Hayatım Bir A4 Üzerinde

Uzaya yolculuk

“Uzaya kendi bütçen ile çıkıyorsun”

Bundan on bir yıl kadar önce girdiğim ‘Zihin Haritaları’ eğitimde eğitmenimiz bizden elimize boş bir A4 sayfa ve kalem almamızı istemiş, ardından da A4 sayfayı ortasından dört eşit parçaya bölmemizi söylemişti. Bu dört eşit parçayı saat yönünde isimlendirdik;

1. parça hayatımızın 0-1 yıllık dönemini

2. parça hayatımızın 2-5 yıllık dönemini

3. parça hayatımızın 5-10 yıllık dönemini

4. parça hayatımızın 10 yıl ve ilerisini sembolize ediyordu.

Sonrasında eğitmen bizden hayatımızı, hedeflerimizi, özlemlerimizi, hayallerimizi düşünmemizi talep etti. Amacımız kafamızdan geçenleri önümüzdeki dört eşit parçaya bölünmüş A4 sayfa üzerine ister yazarak, ister resimleyerek aktarmaktı.

1. parça yani 0-1 yıl kolay oldu. İş ve hayat hedefleri, hayalleri bir nefes ötedeydi nede olsa. 2. parça nispeten düşündürdü. Alternatifler, bilinmezler arttı. 3. parçaya geldiğimde bayağı bir durdum ben ne istiyorum gibisinden. Hem akılcı, hem de hayalci olmak lazımdı; bir ayak yerde, bir ayak havada. 4. parçaya geldiğimde ise iki ayağımı da yerden kaldırdım ve uçtum.

Aradan 11 yıl geçti ve ben o A4 sayfayı hiç atmadım. Kağıt sarardı, ben yaşlandım. Ama o gün eğitimde sayfa üzerine işlediklerimi hep takip ettim, hiç unutmadım.  Şimdi eminim merak ediyorsunuz hedeflerimi gerçekleştirdim mi, hayallerime kavuştum mu? … ufak tefek zamansal sapmalarla çoğuna evet. Bir tek 10 yıl üzeri için “uzaya gitmek” hayalimi bir füze içine kendimi çizerek göstermiştim, ona halen pek bir uzak gibiyim.  😀

Haydi, şimdi hep beraber (ben de dahil olmak üzere) elimize boş bir A4 alalım ve başlayalım yazmaya, resmetmeye. (ben resimler yapıyorum) Gelecek adına atılan ilk önemli adım onu biraz daha sistematik düşünmekten başka birşey değildir. Bu egzersiz de zihnimize gerekli talimatları vermenin en eğlenceli yolllarından biri herhalde.

Benim 10. yıl ve üstü bölümümde yine ‘füze içinde uzaya giden ben‘ olacak, kimbilir? …

😉

En İyi İş Severek Yapılan İştir

nsolmaz

İnsan hayatının en sıkıntılı dönemlerinden biri de okul sonrası iş arama sürecidir. Hayatın, kitaplarda yazdığı gibi toz pembe olmadığını bu yaşlarda anlıyor insan. Kuşkusuz bu sıkıntılı süreci en iyi yönetmenin yolu; İnsan Kaynakları, Kariyer Yönetimi v.b. tarzı şirketlerden danışmanlık hizmeti almaktan geçer. Ama biliyoruz ki gençlerimizin çoğunda profesyonel yardım alma eğilimleri yoktur.

İş Arama Süreci denince aklıma takılan ilk şey, bitmek tükenmek bilmeyen mülakat’lardır. Adeta her biri yeni bir OSS sınavı gibidir. 🙂 “Acaba nasıl hazırlanmalıyım, nasıl giyinmeliyim??” gibi kafamızda bin bir telaşla birçok soru işareti belirir. Aslında bu telaş yersiz de değildir. Birçok araştırma şirketi, aranan nitelikleri taşımanın yanında; davranışsal, iletişimsel, öz bakım, giyim kuşam ve görünüş gibi faktörlerin de işe kabul edilme açısından belirleyici rol oynadıkları yönünde. Sonuçlara ulaşmışlardır.

Bana göre, bu surecin en hassas noktası aslında kendimizle ilgilidir. Bir iş görüşmesine giderken bence kendimize şu soruları sormalıyız:

Bu işi gerçekten istiyor muyum?

Bu iş, kariyer hedeflerimle ve ilgi duyduğum alanlarla örtüşüyor mu?

Bu işi neden istiyorum?

Ben bu pozisyona uygun biri miyim?

Aldığımız cevaplar bizi gerçekten tatmin ediyorsa doğru yoldayız demektir. Çünkü çalışma hayatımızdan biliyoruz ki; yaptığı işten memnun olmayan, mutsuz, binlerce insanla doludur iş ortamları. İşe girmek kadar, mutlu olabileceğimiz bir işte çalışmak da önemli. Dolayısıyla İş görüşmelerine giderken, her şeyden önce ne istediğimizi çok iyi bilmeliyiz.

Vakti zamanında, İnsan Kaynakları Asistanı olarak çalıştığım bir şirkette, sonucu itibariyle benim için ilginç ve bir o kadar da hayal kırıklığı yaratan bir mülakata şahit olmuştum.

Aday, niye bu şirkette çalışmak istediğine ve kendisinin bu pozisyon için adeta biçilmiş bir kaftan olduğuna dair şirketi ve kendini övücü bir sürü kalibreli cümleler kurdun sonra; Ben, “galiba gerçekten aradığımız kişi bu, üstelik çok bakımlı ve çok güzel! Acaba sevgilisi falan var mıdır??” diye düşünürken; görüşmenin sonunda sevgili müdürümün ağzından dökülen cümleler bütün hayallerimi yıkmıştı… “Evet, CV’niz ve hayalleriniz gerçekten etkileyici. Ama burası sizin hedeflerinizin çok altında,  biz, sizin hayallerinizi karşılayamayız. Biz sadece, gece 24.00–08.00 arasında resepsiyon’a bakacak; yeteri kadar Fransızca ya da İngilizce bilen bir eleman arıyoruz. Siz daha iyi yerlerde çalışmayı hak ediyorsunuz.” diye güzel giyimli, bakımlı, alımlı bayanı kapıya kadar uğurladı. Hayallerimi de arkasından süpürerek…

Oysa Robert Half International adlı bir araştırma şirketi, yöneticilerin yüzde %91’i asistanlarının iş görüşmesi için bekleyen adaylar hakkındaki fikirlerine önem veriyor ve bunu seçme sürecinin bir parçası olarak gördüğü sonucuna ulaşmıştı bir araştırmasında. Ne yazık ki bizim müdür uçlarda olmayı seviyordu. Bırakın fikir danışmayı yüzüme bile bakmadı. 🙂

O an sevgili müdürümün tutumuna anlam veremesem de, zamanla haklı olabileceğine kanaat getirdim. O donanımda ki bir eleman, asla Gece Resepsiyonistliği gibi bir pozisyonda mutlu olamazdı.

Yazar: Nihat Solmaz / Mali İşler Müdürü

Boş Kalmak

Yaprak’la blogları ayırıp kişisel bloguma da yeni bir kimlik kazandırınca kendimi çok ihmal eder oldum. Bunun bir geçiş devresi olmasını umuyorum. Yazmak isteyip aylardır beklettiğim, kafamı ve kaynakları toparlayamadığım veya yazmak için bir türlü zaman ayarlayamadığım öyle çok konu birikti ki, sanırım hepsi hayatımdaki kayıplar hanesine teker teker yazılacaklar hatta şimdi bile yazılıyorlar.

Sanat Tarihi bölümüne eklemek istediğim “Sanatta -izm’ler” başlıklı yazıma başlayabilmek için neyi bekliyorum bilmiyorum veya İnsan Kaynakları’nda tamamlamam gereken “Kariyer Yönetimi” gibi yazı dizileri var. Son iki yıldır sene kapanışlarını yapamadım. Gündelik hayatta sinirimi bozan onca olayın sadece bir ikisinden dem vurabildim. Yazı trafiğimde Yaprak’ın çok üstüne düştüğümün farkındayım. Dengeyi en kısa sürede bir şekilde sağlayacağımı umuyorum.

Günler hızlı ama hayattaki gelişmeler çok yavaş ilerliyor. Beklemeler, bilinmezler içinde bir dinlenme molası verdiğim bloglarım olmasa ne yapardım acaba diye soruyorum kendi kendime veya başka insanlar yazmadıkları, yazabileceklerini düşünmedikleri, kurgulamadıkları, araştırmadıkları zaman ne yaparlar diye düşünüyorum.

Geçenlerde Marx’ın bir sözünü okudum; “İnsanlar ihtiyaçları kadarını gerçekleştirebilirler” diyor. Bu cümle beynimde şimşekler çaktırdı. Birden panik oldum. Nedir benim ihtiyaçlarım, nereye kadardır gerçekleştirebileceklerim, hayallerim de ihtiyaçlarım dahilinde midir? Ben sanırım yazılarım ile yaşanılan, yaşanılmış anı arşivlemeye çalışırken, geleceği de “o an” geldiğinde kaçırmış olmamak adına şimdiden klavye başında yakalamaya uğraşıyorum. Sanki yazı yazarsam bir yerlerinden 2010, 2011’lere uzanabilirmişim gibi  geliyor ve içimdeki bunca itiş kakış arasında merak etmekten kendimi alıkoyamıyorum; “boş kalabilince” insanlar ne -yapmıyor-, nasıl “boş kalmayı” başarabiliyor, boş kalmak fiziksel mi, yoksa %100 zihinsel bir süreç midir? Boş kalmak nedir ?