Ayşe Dural

Bir profesyonel olarak mesleğimi ve yaptığım işleri kelimelere dökmek ne zormuş! Nereden başlayacağımı, nasıl başlayacağımı düşünüyorum bu satırları bile yazarken. Liseden başlamaya karar verdim! Ama önce mesleğimi yazayım da merak etmeyin: Gazeteciyim.

Ve işte, iş hayatımın bir dökümü.

Lise yıllarında kafamda avukat, psikolog, diplomat ve gazeteci olmak vardı. Avukat olmak istiyordum çünkü babam hukuk profesörü ve annem avukattı; psikolog olmak istiyordum çünkü lisede Madame Lilian isimli psikoloji hocamız bana psikolojiyi tanıtmış ve sevdirmişti; diplomat olmayı yurtdışında yaşamanın maceralı olacağını düşündüğüm için istiyordum; gazetecilerin hayatı büyülüyordu beni ve üstelik tek kanallı televizyonda yanılmıyorsam ‘Gazeteciler’ isminde bir diz vardı onun müptelasıydım. Sonunda şimdiki adıyla İletişim fakültesi o zamanın adıyla da Gazetecilik ve Halkla İlişkiler olan bölümü kazandım. Okuldaki dersleri sevmedim diyemem, ağır bir liseden sonra bana kolay gelmişti. Baktım kalemim de iyi, tekrar üniversite sınavına girmedim ve devam ettim. Bitirince de İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsü’nde okudum 1 yıl. Sonra Fransızca bildiğimi için Türkiye’ye gelen ilk yabancı dergi olan Marie Claire’le tanıştım ve başvurdum. Bana bir çeviri verdiler, çevirdim, çok beğendiler ve dergicilik maceram başladı. Yani ben dergiciyim.

Dergicilik insanın ufkunu açan, antenlerinin açık olmasını sağlayan, zevkli, dinamik ve çok eğlenceli bir iş. Çok sevdim dergiciliği. Röportaj yapmayı, araştırma yapmayı, haber yazmayı, haberin dilini dergicilikte öğrendim. Hiçbir gün aynı geçmez eğer bir dergide çalışıyorsanız. Her gün farklı bir haber, farklı bir insan tanır, haberin ya da konunun farklı bir boyutunu yakalarsınız. Hep bir adım öndesinizdir, fark etmeden pek çok şey öğrenirsiniz; nasıl derler malumat furuş bir vaziyetiniz olur yıllar içinde. Ben Marie Claire, Amica, Biba gibi kadın dergilerinde muhabirlikten başladım bu işe. Yani şimdiki gibi hemen editör ya da müdür olmadım. Olmak da istemezdim zaten, çünkü gazeteciliğin ve dergiciliğin en önemli pozisyonu muhabirliktir. Bu görevde 6-7 yıl kaldıktan sonra yazı işleri müdürlüğü ve ancak 4-5 yıl sonra yayın yönetmeni olunur. Yani tecrübe ister. Benim dergicilik hayatım da böyle gelişti. Marie Claire dergisinde 1990-1996 arası muhabirlik yaptım. Unutamadığım işlere imza attım. Mesela Gazze’ye, Suha Arafat ile görüşmek için gittim, Türkiye’deki ilk sigortalı fahişe ile görüşmek için Zürafa Sokağı’na girdim, Louis Vuitton’un sahibi ile görüştüm, Chanel’in ünlü kokusu Chanel No:5’in yapımı için fabrikasına gittim, bakanlarla, kadın sorunlarıyla ilgili ne kadar insan varsa tanıdım, görüştüm, yazdım. Sonra Amica dergisinde ve Biba’da yazı işleri müdürü oldum. Ve 2000 yılında da 6 yıllık genel yayın yönetmenliği maceram başladı. Bu tecrübelerin ardından Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nde dağıtılan The Gate dergisinin yayın yönetmeni oldum. Meslek hayatımın Marie Claire’den sonra en zevkli 6 yılını geçirdim.

Dergicilik ekip işidir. Tek başına başarı sağlanamaz. Biz The Gate ekibiyle iki kere en iyi dergi seçildik. Türkiye’nin ilk e-dergisini hazırladık yani, basılı derginin dijital versiyonunu hazırladık. Röportajlara giderken elimizde kamerayla görüntü alır ve derginin dijital versiyonuna yüklerdik. Röportajları hem okuyabilir hem seyredebilir hem de dinleyebilirdiniz. Bu bir ilkti ve bu ilki gerçekleştirmiş olmaktan büyük keyif aldım. Altı yıl The Gate’le dünyanın ve ülkemizin dört bir tarafına okuyucuları götürürken, ben de çok şey öğrendim. Ufkum çok genişledi; sadece turizm açısından değil kültür, sanat, mimari konularında da çok şey öğrendim. Hem sevdiğim bir işi yapmak, hem öğrenmek ve üstüne bir de para kazanmak… Çok keyifli. İşte dergiciliği böyle özetleyebilirim.

Bu kadar zevkli iş ne yazık ki bizim ülkemizde çok zorlaştırılıyor. Bir kere dergilerde çalışan sayısı çok azaltılıyor. Yurtdışında bir dergide 30-40 kişi çalışırken, bizim ülkemizde bu sayı en fazla 5. Yazıların büyük bölümü de telifle, yani dışarıdan alınan yazılar. En önemli konu görselliktir dergicilikte, ülkemizde hiçbir derginin fotoğraf editörü yoktur. Fotoğrafçı arkadaşlar da genellikle dışarıdan çalışırlar; yani kadroda değillerdir çoğu. Oysa dergicilik pahalı bir iştir, yazısıyla, fotoğraflarıyla ve tabii tasarımıyla. Yayınevleri ise bunu bilmelerine rağmen nedendir bilinmez muhabir kadrolarını azaltarak, yönetime tecrübesiz arkadaşları getirerek satmayan, okunmayan ve beğenilmeyen dergiler hazırlıyorlar. Ve en önemlisi de piyasada aynı konuları içeren dergiler yapıyorlar. Masaüstü yayıncılık oldu artık dergicilik. Ama Avrupa’da böyle değil. Bizim ülkemizde 20 bin satan dergilerin, yurtdışındaki edisyonlarının aylık satışları 300 bine ulaşıyor. Kısacası şunu söylemek istiyorum, iyi yapılan her şeyin alıcısı da vardır.

Daha sonra da kurumsal dergicilik alanında çalıştım bir süre. Türkiye’nin ilk kurumsal dergisi olan Bizden Haberler’in editörlüğünü üstlendim. Çok zevk aldım, çünkü çok tecrübeli bir sanat yönetmeni arkadaşımla dergiyi gerek editoryal gerekse görsel açıdan değiştirdik. Bu en önemlisiydi; başka kurumsal dergiler de hazırladım. Ama kurumsal dergiler de ne yazık ki, amaca hizmet edemiyor bence. Kurumsal dergiciliğe de başka bir boyut, kalite getirmek bence. Çalışanların heyecanla bekledikleri çok keyifli dergiler hazırlanabilir. Kültür ve sanatla çalışanlara ulaşan kurumsal dergiler… Neden olmasın?

Dergiciliğe bu genel bakışın ardından, belki ben de bu konuları sorguladığım için, 2006 yılında masanın öbür tarafına geçtim. Yani halkla ilişkiler alanında medya ilişkileri yönetmeni olarak çalışmaya başladım ve uzmanlaşma alanı olarak kültür sanatı seçtim. Çalıştığım ajans 2010 Avrupa Kültür Başkenti’nin tanıtımını üstlenince ben de medya ilişkileri yönetmeni olarak zaten çok sevdiğim bu alanla bir araya geldim. Sorgulamam bu alanda da sürdü. Bu sefer de halkla ilişkiler hizmeti alan şirketleri ve meslektaşlarımı sorgulamaya başladım. İşte tespitlerim: Bir kere şirketlerin hepsi gazetelere manşet olmak istiyorlar. Peki tanıtımlarının yapılmasını istedikleri konular manşet olmaya değiyor mu? Basındaki arkadaşları görsel malzeme konusunda gerektiği gibi besliyorlar mı? İletişim danışmanlarının “İşte haber bu” dedikleri konuları dikkate alıyorlar mı yoksa tavsiyeleri hiç dikkate almıyorlar mı? Bu ve bunun gibi pek çok eleştiri yazabilirim. Ama haksızlık etmeyelim, basındaki arkadaşlar da halkla ilişkiler ajanslarındaki arkadaşları üzüyorlar. Gönderilen, önerilen konular hakkında ne e-mail ne de telefonla olumlu ya da olumsuz yanıt verme nezaketini göstermiyorlar, yönetmen yardımcısı arkadaşlar kendilerini aradıklarında pek de kibar davranmıyorlar. Ve ne yazık ki gazeteci arkadaşların haber algıları da çok değişmiş. Gerçekten önemli haber malzemesi olan haberlere hiç itibar etmiyorlar; özellikle kültür sanat alanında. Tabii, şunu demek istemiyorum, halkla ilişkiler ajanslarından gelen her konu haber olmalı, sorgulamadan yazılmalı; asla. Bu iki sektörün bir şekilde daha rasyonel çalışması sağlanmalı.

Özellikle kültür sanat alanında ülkemizde hem sanatçıların, hem de projelerin tanıtıma ihtiyaçları olduğunu görerek Yasemin Sungur ile Kültür Sanat Ajansı’nı kurduk. Bu ajans sanatçı, proje, kültür sanatta hizmet veren kurumlarının tanıtımlarının yanı sıra, kültür sanat projeleri geliştiriyoruz. Ayrıca Martı isminde bir e-dergi yayınlıyoruz. Çok zevk alarak yapıyoruz. Tanıtım mı dergicilik mi diye sorarsanız şöyle yanıtlayabilirim. İkisi de iletişim, ikisi de insanlara çeşitli bakımlardan dokunuyor. İkisinde de farklı insanlar tanıma olanağı çok yüksek, ikisi de zenginleştiriyor insanı. İkisini birbirinden ayırmadan bir arada yapmak çok keyifli galiba. Tecrübe de bu yoldaki en önemli ışık…

Ayşe Dural

www.kultursanatajansi.com

www.martidergisi.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir