaları, kültür kodları, sosyal sistemler ve pazarlama, siyaset ve iletişim, kurumsal kimlik, tüketim psikolojisi, bilgi sermayesi ve yaratıcılık gibi konularla enikonu ilgilenmeye çalışıyorum. Zaman zaman çeşitli mesleki yarışmalarda jüri üyeliği yaptığım, uzmanlık konularımla ilgili konferans ve seminerler verdiğim, kimi eğitim programlarında görev aldığım oluyor. Çeşitli yayın organlarında ve kişisel bloğumda kaleme aldığım yazılarda mesleki deneyimlerimden yola çıkarak “pazarlama iletişimi” ve “grafik tasarımı” konularını pratikten teoriye irdeliyorum. Yazılarımın meslekten olmayanlar tarafından da ilgiyle okunduğu söyleniyor. Reklamcılar Derneği üyesiyim ve şu anda bir reklam ajansının başkanlığını yürütüyorum.

Kendi suyuma gitmiş, yolumu bulmuştum. Bunu en önemli başarı faktörü olarak görüyorum. Eğitim, deneyim, birikim, hepsi tamam, ama aslolan kendi su yolunu bulmak bence…

*

“Anne,” diyorum, “senden aldığım genlerle ekmek paramı kazanıyorum.”

Çok hoşuna gidiyor.

A. Selim Tuncer
http://selimtuncer.blogspot.com/

Emre Kavukcuoğlu

Merhabalar… ben Emre Kavukcuoğlu, yaklaşık 10 senedir İnsan Kaynakları alanında çalışmaktayım. Aslında bu mesleğe girişim tamamen tesadüf eseri oldu. 2000 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra, hemen hemen tüm gençliğin yaptığı gibi, bankaların açmış oldukları müfettiş yardımcılığı, uzman yardımcılığı sınavlarına girdim. Sorarsanız bunları çok bilinçli mi yaptın diye, dürüst olmak gerekirse yanıtım hayır olurdu. Arkadaşlardan etkilenmek mi, ne istediğini bilememek mi , açıkçası tam olarak nedenini ben de halen bilemiyorum.

Tüm bu yorucu banka sınavları bir şeyi anlamama yardımcı oldu; bu kadar zorlu bir maratonda yer almak artık bana göre değildi. Bu sınav stresini zaten üniversite sınavı sürecinde fazlasıyla yaşamıştım. Bu yüzden farklı bir alanda şansımı denemeye karar verdim.

2000 yılının Eylül ayında Anadolu Grubu İnsan Kaynakları ve Endüstriyel İlişkiler Koordinatörlüğü’nde Uzman Yardımcısı olarak göreve başlamamda, Solmaz Hanım’ın (Solmaz Coşkun) yönlendirmesi etkili olmuştu. Beni o zamanlar Anadolu Grubu’nun bir finans şirketindeki pozisyona yönlendirmesini beklerken, kendi İK takımına dahil etmişti.

İyi ki de etmişti…. Geçen 10 yıl süresince, kendimi çok şanslı hissediyorum. Nedeni de son derece deneyimli, konusunda uzman tepe yöneticilerle çalışma fırsatını yakalamış olmamdır. Solmaz Hanım’dan sonra İK Koordinatörü olarak atanan Lütfi Bey (Lütfi Fırat) ile de beraber aynı ortamda bulunmak, olaylara bakış açısından faydalanmak, inanılmaz bir tecrübe idi.

İnsan Kaynakları’nın her alanında çalışmış olmak, bu alanın derinliğini ve yapılacak ne kadar çok şeyin olduğunu anlamama yardımcı oldu. Raporlamalar, ücret araştırmaları, İK verimlilik projeleri, İK Sistemleri… Hepsi birer deneyim ve kazanım oldu benim için.

Peki böyle derinliği olan ve zevkli bir çalışma alanı neden günümüzde yeni mezunlar tarafından pek de tercih edilmiyor?

Örneğin, Efes Bira Grubu’nda almış olduğumuz staj başvuruları genellikle ya Satış ya da Pazarlama ağırlıklı olmakta, neredeyse İnsan Kaynakları’nı seçen bir yeni mezun bulduğumuzda şaşırmamak için kendimizi zor tutmaktayız.

Bunun temel nedeni üniversitelerde yeterli derecede kredi ya da ders saati olarak yer alamaması, güncel ve iş dünyasındaki uygulamalara yönelik ders kitaplarının tercih edilmiyor olması gibi geliyor bana.

Yeni nesil, maalesef İnsan Kaynakları’nın neler yaptığını, şirketin başarısına nasıl katkıda bulunduğunu, iş dünyasındaki rolünü tam olarak bilmemekte ve önyargıyla bu konuya yaklaşmaktadır.

Şunu söylemeden geçemeyeceğim… İnsan Kaynakları içinde bulunmaktan keyif alabileceğiniz, yarattığınız ya da tasarlanmasında içinde bulunacağınız sistem,süreç ve uygulamaların, çalışanlar üzerindeki etkisini birebir hissedebileceğiniz bir alandır. Ve önümüzdeki dönemde, popülerliği gün be gün artacaktır. Artan önem, nitelikli işgücü ihtiyacını da beraberinde getirecek, yeni iş imkanları da doğacaktır.

Bitirirken….

Bu yazıyı okuyacak olan, üniversiteye hazırlanan ya da meslek hayatına yeni atılmak üzere olan arkadaşlara verebileceğim tavsiyeleri şöyle sıralayabilirim:

– Asla başka arkadaşlarınız bir yere, pozisyona başvuruyor diye kendinizi başvurmak mecburiyetinde hissetmeyin. Öncelikle, bu pozisyonun hatta bu şirketin sizin yapınıza uyup uymayacağına dikkat edin. Önceden araştırma yapın, tanıdıklarınızdan sorup soruşturun.

– Kariyer günlerine mutlaka katılım sağlayın; tanıtım yapmaya gelen şirket temsilcilerinden firma, şirketin departmanları hakkında bilgi edinin.

– Başkalarından tavsiye alın ancak son karar daima sizin olsun.

– Herkes belirli bir fakülte/bölüm seçiyor diye kesinlikle kendinizi de aynı seçim için mecbur hissetmeyin.

Elbette ki , ekonomik kriz döneminde bu kadar seçici olmak kulağa saçma geliyor olabilir. Ancak, burada önemli olan geleceğe yapılan yatırımdır ve bu yatırımın verimli olmasını istiyorsanız, kendinize uygun olan yolda ilerlemeniz faydalı olacaktır.

Herşeyin gönlünüzce olması dileğiyle

Sevgiler, saygılar

Emre Kavukcuoğlu

Ücret Sistemleri Müdürü – Efes Bira Grubu

http://humancapitalstrategy.blogspot.com



Deniz İlbaylı

Merhaba. Ben bir makina mühendisiyim. Bunu ben seçtim. Şanslıyım, çünkü bana ait olan özellikleri sonuna kadar kullanabildiğim, o özellikleri geliştirebildiğim bir mesleğin içerisindeyim. Bana göre mutluluk,  insanın sevdiği iş ile uğraşarak, hayatını sürekli daha ileriye götürmesinde gizli. Mutlaka zorlanmalı insan, meydan okunmalı. Bir şeyler çok kolaysa ve sürekli aynı şekilde tekrar ediyorsa, insan ruhu o noktadan itibaren yaşlanmaya, ölmeye başlıyor. Bu yüzden insanın her zaman çok büyük hedefleri olmalı ve çok çalışmalı.

İnsan daha doğmadan, mesleği belirlenmiş olarak dünyaya geliyor aslında. Ben buna inanırım. Bu yüzden belki de aborijinler, bebekleri dünyaya geldiğinde ona hemen bir isim vermek yerine, bu dünyaya hangi üstün yetenekle geldikleri ortaya çıkana kadar bekliyorlardı. Bazısının güzel resim yaptığını anladıklarında ona, güzel resim yapan anlamında bir isim veriyorlardı. İsimleri onların kendilerini yansıtan bir parçaları oluyordu. İşte ben de çok küçük yaşlardan itibaren alet ve makinalara düşkün biri olarak büyüdüm. Rüyama robotlar girerdi, onlarla oynardım. Evde bir alet bozulsa diye dua ederdim ki benim oyuncağım olsun. Çok kereler, bozulmuş elektirikli bir aleti prize takıp, elimle orasını burasını inceleyip, nasıl çarpılmadığımı hayretle düşünürüm. Bir aborijin ailesinin çocuğu olsaydım bana ne isim takacaklarını merak ederim hep. Ah evet! Aslında benim en göze çarpan özelliklerimden biri de merakımdır. Sanırım bana, merak eden anlamına gelen bir şeyler derlerdi. Ama iyi haber, merakım sadece işimle ve ilgi duyduğum alanlarla sınırlı. İleride bir baba olduğumda çocuğumu bu anlayışla , yani bir aborijin gibi, büyütmek istiyorum. Ona sadece rehberlik etmek için ve içinde bir yerlerde gizli olan o bilgeliği bulana kadar yanında var olacağım. Zaten bu noktadan sonra o kendi yolunda emin adımlarla ilerleyecektir.

Bir makina mühendisi oldum ama bu bir anda olmadı tabii. Ben buna çekildim. Çünkü insan hayatta neye niyet eder, ne ile yaşarsa hayatında bu yönde bir çekim gücü oluşturduğuna inanıyorum. İnsan bunun farkında olduğunda ise, ne düşündüğüne , ne istediğine daha bir dikkat eder oluyor hayatta. Daha sonra işletme alanında yüksek lisans yapmak istedim ve çekim gücü yine benim için çalıştırılarak, bana MBA yapma fırsatını verdi.

Şimdi bir proje mühendisi olarak talaşlı imalatın kalbi sayılacak bir sektörde çok yoğun bir şekilde, 6 yıldır çalışıyorum.  Üretimi çok seviyorum. Otomotiv, havacılık, ağır sanayi, kalıpçılık, gibi bir çok sektörden , çok detaylı iş parçaları üzerinde projeler yapıyoruz. Nasıl daha hızlı (daha kısa sürede, daha çok sayıda), daha ekonomik, daha güvenli işleriz diye düşünüyoruz. Teknoloji bizim alanımızda da çok hızlı ilerliyor ve biz bu hızla kendimizi geliştirmeye, dünyadaki gelişmelerden haberdar olmaya çalışıyoruz. Bilgisayar destekli makinalar, donanımlar, CAD/CAM yöntemleri ile en doğru tasarımı, en doğru işlemeyle birleştirmek  bizim işimiz. Fikstürleri anlamak ve tasarlamak, işlenen malzemeleri tüm detayları ile bilmek, kesici takımların ve tutucu sistemlerinin özelliklerine hakim olmak bizim işimiz. Teknik resim, mühendislik dünyasında konuşulan yabancı bir dil gibidir. Bu yüzden bu dili çok iyi düzeyde bilmek de bizim işimizin önemli bir parçası. Bir teknik resme baktığınızda o parça beyninizde canlanmalı, istediğiniz gibi görebilmelisiniz bu üç boyutlu ayrıntıları. Ayrıca sürekli gelişen imalat yöntemlerini çok iyi takip etmek ve tezgahları (CNC işleme merkezleri, CNC torna ve frezeler vb. ) birer dostunuz gibi tanımanız da gerekiyor. İşte tüm bunlar bir puzzle parçası ise, bu parçaları en doğru şekilde bir araya getirmek de bizim işimiz. Tek bir parça bile yanlış olmamak zorunda, doğru resmin ortaya çıkması için. En azından daha doğrusunu bulana kadar.

Bu hem bilim, hem de sanat. Hem yüksek matematik var, hem de bir resmi okuyabilmek, görebilmek. Hem sol beyin var, hem de sağ beyni kullanmak var. Bazen ince bir ipin üzerinde yürür gibi dikkatli olmak zorunda kalıyorsunuz ama aynı zamanda da bir yere yetişircesine koşmanız da gerekiyor. Çok sevmezseniz asla yapamayacağınız bir meslek bu. Meraklı biri olmalısınız, hem de çok! Teknolojiyi , matematiği, fiziği, kimyayı kısaca mühendislik kavramlarını çok sevmeli ve yatkın olmalısınız.

Gençlere buradan seslenmek de istiyorum.  Bu kadar işsizliğe rağmen üretim alanları halen yeni yeni adayları bekliyor. Sizleri bekliyor. Çok çalışmaya, üretimi artırmaya gelin. Zamanınızı boş işlerle uğraşmak yerine kitaplar okuyarak, düşünerek, kendinizi olmak istediğiniz yere hazırlayarak geçirin. Fark yaratan biri olun, diğerlerinden daha üstün özelliklerle donatın kendinizi, çevrenizdekiler bir dil biliyorsa siz ikinciyi öğrenin. Çünkü burası aynı zamanda meydan okuyucu bir yer. Burada hatalara gösterilen tolerans diğer yerlerdekine nazaran daha dar. Buna hazırlıklı olarak gelin. Cesaretle,  tuttuğunu koparan, ne istediğini bilen, her düştüğünde yeniden ve daha güçlü ayağa kalkan biri olarak gelin. Geldiğiniz zaman göreceksiniz ki, burada alacağınız başarılar size tarif edilemez tatlar tattıracak.

Son olarak, İpek Hanım’a bana bu fırsatı verdiği için çok teşekkür ederim. Amacım sadece, insanın sevdiği işi yapmasının gücünü, önemini ve heyecanını aktarmaktı.  Umarım bir parça da olsa başarmışımdır.

Deniz İlbayli

http://www.denizilbayli.com/

Gül Fatma Koz

İpek Hanım bana mesaj attığında ne yapacağımı bilemedim… Çünkülerim çoktu.

Bir kere kendisini, zarifliğini, profesyonel hayattaki tutumunu hayranlıkla takip ediyordum. Kendimi sayesinde özel hissettim.

Öncelikle kendimi tanıtayım… Edebiyatçı bir baba ile resim öğretmeni bir annenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Evimiz evden ziyade kitap evine benzerdi. Raflar dolusu kitap, hatta bazen rafları taşan kitaplar. Babam eve genelde elleri dolu gelirdi ve paketten yine kitap çıkardı. O derece kitap tutkunu bir babanın en büyük isteğinin ne olduğunu, o kitapların kıymetini anlayacak bir sektörde çalışsan keşke cümlesiyle anladım. Ağabeyim kimya mühendisi olmuştu. Matematiği oldukça zayıf olan ben sosyal öğrencisi olarak baba izinden ilerlemeye karar verdim. Üniversitede karmaşık bir eğitim aldım. Arkeoloji, tarih, azıcık sanat tarihi, azıcık edebiyat… Zor bir öğrencilikti, neden diyeceksiniz. Tüm hocalarım, evimizde görmeye sıklıkla alışık olduğum insanlardı. Ancak bu durum benim için zordu başlarda… Sabri Koz’un kızı olmaktan, Gül Fatma Koz olma yolunda ilerlemek kolay değildi. Sektörün tanınmış insanlarından birinin kızı olarak, yaptıklarınıza dikkat etmeliydiniz en başta. Notlara dikkat, işlere dikkat, ödevlerin verilme zamanına dikkat… Ama O’nun kızı olmaktan gurur duymaya ancak yüksek lisansım bitip de işime başladığımda başlayabildim. Çünkü yaptığı işlerin farkına varıp, O’nun izinden ilerlemek için önümde bir yol vardı. Babasının kızı olmak gurur vericiydi.

Devlet Memuru olmak da sanırım babadan kıza geçen ritüellerden biri oldu bizim ailede. Öğretmen bir ailenin kızı olmak, az çok devlet memuriyetine alışığım. Erken kal, özenli giyin, işine vaktinde git, üst-alt ilişkisine dikkat et, amirlere-şeflere-müdürlere-başkanlara hürmette kusur etme… 4. seneme girmeme rağmen hâlâ babam düzenli aralıklarla hatırlatır bana bunları. Ama yeri geliyor bunları uygulamadığınız zamanlar oluyor bir devlet dairesinde. Çünkü insan faktörü var. Her iş yerinde olduğu gibi benim iş yerimde de insan faktörü yüzünden aksayan işler, yürümeyen projeler oluyor. Ama yapılacak en iyi şeyin kendimi kapatıp okumak, hem de çok okumak, kendimi geliştirmek ve böylece “insan” faktörüne yeri geldiğinde bilgimle karşı durabilmek olduğunu öğrendim.

Eğer tarih, sanat tarihi, arkeoloji alanlarında eğitim görüyor iseniz çalışma alanlarınız çok dar olduğunu bilmenizi isterim. Bu ne yazık ki ülkemizin en büyük sorunu. Her sene bu bölümlere alınan onlarca öğrenci var, ama mezun olan insanların kendi alanlarında çalışmasını sağlayacak bir istihdam sahası yok. Ya yüksek lisans yapıp akademik kariyere adım atacaksınız ya pedagojik formasyon alıp öğretmen olacaksınız ya da eğitimini gördüğünüz alanın çok dışında çalışacaksınız… Bunların hepsini deneseniz bile sonunda işsiz kalma olasılığınız çok yüksek. Sadece üniversite mezunu olarak bulabileceğiniz işlerle yetinmeniz, iş buldum diyerek sevinmeniz gerekecektir. Müzelerde çalışmak istediğinizde devlet sizden KPSS sınavına girmiş olmanızı, ayrıca bakanlığın açtığı sınavda da başarılı olmanızı, bir de sağlam bir “referansınız” olmasını bekleyecek. Ama unutmayın sizin gibi bu sınavlara giren yüzlerce insan var. Şansınız, tanıdığınız insanların sayısı ve “referansları” çok önemli. Diyelim bir müzede işe alındınız. Kültür Bakanlığı’nda çalışıyor olmak konusunda çok bilgili değilim. Sadece duyduklarımdan hareketle şunu diyebilirim ki, devlet müzelerinde müze araştırmacısı olmak sağlam bir çıraklık döneminden geçmenizi gerektiriyor. Bunun sebebi de Kültür Bakanlığı müzelerinde müze araştırmacıları çalıştıkları seksiyona ait eserlerin zimmetlerini üzerlerinde bulundurmaktadır. Bir eser ile ilgili her ne varsa ondan siz sorumlusunuz. Güvenliği de buna dahil. Gecenin ikisinde çalan alarma hazırlıklı olmak lazım. Araştırmacılara açık olduğu için parmak izi kontrolüne, dur dokunma uyarılarına da hazırlıklı olmak lazım. Benim çalıştığım, Milli Saraylar, TBMM’ye bağlı. Bünyemizde 3 saray, 6 tane de köşk bulunmaktadır. Ofisim Dolmabahçe Sarayı’nda. Kültür Bakanlığı’ndan biraz daha farklı olarak zimmet sorumluluğumuz yok.

Görevlerim seksiyonuma ait eserlerin envanterini çıkarmak, onlar için uygun koruma koşulları sağlamak, gerektiğinde sergilere-araştırmacılara danışmanlık hizmeti vermek, diğer müze görevleriyle ilgilenmektir. Eserin envanterini çıkartmak, envanterinde yer alacak değişiklikleri işlemek önemli bir durum. Bu sayede eserin kondisyonunu sıklıkla kontrol edebiliyorsunuz ve işlerinizin hızlı yürümesinde faydalı oluyor. Ama en önemlisi güvenlik. Sadece eşyanın saklama ve dış etkilerden korunması değil. Aynı zamanda depo koşullarının iyileştirilmesi de önemli. Eserlere uygun nem-ısı-ışık değerlerinin tespit edilmesi işinizin en önemli parçalarından biri. Uluslar arası yayınlar bu konuda gelişmeme çok yardımcı oldu. Konunuzla ilgili yayınları takip edin. İnanın bana faydasını göreceksiniz. Konunuzla ilgili konferans, seminer ve kongreleri kaçırmayın. Sektörden insanlarla bir arada olmak işinize tahmininizden daha fazla yarayacaktır. Kısır bir sektör olduğundan kültür-sanat camiasından olabildiğince fazla tanıdık elde etmeye bakın. Ben bu konuda çok ama çok şanslı biriyim. Babam sayesinde bu sektördeki hemen hemen herkese ulaşabilme şansım oldu. Pek çok kişinin “bey” dediği insana “amca” demem, çok çabuk ulaşabiliyor olmam belki rahatsızlık verdi bazılarına. Ama ben başlarda kızdığım bu olayı sonra aleyhime çevirmeyi başardım. Tekrar ediyorum bunu belki ama karşınıza nerede-ne zaman- ne çıkacağı belli olmaz. Bir bakmışsınız çok yakın bir arkadaşınız sizden eser istemeye gelivermiş…

Eğer çalışmak istediğiniz sektör tarih ve sanat gibi sosyal alanlarsa yapacağınız en iyi şey okumaktır. Ancak okumak tek başına yetmiyor. Araştırma yapmayı öğrenmeniz de gerekiyor. Şu yıllarda görüyorum da, hatta bazen kendim bile bu hataya düşüyorum, araştırma için online kaynak kullanılıyor. Pek çok konu için doğrudur ama kitabın kokusunu, kütüphanenin havasını koklamadan araştırma yapmayı doğru bulmayanlardanım. Eğer tarih-sanat-sanat tarihi konularında çalışacaksanız biraz kalkın bilgisayar başından. Üniversite kütüphaneleri herkese açık. Kitaba dokunmayı, onu kendine ait mekânda okuyarak çalışmayı deneyin. Her zaman mümkün olamıyor bu farkındayım ama en azından deneyin, zorlayın. Bir kitaba ulaşma yolunda onlarca kitaba ulaşırsınız kütüphanelerde. Araştırma enstitüleri (özellikle Alman Arkeoloji Enstitüsü), kütüphaneler (özellikle Milli Kütüphane, İstanbul Üniversitesi Merkez Kitaplığı) sizlere inanılmaz kapılar açacaktır. İlk stajımı, Türkiye’nin en önemli kazılarından birinde yaptım. Ve kazı başkanı ile tesadüfi bir şekilde kütüphane rafları arasında rastladım. Yabancı dil bilmenin bir avantaj olduğunu da ilk kez o zaman anladım. Lisede Almanca okumuş, ardından da İngilizce eğitim almış biri olarak yabancı dilimi geliştirmek konusunda insanların bana verdiği öğütleri hep dinlediğim için şu an kendimi şanslı hissediyorum. Ayrıca eğer tarih öğrencisi iseniz, okulda size Osmanlıca öğreteceklerdir ki, inanın bana yarın öbür gün bir Osmanlı Sarayında çalışmaya başlarsanız işinize çok yaracak bu, ne kadar zor olsa da vazgeçmeyin 🙂

Kitaplardan edindiğiniz bilgiler arasında kaybolma konusunda şikâyetiniz olacaktır. Düzenli not tutmak sizlere faydalı olacaktır. Babadan kalma bir gelenekle “defter” tutmaya başladım üniversitede. Not alma sistemi, eğer kendinize ait bir sistem de oluşturursanız hem sonraki çalışmalarınız için faydalı olacaktır hem de aradığınızı bulmak konusunda verim almanızı sağlayacaktır.

Gelelim kamu sektöründe çalışmaya…

Öncelikle en çok şikayetçi olduğum konudan başlayayım. Genç olmak… Gençsiniz, her konuda en güncel bilgiye sahipsiniz… Bu sebeple enteresan bir rakipsiniz. Bildiklerinizi kendinize saklamayı öğrenmezseniz, “bilmiş” insan damgası yemeniz an meselesidir. Bu insanlardan uzak durulur, bilgilerinden yararlanalım denmez tam tersine dışlanır. Çünkü bilgiye ulaşma konusunda diğerlerinden daha hızlısınızdır. Size tavsiyem, nerede susup nerede konuşacağınızı iyi bilin. Özel sektörde de olsanız bu böyle olacaktır ama kamu sektörü bu konuda çok hassastır. Lütfen iki kere susup, yarım defa konuşmayı kendinize ilke edinin. Eğer idealist iseniz bu sektörde karşınıza çok engel çıkacaktır. Çünkü kabullenmişlerin arasında çalışıyorsunuz, öncelikle sizin de bunu kabul etmeniz lazım. Bazı konularda törpülenmeniz, hırslarınızdan arınmanız lazım. Ben bu konudaki çözümü hırsımı kendimi geliştirmek için kullanmak yönünde buldum. Çünkü işe yaramıyor. Gerçi bunun özel sektörü-kamu sektörü farkı yok. Her yerde her zaman karşınıza sizi engellemek için insanlar çıkacaktır. Yılmayın… Belki alakasız bir birimde bulabilirsiniz kendinizi, belki “aykırı” damgası yersiniz. Ama bilin ki işinizi iyi yaptığınız, konunuzda çalışmayı bırakmadığınız için bilgilerinizi güncelleyebildiğiniz sürece hiç kimse size dokunamaz. Kendinize güvenin, kendinize ve bilginize inanacak kadar çok okuyun.

Gül Fatma Koz

 

Özlem Ercan

Dikkat: Bu yazı bir aydınlanma hikayesi içerir!

Son bir yıldır hayatımla ilgili daha fazla düşünür oldum. Detaylara inmeye başladıkça hayallerim ne kadar büyük olursa olsun, onlara ulaşmamın aslında mümkün olduğunu gördüm.

Geçmişimi kısaca geçip şimdi neler yaptığıma bundan sonra neler planladığıma odaklanmak istiyorum, çünkü benim hayatım öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılıyor 

Geçmişimin çok kısa özeti:

Üniversite birinci sınıftan itibaren part-time işlerde çalışmaya başladım. Okul bitince bir fuar firmasında işe başladım ve başlayış o başlayış… Geçen yıl işi bırakana kadar da fuar sektöründeydim.

Pazarlama, organizasyon, halkla ilişkiler bölümlerinde çalıştım. Türkiye’nin en büyük fuar firmasının Kurumsal İletişim Müdürü pozisyonundayken işi bıraktım.

Önemli: Bugüne gelene kadar iş hayatımda bana destek olan kişileri unutmadığım gibi köstek olanları da unutmadım. Derslerimi aldım ve yoluma devam ettim.

Peki sonra ne oldu?

Büyük değişimlerin sanıldığı gibi birdenbire olmadığına inanıyorum. Evet, kafada fikrin apaçık belirdiği bir “Zen” anı var ama o da hayatın sizi bir yerlere sürüklemesi sonucu geliyor.

2008 Aralık ayında birden “Ben neredeyim, burası neresi, ne yapıyorum?” sorusu kafamda belirdi. Bu fikrin belirdiği an Afrika’da safarideydim ve her an bir aslanla karşılaşabilirdim. Korumasızdım, yanımızdaki rehberin bir anlık hatasında bir aslana yem olabilirdik. Zaten o bölgeye girerken “Vahşi bir hayvan tarafından saldırıya uğrarsam, bu tamamen kendi sorumluluğumdadır” gibi şeyler yazan kağıtlar imzalamıştık.

O sırada karşıma bir aslanın çıktığını ve bana saldırdığını hayal ettim. Normal hayatta ben, yani büyük bir firmada büyük bir pozisyonda çalışan biri, asla gözden çıkartılamazdım. Ama bir de aslanın açısından düşündüm: “Hmm, bu insan Kurumsal İletişim Müdürü, o yüzden onu yemeyeyim.” diye mi düşünecekti? Tabii ki hayır. Vahşi (aslında doğal) hayatta ben bir hiçtim, bir geyikten veya zebradan farkım yoktu. Aslan geyik de görse, beni de görse bir lokmada yiyecekti. O zaman neden kendimi iş hayatımdaki kimliğimi kullanarak tanımlıyordum ki? İşte o anda kendimi inanılmaz sahte, sıkışmış ve mutsuz hissettim.

Böylece hayatımı baştan sona gözden geçirmeye başladım. İş hayatıma baktım, özel hayatıma baktım, yaşadığım şehire baktım, ülkeye baktım, kızımla ilgili düşündüm, taşındım ve eşimin de büyük desteği ile kararımı verdim.

Tabii ki sıkıntılı bir dönemdi. Hem iş hayatını devam ettirmek, hem yeni baştan bir hayat yaratmak bizi oldukça yordu. Bu dönemde sakinleştirici olarak sık sık meditasyon ve yoga yaptım.

Şimdi …

Antalya’da yaşıyoruz. Altı ay önce İstanbul’u terk edip Antalya’ya geldik. Eşimle beraber kendi şirketimizi yönetiyoruz. İşlerimizi de tamamen internet ortamına taşıdık. Yine pazarlama iletişimi ve satış işleri yapıyoruz ama müşterilerimizin çoğu hala İstanbul’da. Tüm iletişim yollarımız açık olduğu için herhangi bir problem yaşamıyoruz.

Kısa ismiyle söylemek gerekirse “yerden bağımsız” bir işimiz var. Laptopumuz ve telefonumuz yanımızda olduğu sürece, nerede olduğumuz hiç fark etmiyor. Bazen sahile gidiyoruz çalışmak için, bazen bir kafeye, bazen de arkadaşlarımızın evine…

Başka bir şehre gitmemiz bile işimizi etkilemiyor.

Ne iş yaptığımızı merak edenler vardır. Şunları yapıyoruz:

– Şirketlerin yurtdışı pazarlama ve satışlarına destek veriyoruz. Bu doğrudan satışı da içeriyor, e-ticareti de, fuar katılımlarını da.

– Web sitelerinin içeriklerini ve yapılarını oluşturuyoruz. Tasarım, yazılım ve metin yazımı konularında destek veriyoruz.

– Reklam ajanslarına dışarıdan metin yazımı, sosyal medya pazarlaması gibi hizmetler veriyoruz.

Gelecek…

Şimdi bu noktada olmak benim için mutlu son değil, aksine daha başlangıç.

Bundan sonra işimizi aynı şekilde yurtdışına taşımayı düşünüyoruz. İlk hedefimiz ise Cape Town, Güney Afrika. Neden derseniz, doğal (ve vahşi) hayatı sevmemiz, yaşam maliyetlerinin düşük ama buna karşın yaşam kalitesinin yüksek olduğu bir yer olması.

Bu şekilde devam ederek belki de dünyayı dolaşmaya başlayacağız. Güney ve Orta Amerika, Tayland, Avustralya ve Yeni Zelanda en çok görmek istediğimiz yerler arasında.

Elveda Ofis adlı bir blogumuz var. Yaşadığımız hayatı, karar verme süreçlerini, hedef belirleme ve iş kurma aşamalarını anlatıyoruz. Bunların yanı sıra işlerini herhangi bir ofise veya şehire bağlı olmadan sürdürmek isteyenler için taşınma, seyahat ve herhangi bir yerden bağımsız olarak çalışmanın ipuçlarını veriyoruz.

Bizi takip edenlerle birlikte yeni projeler yaratıyoruz, bu çalışma şeklini daha geniş bir kitleye yaymak için çalışıyoruz.

Önümüzdeki günlerde freelance çalışanlar için bir destek platfomu kurmak da planlarımız arasında yer alıyor. Ayrıca seyahat ve yurtdışında yaşamla ilgili daha detaylı bilgiler içeren sayfalarımız da olacak.

Her gün aklıma yapacak yeni bir şeyler geliyor. Her gün yeni bir heyecan yaşıyorum. Başkalarının benim için belirlediği sınırlardan kurtuldum ya hiç bir şey imkansız görünmüyor gözüme.

Son bir söz gerekirse:

Şimdiki hayatımızı kurmak için aslında çok fazla yeni şey öğrenmemiz gerekmedi. İş hayatımızda neler yapıyorsak, yine onları yapıyoruz. Ama her yaptığımız işi kendi isteklerimize göre uyarlıyoruz. Bizi mutlu ettiği şekilde yapıyoruz, böylece tekrar aynı “yoğun ve sıkıcı iş” döngüsüne girmekten kaçınıyoruz.

İş tanımımızı kendimiz belirlediğimiz için müşterilerimizi de kendimiz seçebiliyoruz. Bunun verdiği mutluluğu ve rahatlığı sanırım herkes tahmin edebiliyordur.

Asıl hedefimiz: Kendimizi hayatın akışına bırakarak, nasıl istiyorsak öyle yaparak mutlu olmak. Siz de bu yöne doğru bir adım attığınıza bunun için çok paraya pula da gerek olmadığını göreceksiniz.

Sevgilerimle…

Özlem Ercan

Blog ve e-mailimiz:

http://elvedaofis.com

elvedaofis@gmail.com

Simto Alev

Okuyacağınız bu yazı, benim en ilginç yazı deneyimlerimden biri olacak belki de. Kendimi anlatırken pek hoş hissetmemem bir yana, İpek (Aral Kişioğlu) “profesyoneller” bölümünde yazmamı teklif ettiğinde hemen yazmayı kabul etsem de ortada bir sorun vardı. Ben profesyonel değilim. Benim bir mesleğim dahi yok. Özer Dölekoğlu’nun yazısını okurken “internet işçisi” deyimini gördüm. Sanırım kendime yakıştıracağım başlık da bu.

Şöyle bir baktığım zaman anlıyorum ki bu yazıda size mesleki kariyerimi anlatıp, üstü kapalı bazı nasihatler vermem gerekiyor. Ancak dedim ya; profesyonel değilim. Bir kariyerim de yok ve gerçek anlamda bir kariyere hiç sahip olmayacağım! Bu yüzden ben sadece iş gelişim süreçlerimi, bu süreçte dönem dönem düşündüklerimi, değişen hedeflerimi, değişen işlerimi anlatacağım.

Bilgisayarımla ilk yılımı CD-ROM’suz, sessiz ve internetsiz geçirdim. “Abi”lerin bilmem kaç disketle yüklediği birkaç oyun ve paint harici hiçbir uğraşım da yoktu. Öyle ki; ilk internetimi bir yıl sonra, ben 14. yaşımdayken yine bir “Abi” kurmuş, “buna bastın mı bağlanırsın” deyip gitmişti. Ben adresini televizyondan duyduğum bir web sitesini nasıl açacağımı dahi bilmiyordum.

Böyle bilgisiz bir başlangıçtan sonra, internette herkesin bir sitesi olduğunu farkettim. “Ahmet Online”, “Mehmet Online”, “Sertaç Online” gibi onlarca site vardı. Bir de o dönemler çeşitli saçmalıklarla internetten para kazanma sevdası çok ön plandaydı.

Kararımı verdim. Ben de site açacağım ve aynı kaynaklardan ben de para kazacağım. Google yok. Bana bu işi öğretecek kadar abi olmuş bir abi yok. Sadece o sitelerin bazılarında “HTML Dersleri” başlıkları var. Biraz onları okuyarak, biraz o sitelerin kodlarını inceleyerek ve çok zaman sonra bugünkü Adobe Dreamweaver’ın büyük babası Allaire Home Site ile kod yazarak bir site oluşturabilir hale geldim. İlk Notepad’de yazıp, Home Site ile geliştirerek açtım: http://simto.8k.com/

Siteyi açmayı binbir güçlükle başardım. Kolay yoldan para kazanmayı ise asla. Fakat bir yandan büyüdüğümü düşünüp, para kazanma ihtiyacı hissediyordum. Artık bildiğim bir şeyler de vardı. Yeni bir karar verdim. Ben bu işi yapıp para kazanacağım! Nitekim de öyle oldu.

Aradan geçen 10 yıl kadar zamana rağmen, bugün hala tasarım yapmayı bilmem. O zaman da bilmezdim ama yapardım. Çeşitli forumlarda ilan kovalar, küçük esnafa, evinde kendi işini yapan adama 50 ya da 100 liraya site yapardım. Tasarımı, HTML’i, teknik işleri, hepsi bende.

Neredeyse hiçbir şey bilmediğim halde işe bir ucundan başlayarak herhangi bir ajansın bir işle kazanabildiği parayı bir yılda kazanır oldum. Öğreni ve tecrübemi ne kadar arttırdığımsa tartışılmayacak kadar çok. Bu artışın tek sebebi ise çalışıyor olmak aslında. Başka bir şey değil.

İş yaptığım insanların teşekkürlerini alıp bu yolda ilerledikçe artık bir yerlerde işe başlamam gerektiğini de düşündüm. Bu meselenin hiç üzerine gitmesem de geniş zamanda birkaç ilanvereni telefonla aradım. Kendimi tanıtık görüşmek istediğimde ilk soru hep eğitimim oldu. Her zaman da açıklamaya çalıştım fiziksel engelli olduğumu, bu yüzden bir eğitim alamadığımı. “Zaten bu işin adam gibi bir eğitimi de yok ki” diyemeden görüşmeler sonlandı.

Bu görüşmeler iş aramaktan vazgeçmelerimi arttırsa da çalışmaktan hiç vazgeçmedim. Öyle ya da böyle evimde oturup çalışabiliyor, az da olsa para kazanıyor ve yukarılarda da belirttiğim gibi her defasında daha iyi oluyordum.

Bir süre sonra HTML bana yetmemeye başladı. 100’lerce ürünü tek tek sayfalara eklemek oldukça meşakkatliydi. Çözümü ise dönemin gözde web yazılımı ASP’ydi. ASP ile mücadelem sadece 1 ay sürdü. Sonrasında beceremediğim için vaz geçtim.

— Bu sırada bir ara konu olarak belirtmem gerekiyor ki ASP benim için ilk ya da tek farklılaşma deneyimi değildi. Hiçbirini asla gerçekten öğrenemesem de, daha web işlerine başlamadan evvel mIRC scripting’den başlayarak süreç boyunca Perl, Java, C++, VisualBasic gibi çok alakasız yazılım dillerinin tadına da baktım. Her şeyden önce amacım yine bir yön sapması yaşayıp, daha çok para var düşüncesiyle masaüstü yazılımlar geliştirmekti. Bunlar arasında en uzun deneyimi bir yıl ile VisualBasic’de yaşadım. Bugün hiçbirini bilmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. —

ASP’deki başarısızlığımın ardından çok oyalanmadan bir başka web programlama (script) dili olan PHP’ye geçtim. Bu kez her şey harikaydı. Hızlı öğreniyordum, eğleniyordum. 2 Koca kitap bitirdim. Onlarca makale okudum. (birkaç yıl sonra da yazdım.) Tüm örnek uygulamaları hatasız kodladım. Muazzam bir şey.

2 Kitabı da bitirdikten sonra artık bir projeye başlamanın, ilk işimi çıkartmanın zamanı gelmişti. Kuzenimle birlikte şiir, hikaye paylaşım sitesi olarak –şu an bizle ilgisi olmayan- DuyguDolu.com’u yaratma sürecine giriştik. Üyeler içerik yollayacak, yorumlayacak vesaire idi. Logosu, tasarımı, yazılımı… Her şeyi ile bende.

Projeye başladığımda ise bir problemim olduğunu farkettim. Ben PHP bilmiyorum! Hiçbir şey yapamıyorum. Projenin her aşamasında birilerine danışmaya, yeniden öğrenmeye çalıştım. Bir virgül yüzünden bazen bir koca gün uğraştım. O günlerden beri de bu gibi hiçbir şeyi önce okuyarak değil, önce tecrübe ederek öğrenirim. Okuyaraksa bildiklerimi tazeler, destekler, arttırırım.

PHP öğrenmem kısa vadede bir şey kazandırmasa da yaptığım birkaç işten sonra bağlı olarak çalışmasam da bir ajansla ortak hareket etmeye başladım. Ajans beni hiç anlamadığım tasarım yükünden kurtardı, HTML gibi bir ek yükü elimden aldı. Artık kendime sağan soldan duyduğum için kullandığım ve bugün hiç haz duymadığım “Webmaster” unvanı yerini “Web yazılımcısı”na bıraktı.

“Webmaster” olduğum o çaylak dönemlerde (bu işten para kazanma hedefinin ardından) ve düzenli bir iş dönüşümüne girdiğim ilk dönemlerde yeni hedefim bir iş kurmaktı. Her şeyi kendi şirketimde, çalışanlarımla yapacaktım. Her ne kadar hesapsız kitapsız da olsa bu konuda çocukça birkaç girişimim oldu. Şirket adı belirlendi, tasarımlar hazırlandı ve daha ileri gidemedi. Birkaç kez, yeniden.

Şirket olma çabasında niyetim hiç iktidar sahibi olmak gibi görünmese de hedefimde –belki bir altmetinde, derinlerde- bir kariyer ve o kariyerde kısayoldan zirvede olma arzusu vardı. Bugünse kariyerin altında çalışan insan sayısı, adının başına konan İngilizce bir unvan ya da ün olmadığını düşünüyorum. Bunların peşinden koşmayı da çok zaman önce “ben kariyer sahibi olmayacağım” diyerek bıraktım. Bu hikayeyi kariyer konusunda düşündüklerimi detaylı yazmadan sürdüreceğim. Ancak belki bir kariyer parçacığı bu yazının devamında var olacak.

Artık “web yazılımcısı” gibi işimi belirtir bir unvana kavuş ve bu yolda ilerler olsam da başta para, ardından yeni bir şeyler öğrenme çabası ile önüme düşen farklı işleri reddetmedim. O yıllarda durmadan küfrederek yaptığım deküpasyon işleri, bugün tercihim olmasa da nadir zamanlarda hala para kazandırır. Tek bir işe bağlı kalmamayı, tadımlık da olsa farklı işlerden ufak bir lokma almayı bu yüzden seviyorum.

PHP ile profesyonel deneyimlerimi ağır aksak sürdürüp, “freelance” ek işler, kişisel ya da çevre projelerde de aktif rolümü sürdürürken, bir teklifle kendimi Türkiye’deki 3-4 bilgisayar dergisinin birinin web sitesi başında buldum. Site durmadan gelişti, büyüdü, zenginleşti. Beraberinde aynı grubun birbaşka sitesine de destek verir olmuştum. Hava atmaya değer bulduğum bu işten aldığım maaşda ikinci ay indirime gidilmişti ve asgari ücretin de altında bir maaşla çalışmayı kabul etmiştim.

O an bu ücretle çalışmayı reddetmek çok zor verilecek bir karar değildi. Belki bir yerde yeni bir iş bulur belki de “freelance” olarak para kazanmayı sürdürebilirdim. Ancak her ne kadar kendimi kanıtlamışlıktan ziyade bana destek olunması için dergiden iş teklifi almış olsam da bu benim kariyerimdeki ilk adımdı.

Gelen diğer derginin işi muhakkak bu işi kotarabildiğimdendi. Dergiyle birlikte gelen freelance işler de giderek yerini oturaklı iş tekliflerine bırakıyordu. Dergide geçirdiğim ilk bir buçuk yılımda PHP tecrübemi arttırırken, boş kaldığım zamanlarda da sadece meraktan, ilgiden XHTML/CSS bilgimi arttırdım. Bu noktada aldığım bir teklifle kariyerimde bir adım daha attım ve derginin yanında ikinci bir işim daha oldu. Bu defa ara yüz kodlayıp WordPress giydiriyordum.

Bu iş ise XHTML/CSS bilgim üzerine bir milyon bilgi daha kattı. Artık çekinmeden “benim işim bu hacı. Bak burada dergi, burada projelerim, burada arayüz kodlamalarım” diyebiliyordum. Dergide beni ikinci yıla taşıyan sabrım ve bu süreçteki gelişimim, bana yine bir kariyer adımı olarak geri döndü. İki işte kazandığımın biraz üzerinde bir ücret karşılığı yeni bir iş sahibi oldum. Hâlâ aynı şirkette arayüz kodluyorum. Elbette diğer iki işi de bırakmam gerekti. Unvanım ise “Senior Web Developer” olarak daha havalı ve daha saçma bir hale büründü.

Yukarılarda her yeni profesyonel işimdem, kariyer diye sözettim. Her işim öncekinden biraz daha üstün, çerçevesi biraz daha belirli, biraz daha yüksek ücretli oldu. Ancak hiçbiri daha yüksek, daha prestijli bir mevkide değildi. Sektörün dışına pek taşmamış olsam da, hiçbiri aynı iş, aynı meslek de değildi tam olarak. Hepsinden güzel bulduğum ise hiçbiri için iş başvurusu yapmamış olmam. Benim için kariyer isim yapmak, ünlü olmak değil ama birilerinin “Bu işin altından Simto kalkabilir” güvenini vermek ve gerçekten o işin altından kalkabilmek. Aynı çizgide ilerlemeden hem de.

Bundan üç ay evvel ise kendime ilk kez, sadece işi resmiyete dökmek için bir CV Hazırladım. Bu defa iş, son 2 yıldır yakın takipte tuttuğum, dönemin de gözde konusu Sosyal Medya. Burada hedefimse “Sosyal Medya Uzmanı” unvanını almadan, dijital pazarlama konusunda bir uzman kadar olmasa da, ona yakın değerlerde bilgi. Yine de yarın hangi işten nasıl para kazanacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Her an, her şey olabilir.

Yazının başında profesyonel olmadığımı, sadece kendi sürecimi anlatıp nasihat vermeyeceğimi söyledim. Şimdi, yazımı bitirirkense fikrimi değiştiriyorum. Bir nasit verme ukalalığında değil, daha çok samimi bir paylaşım olarak. Bu denli uzun yazmış olmama rağmen, yazı sadece önemli dönüşümlerin özeti niteliğinde. 10 yılı aşkın bu süreçte çok fazla acı çektim, azarlandım, aç kaldım, beceriksiz oldum, işimi yaparken sıkıldım. Aynı zamanda tam aksi yönde mutlu oldum, aferinler aldım, işimin her aşamasında çok eğlendim, para kazandım.

Tüm bunları kıyasladığım, iyisinden de kötüsünden de ortaya biraz katıp ideal olanı bulmaya çalıştığımda bulduğum şey yaptığım işten keyif alma hissi oldu. “İşinizden keyif alın” demeyeceğim. Bütünden; çalışma odanızdan, iş arkadaşlarınızdan, elinizdeki projelerden vs. en çok keyif alabileceğinizi seçmeye özen gösterin. Hiçbir detayın sizi bundan çok geliştiremeyeceği fikrindeyim. Bu yüzden,

Keyifli Çalışmalar…

Simto Alev
http://www.simtoalev.com

Arzu Hüsrev

Kalite nedir?

Benim bakış açımdan yansıyan cevap, yıllar önce tanımlanan bir döngünün özetidir: “Yapmak istediklerin ne olursa olsun hayatında bir amacın olmalı, bunları yaparken planla, her adımını kontrol et, aksamalar varsa düzelt (hatta düzeltmeden önce önlem al) ve amacına ulaş” (Deming)

——————————————–

——————————————–

Ortaokul birinci sınıftayım, hiç unutmuyorum. Rehber öğretmenimiz bize şu soruyu sordu ve not kağıtlarına yazarak kendisine ulaştırmamızı istedi: İleride ne olmak istiyorsun? Çok enteresandır, benim yazdığım meslek “Bilgisayar Mühendisliği” olmuştu. Fakat o yıllarda (Bahsettiğim 80 li yıllar 🙂  ) Amiga ve Commodore dışında tanışık olduğumuz bilgisayar tipleri ve oyun çeşitleri bile sınırlı iken, verdiğim cevap ileride çok popüler olacak ve çılgınlık düzeyine gelecek bilişim teknolojisinin gelecekten günümüze gelen zerreciklerini belki de o yaşlarda bile koklayabilmekti.

Ortaokul sonu sınavlarında, meslek lisesi sınavlarına girmeye heveslendim. (tabi ki sıra arkadaşımın da özendirmesi ile) erkenden iş hayatına atılıp para kazanma olasılığı belki de…
Sınav sonucunda ikimiz de aynı okulun aynı bölümünü kazanmıştık.

“Kimya”

O güne dek sadece Fen Bilgisi müfredatından aşina olduğum bu bilim alanı, benim artık yolumu çizecek bir başlangıç olacaktı. İlk yılı yoğun bir Kimya dersi maratonu ile bitirdik.( günde on saat Anorganik Kimya) ikinci yıldan itibaren iki gün okul, üç gün staj nedeni ile derslerden uzak kalma durumunu, kurumsal bir ilaç firmasında iş hayatını tanıma çabası ile dolduruyordum. Tabi bu süreç iş hayatı ve insanları tanıma anlamında bana çok şey kattı.

Yüksek okulu İstanbul Üniversitesi Teknik Bilimler “Lastik- Plastik Teknolojisi” bölümünde tamamladım. Kalite kontrol konusu ile lise staj yıllarımda tanışmıştım. Bu kolaja, ders olarak da aldığımız Kalite Güvence ve Kalite Yönetim Sistemleri bilinci de ekleniyordu. Mezun olurken bir de Öğretmenlik Formasyonu aldım.

Otomotiv yan sanayine ait bir üretici firmada Kalite Kontrol ve Kalite Güvence Sorumlusu olarak işe başladım. O dönemde şirin bir laboratuarım vardı. Formlar, dokümanlar (planlar, prosedürler) hazırladım. Kontrol yöntemlerini orijinal İtalyanca planlardan sözlük, çevirmen yardımı ile geliştirmeye, her gün biraz daha iyiye taşımaya yoğunlaşmıştım.

Bu arada bilgisayar kullanma becerimi arttırmaya başladım.

Şirketin taşınıyor olması ve diğer nedenlerden dolayı iş arayışına girdim 2000 yılında halen çalışmakta olduğum firmamda göreve başladım.

Pozisyon itibariyle, ilk görevlerim, mevcut Kalite Yönetim Sistemi dokümanlarını, Kalite Planlarını hazırlamaktı. Sonrasında aldığım eğitimler ve her bir tetkik (ki unutmayın her bir tetkik ve tetkikçi verdiği tavsiyelerle sizin ufkunuzu açacaktır. Hiçbir zaman bu bizim eksiğimiz mantığı ile yaklaşmayın. Bu tavsiye, tetkikçinin bakış açısıdır ve sizin çalışma prensipleriniz ve firma politikalarınız nezaretinde birer iyileştirmedir.) ile firma iş süreçlerini benimseyerek Kalite Yönetim Sistemi kurabilir ve yönetebilir hale geldim. (Bu dönemde de boş durmadım ve Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümünü tamamladım. Bu gelişme de mesleki anlamda bana çok şey kattı.)

Şimdi, meslek olarak seçmeyi düşünen arkadaşlarım için konuyu biraz irdeleyelim.“Biraz” diyorum, çünkü ben sadece konunun özünü aktarmaktan yanayım. Burada örnek olaylar, örnek insanlar, örnek faaliyetler, anlatmakla bitmez. Bu işi, içinde yaşayarak öğreneceksiniz…

Üniversitelerde yüksek lisans ve yanılmıyorsam ön lisans düzeyinde “Kalite Kontrol” bölümü olarak faaliyet gösteren bölümler var. Herhangi bir ana bilim dalı mezuniyetinden sonra da bu alana yönelebilirsiniz.

Sizin için anahtar olacak belirli uluslar arası standartlar var, En çok bilinenler ISO 9001, OHSAS 18001, ISO 14001….(ve türevleri diyebiliriz. Mutlaka atıf yapılan standartları da edinin derim.)

Bu standartlar doğrultusunda yazımın başında verdiğim öz örnek sizin için hep geçerli olacak, firma beklenti ve amaçları dahilinde gösterilen faaliyetler bu standartların verdiği anahtar maddeler bazında kodlandırılacak, çok duyduğumuz bir kavram olan kalite el kitabında adreslendirilecek, sonrası malum, planla-kontrol et-önlem al döngüsünde: İyileştirme, iyileştirme, iyileştirme…

Sonuç: ”Müşteri Memnuniyeti”

Memnuniyet sadece ürün veya hizmet sunduğumuz müşteriler değil, “İç Müşteri” olarak tanımlanan şirket içi çalışanlar bazında da olmalı, ölçülmeli, iyileştirilmelidir.

Alacağınız Kalite Yönetim Sistem Belgesi, uygulamalarınızı taçlandırmaktır.

Maddeleri toparlayalım:
1-Sürekli olarak insanlarla etkileşim halinde olmanız nedeniyle, iletişim becerilerinizi geliştirmenizi, tüm bölümleri de iletişime teşvik edecek sistemler geliştirmenizi,
2-Süreç yönetimi kavramını benimsemenizi,
3-Hedef odaklı olmanızı, hedeflerinizi ölçülebilir vermenizi,
4-Sabırlı olmanızı,
5-Her tetkikten önce sizi strese sokan her şeyin aslında size daha sonradan motive edici bir artı olarak döneceğini bilmenizi,
6-Bilgisayar bilginizi geliştirmenizi,
7-Literatürü ve standartları takip etmenizi,
8-Üstleriniz kadar astlarınızın da fikirlerini mutlaka almanızı,
10-Değişen ve gelişen dünyada iş ile ilgili gelişmeler kadar güncel aktüaliteyi de takip etmenizi,
11-Her sabah işinize gelirken işinizi ve yaşadığınız hayatı ne kadar sevdiğinizi düşünmenizi öneririm. (Bu madde tüm meslekler için ortaktır.)

Sn İpek Aral Kişioğlu; değerli bir iş arkadaşım olarak, yıllarca beraber çalışma vesilesi ile sizi tanımış olmaktan çok memnun olduğumu belirtir, diğer profesyonel arkadaşlarım ile aynı sayfada bana da yer verdiğiniz için teşekkürlerimi sunarım.

Sevgi ve Saygılarımla,

Arzu Güsen Hüsrev
Kalite Güvence Şefi

arzuhusrev@hotmail.com