Özgeçmiş Okuma Tembelliği

sol: Türk tipi özgeçmiş – sağ: Amerikan tipi özgeçmiş

Geçen günlerde üniversite öğrencileri bana, okullarına gelen bir İK Müdürü’nün “Bir sayfadan uzun özgeçmiş göndermeyin, detay yazmayın, okumaya vakdimiz yok,” dediğini söylediler.

Nasıl yani?

Bir İnsan Kaynakları profesyonelinin ana sorumluluklarından biri karşısına gelen her özgeçmişi, kaç sayfa olursa olsun okumaktır. Özgeçmiş adayın kendisini ifade ettiği pazarlama aracıdır ve o kendisini nasıl yansıtmak istiyorsa biz ona bakarız, okuruz, okumak zorundayız.

Aslında problem “bir sayfa” söyleminin çıkış yeri. Amerikan tipi özgeçmişler bir, en fazla iki sayfadır. Bu sayfa adedini kendine baz alan bazı meslekdaşlara önerim, o özgeçmişlerdeki okumaları gereken kelime adedini saymaları. Sonra da karşılarına bir sayfa şeklinde gelen bir Türk özgeçmişini almaları ve bu özgeçmişteki kelime adedini saymaları. Ardından bu iki özgeçmişi hem kelime adedi, hem de içerik olarak kıyaslamaları.

Amerikan tipi özgeçmişi Türk tipi özgeçmişe çevirirseniz (büyük yazı karakterli, satır araları geniş, paragraf ve başlıklar bol, içerik kıt) çıkan sonuca ne diyeceksiniz?

Sen Amerikalı, özgeçmişini kısalt da gel, burada çok detay var, okuyacak vaktim yok !!!

Keşke, bize dolu dolu iki hatta üç sayfa özgeçmiş gönderecek kadar nitelikli yeni mezunlarımız olsa, keşke onların yaptıklarını, tecrübelerini, kitap niyetine okusam ve iş görüşmesine çağırsam 😀

Sevgili meslekdaşlar,

*tfen nicelik değil, nitelik !!!!

* lütfen gençleri yanlış yönlendirmeyin, kısıtlamayın, bırakın ne yazmak istiyorlarsa yazsınlar !!

* ve lütfen bol bol iş kitabı okuyun.

Eğer sizin okuma miktar ve niteliğiniz artarsa, piyasaya daha fazla İK kitabı çıkar, daha fazla yabancı İK kitabı dilimize çevrilir. Öğrencilere verdiğiniz yanlış mesajlarla kendi bilgi ve performans niteliğinizi de deşifre ediyorsunuz, olmuyor !!!

Dünya Yetenek Yönetimi diye sallanıyor, ülkemizde konu üzerine Türkçe sadece bir tane kitap var, çeviri yok. Ekonomi talep arz dengeleri üzerine yürüyor, lütfen biraz talep yaratın !!!!

Başbakan’ın Beyn.org’a Hakaret Davası

Dün kötü bir haber aldım. Üzüldüm, şaşırdım, kızdım.Türkiye blogosferinin en eskilerinden, ara ara benim de yorum yazdığım Beyn.org’un sahibi Barış Ünver’e Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakaret davası açmış.

Barış Ünver’in yazısı şu an yayında olmadığı için okuyamadım. Ancak farklı kaynaklarda yazının içeriğindeki başbakanı “hakaret” gerekçesi ile rahatsız eden söylem şöyle belirtilmişti:

… Başbakan Tayyip Erdoğan’ın meydanlarda söylediği “CHP, MHP, terör örgütü ruh üçüzü oldu” sözlerine atıfta bulunan Ünver, Abdullah Öcalan’ın devlet ile olan temasının da değerlendirildiği yazıda Erdoğan ile aynı kelimeler kullanılarak, “Erdoğan da Öcalan ile ruh ikizi oldu” dedi.

Bu yazı üzerine Erdoğan, üniversite öğrencisi hakkında suç duyurusunda bulundu. Erdoğan suç duyurusunda, “kişilik haklarına saldırı kastıyla fevkalade ağır, katlanılması ve tahammülü gayri kabil hakaretlerde bulunulduğunu” iddia etti. Suç duyurusu üzerine Ankara Cumhuriyet Savcısı Osman Atalay, Ünver hakkında 2 yıl hapis istemiyle Sulh Ceza Mahkemesi’ne dava açtı. Ünver, soruşturmada alınan ifadesinde, yazının amacının sadece eleştiride bulunmak olduğunu, hakaret amacı taşıyan kelimeleri kullanmadığını vurguladı. Ünver, ceza alırsa, atama veya seçilmeye tabi tüm memur hizmetlerinden de yararlanamayacak.”

Barış Ünver’in yazısını okuyamasam da, başbakanın“CHP, MHP, BDP ruh üçüzü oldu” sözlerinin geçtiği Adana mitingini buldum. Başbakan şöyle demiş:

Biz bir haksızlığın karşısında direniyoruz. Burada şu parti bu parti meselesi yok. Bu anayasa darbe anayasası mı milletin anayasası mı? Milletin anayasası. Bu değişiklik bir millet projesidir. Bu güne kadar bir araya gelemeyenler. CHP, MHP, BDP, YARSAV, bir kısım medya ve bakıyorsunuz terör örgütü bir araya geliyor. Ama biz bunların karşısında dimdik duruyoruz. Biz bu ülkede darbe anayasası ile bu güne kadar gelen süreci durduracak millet projesine evet diyoruz. Sevdamız millet, kararımız evet olacak. Oyumuz evet olacak.” diye konuştu.

Isparta mitinginde ise benzer sözlerini söyle bitirmiş:

Bu oyunu bozacak mıyız? O fitne odaklarının heveslerini kursaklarında bırakacak mıyız? 12 Eylül’de yeniden büyük Türkiye’ye evet mi? İleri demokrasiye evet mi? Daha fazla özgürlüğe evet mi?”

Devlet Abdüllah Öcalan’la dolaylı olarak görüşüyor mu? Görüşüyor. Televizyonlarda İmralı’dan gelen haberleri dinliyoruz, izliyoruz, tartışma programlarında gelişmeleri takip ediyoruz. Yani bir devlet dolaylı olarak  Abdullah Öcalan ile hem diyaloğa girer, hem de neden onun isminin geçtiği yeri hakaret kabul eder, ben anlamadım. Madem hakaret niteliği taşıyor Abdullah Öcalan, o zaman neden görüşüyorsunuz?. Ne büyük çelişki.

Barış Ünver’i eleştirisi nedeniyle dava etmek başbakanın mitingde bahsini ettiği “ileri demokrasi”ye bir örnek mi? … eğer öyleyse vah bizim halimize.

Abdullah Öcalan 10 yıl sonra serbest kalırsa ben o zaman meydanı göreceğim.

Sigorta Primini Asgariden Mi Ödüyorsunuz?

Türkiye’de özellikle hizmet sektörü çalışanlarının maaşı her ne olursa olsun sigorta priminin işveren tarafından asgariden yatırılmasına çok yabancı değiliz. Ama bu durum son zamanlarda çok farklı bir boyuta taşınmış durumda.

Mülakatların sonuna doğru adaylara işveren, pozisyon hakkında öğrenmek istedikleri bir konu olup olmadığını sorduğuma aldığım cevap çoğunlukla:

“Sigorta primini asgariden mi ödüyorsunuz? ”

İşin bana göre trajik tarafı, bu soruyu geçmiş/mevcut işverenleri son derece tanınmış sanayi kuruluşları olan orta seviye yöneticilerin dahi yöneltmesi.

Türkiye’deki çalışma hayatı standartlarında ciddi bir erozyon olduğunu düşünüyorum.

İş arayanlar aman dikkat, sosyal haklarınızı koruyun !

Tek Bir Gün

Yıl 1990

Endüstri Meslek Lisesi, ikinci sınıfta okurken: Ben ve sınıf arkadaşlarım,

Staja başladık,

Renkli fotoğraflarımızın yer aldığı mavi SSK kartlarımızı dağıttılar.

Artık sigortalıydık, ne güzel…

Öğretmenlerimiz de böyle söylemişti:

Sigortalısınız: Erken yaşta sigortalı olmanız sizin için avantaj

Üç gün çalışıyor, iki gün okula gidiyorduk,

Derslerimizi az da olsa görüyor,

Üç gün çalışıyorduk…

Gerçekten çalışıyorduk,

Canla başla, staj defterlerimizi doldurmak için de değil ama: Çalışmayı öğrenmek, sosyalleşmek, sorumluluk almak ve çalıştığımız kuruluşa da faydalı olmak üzere çalışıyorduk. Kuralları da asla bozmadan: firmanın personeli nasıl çalışıyorsa yoktu farkımız.

Bir de maaşımız vardı, asgari ücretin üçte biri: Bize yetiyor da artıyordu 🙂 ,  harçlığımız çıkıyor, okul kantininden aldığımız çikolatayı “kendi maaşımla aldım” diyerek gururlanıyor, sevdiklerimize aldığımız hediyelerle de mutlu oluyorduk.

Mutluyduk işte,

16 yaşında okul, iş hayatı hepsi birden 🙂

Hatta çabamızı gören işletme, ikinci staj yılımızda bize “Tam Asgari Ücret” ödemeye başlamıştı.

Ne sevinç: Vergi iadesi bile alıyorduk. (Belgelerini hala saklıyorum.)

Okul bitti…

Yıllar geçti, kimimiz okula devam, kimi evlendi, kimi çalışmaya devam etti…

————–

İnternet devri 🙂

SSK dökümlerime bakmak istiyorum, “Başlangıç tarihim gerçekten 1990 görünüyor. Şanslıyım” diyorum.

Ve bir süre sonra öğreniyorum ki, aslında dahil olduğumuz sigorta emeklilik hesabında 1990 yılı başlangıç olarak alınmıyor,

Nasıl ?

Olamaz…

Biraz daha araştırınca: “Gerçekmiş”

Aynı SSK numaramı kullanıyorum,

O halde burada bir yanlışlık yok mu?

Başlangıcım görünüyordu, o ne demekti peki?

Keşke bir gün normal sigorta primi ödeseymişiz.

–Tek bir gün–

Bilmiyorduk ki,

Kimse söylemedi, yol göstermedi ki,

Bugün öğrendiklerimiz ise;

Stajyerlik ve çıraklık döneminde, uzun vadeli sigorta kolları olarak adlandırılan ve sigortalıyı emekli eden, malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına prim ödenmediğinden, bu dönemde yapılan sigorta emeklilik açısından başlangıç sayılmaz. Bu dönem de hastalık, iş kazası ve meslek hastalığı gibi kısa vadeli sigorta kollarına prim ödenir. Hastalanma, iş kazası ve meslek hastalı riskleri sigortalanmış olur. Ayrıca bu dönemde alınan sigorta kartı ve sigorta sicil numarası emekli olana kadar kullanılır.

——————

O gün bugündür,  benim gibi mağdur olan arkadaşlarımın çabalarını bir blog üzerinden takip ediyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na, Teknik Elemanlar Derneği’ne dilekçe gönderdim.

Cevap yok,

Sosyal Medyada konu ile ilgili gruba üye oldum.

Bugün de toplu mail gönderdik,

Resmi kurumlara, gazetecilere,

Bekliyoruz,

Umutla…

———————–

Bu  satırları paylaşmamı sağlayan

Sn İpek Aral Kişioğlu’na teşekkürlerimle,

Arzu Hüsrev
Kalite Güvençe Şefi

İlgili Facebook Grubu: Stajlar Sigorta Başlangıcı Sayılsın

Samanlıkta İğne Aramak

İşsizliğin %10’unun üstünde olan memleketimde şu aşağıda yazacağım pozisyonlara İnsan Kaynağı bulabilirseniz siz muhteşemsiniz, samanlıktaki iğneyi buldunuz !

– İngilizce bilen Ziraat Mühendisi,

– Büyük-küçük baş hayvancılıktan anlayan (kedi-köpek değil) Veteriner, İngilizce bilirse başına taç takacağız,

– İngilizce bilen, tarım makinaları tecrübesi olan Ziraat Mühendisi veya Makina Mühendisi de olabilir,

Aslında görüldüğü gibi alınan lisans derecesi değil, yabancı dil bilgisi pozisyonlardaki kırılım noktası.

Aralık ayı boyunca Türkiye’nin en iyisi diyebileceğim devlet üniversitelerine gittim. Binin üstünde genç ile bir araya gelerek sohbet etme fırsatı buldum. Her üniversitede ortak bir soru yönelttim kalabalığa:

“Kaçınız İngilizce konuşabiliyor?”

Toplamdaki oran 1/5 bile değildi.

Şimdi bu aşamadan sonra lütfen bana kimse ‘Türkiye globalleşiyor, dünya devi oluyor’ demesin veya Türkiye’de tarım, hayvancılık niye berbat durumda diye kafasını kaşımasın. Bilimi, uygulamayı geliştiren batılının ne dediğini, ne yaptığını anlayamadıktan, uygulayamadıktan sonra kim nereye gelişsin ki?

Biz ‘kendimize’ rağmen birşeyler oluyoruz ya, bu topraklar gerçekten bereketli !!!

.

(Yukarıdaki fotoğrafta var bir iğne, kamyonun burnu havada, ağır çekmiş, demek ki iğne arkada 😀 )

Vimeo da Kapatıldı

Sansürlü sitelere bugün itibariyle Vimeo’da eklendi. Artık kanımı donduran seviyeye geldi ülkemizdeki internet sansürü uygulamaları.

21. yüzyılın sosyal, ekomonik, kültürel hayatının ana temel taşı haline gelen internet üzerinde, kullanım koşulları ve standartlarında Çin, Kuzey Kore ve İran’la aynı ayarda olmak bana şu soruları yüksek sesle sordurtuyor?

HANGİ DEMOKRASİ ?

HANGİ ÖZGÜRLÜK ?

HANGİ ÇAĞ ?

HANGİ AKIL ?

Aşağıdaki mesajı yarım saat önce  Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı’na gönderdim. Mesaj göndermeye de devam edeceğim. Gönderdiğim mesajları Kaynağım İnsan’da yayınlayacağım, ta ki bu ölçüsüzlük, zorlalığa bir son gelene kadar.

Kapanmaya neden olan CHP Trabzon milletvekili Akif Hamzaçebi’nin özel hayatına dair görüntüler benim bilgiye erişim hakkımı kısıtlayamaz.  Bu temel hak ve özgürlüklere aykırıdır. Söz konusu milletvekilinin yaptıklarının bedeli neden bana ödettirilmektedir? Bu kişinin hakkı ‘sözde’ korunurken, benim vatandaş olarak bilgiye erişim hakkım neden gasp ediliyor?

.

Sayın Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı Yetkilileri,

Ben uzun yıllardır çok aktif bir internet kullanıcısıyım. Kendime ait bloglarım bulunmakta ve uzun saatlerimi işim gereği internette geçirmekteyim.

Başkanlığınızın her gün yenisi eklediği yasaklı sitelere bugün Vimeo’da katıldı. Ben mesleğimi internet üzerinden bilgi toplayarak, bilgileri harmanlayarak, uygulamaya dönüştürerek ve bunları işime taşıyarak icra ediyorum. Yasaklarınızla sektörel olarak iş dünyasına kattığım artı değerin önünü kesiyorsunuz. Youtube, Vimeo gibi siteler iş dünyasına ait çok değerli videoların yayınlanığı yapılardır. Bu siteler içerikleri itibariyle sektörüm ve işim adına çok önemli veriler, bilgiler taşımaktadır. Bu siteler sadece eğlence amaçlı değildir. Siz dar görüşlü ve sansürcü yaklaşımınızla bilginin ve ticaretin önünü bifiil kapatmaktasınız.

Kapatma nedenlerinizin hiçbiri beni bilgiden mahrum etme hakkını size vermez. Bir şey yapacağım derken bin şeyi yıkmak erdem değildir. Bu, sizin benim gibi bir internet kullanıcısı üzerinde uyguladığınız zorbalıktır. Bu tam anlamıyla devlet terörüdür, gücü suistimal etmektir.

Bu mesajımdan sonra lütfen beni takip altına alınız çünkü Kaynağım İnsan blogumda okumakta olduğunuz mesajı yayınlayacağım.

Saygılarımla,

İpek Aral Kişioğlu

CHP Ve Halka Ulaşmak

Kaynağım İnsan politik içerikli yazıların bulunduğu bir blog değil. Şimdi yazacaklarım siyasetle bağlantılı görünse bile aslen insan ve ona gösterilen ilgi ile ilgili. Yani İnsan Kaynakları ile.

Bu yıl, Kılıçdaroğlu CHP’ye parti başkanı olarak seçildikten hemen sonra CHP ve Kılıçdaroğlu’na partinin resmi sitesinin verdiği e-posta adresi – şablon üzerinden bir mesaj attım. Bu, parti içinde uzmanlık alanımı kullanabileceğim konuları sıraladığım ve önerilerde bulunduğum bir destek mesajı idi. Ne oldu?

KOCAMAN BİR HİÇ.

Şimdi soruyorum:

1. Seçimler öncesi veya sonrasında kapı kapı dolaşarak halka ulaşmaya çalışan partili, neden e-posta aracılığıyla ayağına gelen destekcisine “mesajını aldım, teşekkür ederim” cevabını bile göndermez? Bu destekcisine verdiği kıymet düzeyini göstermez mi?

2. Bu parti içinde bir halkla ilişkiler birimi yok mudur? varsa ne iş yapmaktadır?

3. Geçen gün gazetelerin birinde Obama’ya sarhoşken “aşağılık herif” diye mesaj atan bir İngiliz’in A.B.D’ye alınmadığı yazıyordu. Kendisiyle iletişime geçmek isteyen insanlarla “bu derece” ilgilenilen iktidarlar, devletler varken, biz ne yapıyoruz?

4. Şu an en büyük zaafı halka ulaşmak olan CHP’nin birçok konuda ciddi toplu eğitimden geçmesi gerekmez mi? Hatta teknik ve mesleki eğitim konularını sıralayayım :

– Ticari amaç gütmeyen kurumların halka ulaşma yöntemleri
– 21. yüzyıl dünyada siyasi parti dinamikleri
– Siyasi partiler ve etkin teknoloji, internet kullanımı
– Sosyal medya ve siyasi partiler
– Etkin kampanya yönetimi
– Siyasi partiler ve İnsan Kaynakları Yönetimi
– Siyasi partilerde kurumsal performansın ölçümlenmesi
– Siyasi partiler ve halkla ilişkiler
….

5. Bugüne kadar hangi partili örneğin Obama’nın başkan seçilme sürecinde yürüttüğü kampanyanın kapsamını, stratejisini, hedeflerini, artılarını, eksilerini inceledi, değerlendirdi? (bakınız 1 ve 2 ve 3 )

Sorular daha devam eder ama ben yazdıkça hem üzülüyorum, hem sinirleniyorum. Bu ülkenin sosyal demokrat insanları çok iyisini hak ediyor. Bunu biliyorum.

Verim Düşüklüğü

Günün yazısı benim üzerine. Benim son iki gündür yaşadığım yazı verimi düşüklüğü odak noktam.

Neden düştü verimim diye düşünüyorum, aklıma üç beş gerekçe geliyor. Gerekçeleri çok kurcalamayıp sonuçta ne yapacağıma odaklanmaya çalışıyorum. Bu konsantrasyon dağınıklığını nasıl toplamalıyım sorusu üzerinden cevaplar üretmeye uğraşıyorum.

Diyorum ki,

Öncelikli olarak bu yaşadığım verimsizliği kelimelere dökmeliyim, kelimeler ile oynamak toparlanmamı sağlayabilir. Şu an yapıyorum …

Sonra birkaç kitap karıştırmalıyım, belki yarın kitapçıya gitmeliyim, birkaç kitap almalıyım.

Ardından üzerine yazabileceğim konu başlıklarını alt alta sıralamalıyım, belki aralarından biri hakkında ilham gelir.

En önemlisi, kafamı kurcalayan yeni oluşumları, yaşanmışlıkları, soru işaretlerini, özlemleri düşünmeyi on gün sonra çıkacağımız yaz tatiline bırakmalıyım.

Bir de her yazı sonrasında kendime bir havuç verebilirsem ne ala.

🙂

Ben kendi kendimi motive edemediğim sürece bu verim düşüklüğünü problemini kimse çözemez, bana kimse yardım edemez.

(Karikatür: “Yazmayı çok rahatlatıcı buluyor da, yazmak verimliliğine yardımcı olmuyor”

Bir Fındıkçının Gözüyle Fındık İşçilerinin Yaşamları

Bu yazı her yıl Temmuz-Eylül ayları arasında fındık işçilerinin tekrarlanan yaşam öykülerini anlatmaktadır. Temmuz ayında başlayan sezon tırpanlama denilen ve bahçedeki büyüyen otların temizlenmesi ile başlar. Temmuz sonlarına doğru başta Güneydoğu Anadolu bölgesinden olmak üzere Doğu Anadolu Bölgesinden çalışmak üzere Batıda Sakarya’dan hatta son dönemde Kocaeli’ninde dahil olmasıyla Karadeniz sahil şeridi boyunca Karadenizin doğusuna kadar olan bölgeye çalışmaya gelirler. Eskiden Roman vatandaşlarımız ağırlıklı olarak fındık toplama işlerinde çalışmaktaydı ama son zamanlarda pek görülmez oldular. Yerli halktan da fındık toplama işine gündelik giden maddi durumu kötü olanlar oluyor.

İşçilerin büyük bölümü Güneydoğu Anadoludan çağrılmadan fındık sezonu başlamadan birkaç gün öncesinden gelirler ve mülki amirin gösterdikleri yerlere yerleşirler. Ayrıca daha önce çalıştıkları çiftçilerin çağırması ile gelenler de var, bunlar direkt o çiftçinin göstereceği yere yerleşirler. Eskiden çadırlarda fındık bahçesinde bahçe sahibi ile birlikte kalınırken son yıllarda işçiler içinde özel evler yapılmaya başlandı. Ancak hala işçiler için ev yapmayanlar olduğu gibi ev yapanlarda genelde kaba inşaat halinde evler yaptılar. Bazıları boş dükkanlarda veya depo olarak kullandıkları yerlerde toplu olarak konaklamalarını sağladılar.

Güneydoğudan gelen işçiler arasında üç değişik grup bulunmaktadır.

1-Gezme amaçlı gelenler
2-Çalışmak için gelenler
3-Terör örgütünün keşif amaçlı gönderdikleri

İlki maddi olarak çalışmaya ihtiyacı olmayan bölgede söz sahibi kişilerin çocuklarıdır. Bunlar genelde değişik yerler görme ve gezme amaçlı gelirler. İkincisi ise maddi olarak durumu kötü çoğunluğu oluşturan insanlardır. Asıl çalışmak amacıyla gelenlerdir. İşçiler genelde her türlü eşyalarını yanlarında getiriyorlar. Sorunda bazen burada çıkıyor. Bazıları yanlarında silah veya kaçak çay, sigara v.s. getiriyor. Üçüncu grup ise özellikle son yıllarda Terör örgütünden bu işçilerin arasına sızanlarda olduğu biliniyor. Bu kişiler üçüncü grubu oluşturmaktadır. Ancak şu ana kadar oluşan büyük çaplı bir olay olmamıştır. Sadece bu sızan örgüt mensuplarının çevreyi keşif amaçlı aralarına sızdığı düşünülmektedir. Ekmek parası peşinde koşan işçilerde tehdit yolu ile veya gönüllü olarak yanlarına aldıkları bu kişileri bazıları korkudan bazılarıda bilerek getirdikleri için bu kişileri deşifre etmemekteler. Bu nedenle emniyet güçleri ile işçiler arasında zaman zaman istenmeyen olaylar çıkabiliyor.

Güneydoğu Anadoludan gelen işçileri çavuş veya işçibaşı denilen kişiler fındık bölgesine getirir ve işçilerin yaptıklarından bunlar sorumludur. Bahçede genelde işçilerin başında bulunur ve işçiler ile bahçe sahibi arasındaki irtibatı sağlar. İşçibaşLARı çalışmadan 2 yevmiye olarak gündelik alırlar. Hatta bazıları işçilerden de onlara iş buldukları için komisyon alıyor gibi söylentiler de var. İşçilerin gündelikleri 16 yaş üstü ve 16 yaş altı olmak üzere 2 şekilde mülki idare emirince açıklanır. Güneydoğu Anadolu kökenli işçiler sabah 07:00-19:00 saatleri arasında çalışırken yerli işçiler 08:00-18:00 saatleri arasında çalışır ve Güneydoğu kökenli işçilerden yaklaşık %20 fazla ücret alırlar. Bunun sebebini de çiftçiler şöyle açıklıyor “Güneydoğu kökenli işçiler fındık toplarken pek dikkat etmiyorlar fındık ağaçlarına zarar veriyorlar. Fındık ağacı zarar gördüğü zaman ilerleyen yıllarda o zarar gören ağaçtan ürün alamayabiliyorsunuz ve fındığı tam toplamadıkları için topladıkları yerleri tekrar hızlı bir şekilde gezerek kontrol etmek zorunda kalıyoruz, bu da ilave işçilik gideri oluşturuyor” şeklinde açıklıyorlar. Fındık bahçeleri genelde engebeli, hatta bazı yerleri insanın bile zor durabildiği şekilde arazilerdedir. Bu nedenle fındık toplama işi genelde zahmetlidir. Çalışılmamış her gün boşa geçen cepten harcanan gün olduğu için Güneydoğu Kökenli işçiler aşırı yağmur yağmadığı sürece kendi istekleri ile çalışırlar.

Bahçe sahipleri genelde bağında bahçesinde yetişen mevye ve sebzeyi bu işçilerle paylaşır. Kişisel küçük olayları saymazsak işçiler ile bölge halkı arasında uzun yıllar süren dostluklar kurulur hatta bazıları sezon dışında bu işçileri memleketlerinde ziyaret ederler. Nadir de olsa kız alıp verme gibi akrabalık bağı kuranlar dahi bulunmaktadır. Ancak son dönemde özellikle başta Roman vatandaşlar olmak üzere diğer fındık işçiliği yapanların azalması nedeniyle güneydoğudan gelen bazı gruplar bahçe sahiplerine rest çekerek ‘çalışmaya gelmeyiz ürününüz bahçede kalır’ gibi tehditlerde bulunup gündelik yevmiyelerini mülki amirin açıkladığının %50 si üzerinden talep ettikleri görülmüştür. Bu gruplar az sayıda olmasına rağmen özellikle son 10 yılda yanlış politikalarla değerlendirilemeyen fındığın, siyasi çekişmelere alet edilmesiyle zaten üründen masraflar çıktıktan sonra neredeyse ellerinde birşey kalmayan bahçe sahiplerini ileriye dönük tedirgin etmektedir. Bunun yanında işçiler kazandıklarının yarısını çalıştıkları bu dönemde temel ihtiyaçları için harcarlar. İşçilerin çoğu çağrılarak gelseler dahi bir bahçe sezon boyunca çalışacak kadar ürün olmadığından birden fazla bahçede çalışırlar. Eylül aylarının sonlarına doğru sezon bittiğinde eşyalarını toplayarak başka bir ürünü toplamak üzere yine yollara çıkarlar. Bazıları 6 ay memleketlerine gidemez.

Son olarak şunları söylemek isterim. Birçok fındık çiftçisi uzun yıllar aynı işçiler ile çalışır, sezon başlamadan önce telefon yolu ile birbirleri ile haberleşerek ne zaman fındık toplamaya başlayacaklarını belirtirler. İşçilerde bu görüşmeye göre hareket ederler. Üzerine basa basa belirtmek istediğim bir durum var. İşlerin başta konaklama olmak üzere temel ihtiyaçları eskiye nazaran düzelmesine rağmen birçok işçi fındık işçiliğini bırakıp yerlerine yeni yetişen gençlerin gelmesiyle eski bağlarda zayıflamaya başlamıştır.

Erol Dizdar
http://www.gelecekonline.com/

Üzülüyorum …

İnsanların beklentileri, ihtiyaçları ülkeye ve kültüre göre çok değişebiliyor.

Geçenlerde danışmanlığını yaptığım uluslararası firmadaki Güney Kore’li misafir Ürün Müdürü ile sohbet ediyorum, elbette sohbetin eksenini firmanın Güney Kore’deki İnsan Kaynakları uygulamaları oluşturuyor.

Merakla soruyorum:

Orada nasıl bir Performans Değerlendirme Sistemi uyguluyorsunuz?”

Cevap:

“Bilmiyorum”

Ben:

“Nasıl bilmiyorsun? Başarılı olup olmadığı nereden biliyorsun? Müdürün ile konuşmuyor musun?”

Cevap:

“Hayır”

Ben:

“E, iyi misin, kötü müsün, neleri daha iyi yapabilirsin, merak etmiyor musun?”

Cevap:

“Hayır”

Soruyorum:

“Hiç aylık, yıllık hedef koymuyor musun?

Cevap:

“Hayır”

Ben şaşkınlıktan ağzım açık kalmış konu hakkındaki sorularıma devam ediyorum:

“Peki, maaş zammı ve terfini neye göre alıyorsun?”

Cevap:

“Bilmiyorum”

Ben:

“Bir İnsan Kaynakları bölümünüz var, değil mi?

Cevap:

“Evet, tabii”

Ben:

“Peki, onlar ne yapıyor?”

Cevap

“Bilmiyorum”

Ve sonunda tükeniyorum. Ama Güney Kore’li birden konuşmaya başlıyor.

“Güney Kore’de böyle şeyler genelde pek yok. Nasıl çalıştın, iyi yaptın, kötü yaptın. 4-5 yıl çalışıp bir üst pozisyona geçiyorsun. Ben de bekliyorum. Ama en büyüklerde var, mesela Samsung. Oradaki arkadaşımın böyle performansını ölçüyorlar, onunla konuşuyorlar ama bizde yok.”

Güney Kore’linin ağzından bir kelimeden daha uzun cevap alabilmenin sarhoşluğu ile mesleki sorularımı kesiyorum. Fakat o devam ediyor:

“Bazen yapacak hiç işim olmuyor. Ama o zaman da sanki çok meşgulmuşum gibi bilgisayar ekranına bakıyorum.”

ve gülüyor, ben de gülüyorum.

Aslında ne verdiği cevapların, ne de meşgul görünme çabalarının sadece Güney Kore’ye has olmadığını düşünüyorum.  

“Doğrusunu söylemek gerekirse burası da pek farklı değil. Türkiye’deki işletmelerin kaçta kaçında İnsan Kaynakları uygulamalarına şirket iş süreçlerinde olması gereken yer veriliyor ki? …”

diyorum ona.

Üzülüyorum

🙁