Eğitişim Kariyer Enstitüsü’nün Oturum Konuğuyum

Eğitişim Kariyer Enstitüsü Geçtiğimiz gün Eğitişim Kariyer Enstitüsü’nden çok sevindirici bir teklif aldım.

Beni ‘5NİK İnsan Kaynakları Nedir, Ne Değildir? İnsan Kaynakları Sertifika Programı kapsamında 14 Şubat Pazar günü yapılacak oturumlarına konuk konuşmacı olarak davet ettiler. Elbette daveti kabul ettim.

Önümde ‘Performans Değerlendirme‘ konu başlığı için hazırlanmak üzere 11 gün var. Yapacağım 2 saatlik konuşmayı Şirket Karnesi-Balance Scorecard çevresinde şekillendirmeye karar verdim. Anlatımımın mümkün olduğunca interaktif olabilmesi için sunumu vaka çalışmaları ile renklendirmeyi planlıyorum. Halihazırda bir ‘Şirket Karnesi’ projesi yürüyor olmamın konuşmaya önemli artı değer katacağını düşünüyorum.

Eğitişim Kariyer Enstitüsü’nde yapacağım konuşma eğitim içeriğiyle mesleğim üzerine yapacağım bu derece büyük kapsamlı ilk konuşma olacak. Dilerim gerisi de gelir

😀

‘Birey’ Olgunlaşması

Balloon_ManBir süredir performans ve yetkinlik değerlendirme teknikleri üzerine yazılar yazıyorum. Geçen hafta da bu seyiri takip ederek 10 Kasım nedeniyle Mustafa Kemal Atatürk’ün yetkinlik değerlendirmesini yaptım. Yazıya çokça iyi veya olumsuz yorum geldi. Ancak yorumların içeriğinden ziyade bu yorumların yazılmasına neden olan olayı açıklamak gerekiyor.

Ekşi Sözlük Türkiye’nin en bilinen ve takip edilen sitelerinden biri. Ben de sık sık farklı vesilelerle ziyaret eder, kimi zaman bilgilenir, kimi zaman da eğlenirim. Derken benim 10 Kasım yazımı yayınlamamdan bir iki gün sonra Kaynağım İnsan’a Ekşi Sözlük üzerinden çok fazla ziyaretçi ve olumsuz yorum gelmeye başladı. Yorumların bazıları da sözel siddet içeriyordu. Şaşırdım ve Frienfeed kanalı ile yazıyı bulmaya çalıştım. Buldum ve tabii yazarını da buldum. Yazarın ismi Ahmet Urhanmış. Bu arada Ekşi Sözlük’ta şu an mevcut olan yazı elden geçirilmiş durumda. Yazının ilk hali bunun üç misli uzunlukta ve sözel şiddet içerikliydi, -nedense- yazı biraz düzeltilmeye çalışılmış …

Ancak olay bununla da kalmadı ve bir baktım Genç Siviller isimli siteden de ziyaretçiler yetkinlik değerlendirmesi yazısına gelmeye başladı. Siteye gittim ve Kaynağım İnsan’a link veren yazıyı buldum. Bu da Ekşi Sözlük’ten farklı içerikte değildi.

Dün Frienfeed’de Ahmet Urhan’la grup olarak uzun uzun yazıştık benim yazım, onun yorumu ve sonrasındaki gelişmeler hakkında. Benim uzun yazışmamızdan çıkarttığım sonuç şunlar oldu:

1. Yetkinlik değerlendirmesi özünde bireyin kendisi ile yüzleştiği, kendi kendisini uluslararası kabul görmüş yetkinlik tanımları çerçevesinde sorguladığı bir tekniktir. Bireyin kendisini böyle bir sorgulamaya sokabilmesi için ilk başta kendisini tanımış, kendisini anlamış olması gerekir. Ahmet Urhan bana kendisine yetkinlik değerlendirmesi yapamayacağını, onu başkalarından sorup öğrenmem gerektiğini söyledi. Ben de ona kısaca “önce kendini tanı, ölç, tart, sonra başkalarını sorgula, değerlendir” dedim ve Yunus Emre’nin güzel dörtlüğü ile ana olayı kendisine açıkladım:

“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır”

2. Ekşi Sözlük’te bilindiği gibi belirli bir yazar grubu yazıyor. Herkes giriş yapamıyor. Bu da Ekşi Sözlük yazarına büyük bir özgürlük alanı tanıyor. Kimisi bu özgürlük alanını verimli kullanıyor ama Ahmet Urhan gibi yazarlar kanımca bu özgürlüğü istismar ediyor. Eğer bir yazar kendisine cevap verilemeyecek bir platformda, bir başkasına hakaret edebilmek hakkını kendinde buluyorsa,  o zaman o “yazar kişinin” karakterinden şüphe etmek gerekir. Bu yazar sadece kendi kendisini tatmin etmekte, egosunu şişirmekte ve özünde bakarsanız kendisini ciddi anlamda küçültmektedir.

Ahmet Urhan Friendfeed yazışmalarında kendisine kötü sözler sarfedenler için bana yakınırken ona cevabımın içeriği şöyle olmuştur: “Hamama giren terler. En azından sen cevap yazabiliyorsun, sen bana Ekşi Sözlük’te hakaret ederken ben sana cevap yazamıyorum.”

3. Yazıya yorum getirenlerin çoğunun yetkinlik değerlendirme tekniğini anlamaktan çok, Mustafa Kemal Atatürk’e karşı olumsuz bir takıntılarının olduğu açıktır. “Bireysel performansın değerlendirmesidir” diye altını defalarca çizdiğim yazıda, ideolojik olumsuz yaklaşımlar ağırlıktadır. Bu da maalesef yazının anlayarak okunmadığına ve ezberci zihniyetin burada da hakim olduğuna göstergedir.

4. Toplumumuzda halen büyük bir kesimin “Sosyal Bilimler nedir?” sorusuna cevap veremediğini ve halen insana 2+2=4 formülasyonu ile yaklaştığı bu yazım sonrasında üzüntü ile gördüm. İnsanların neden inatla kendilerini robatlaştırmak istedikleri, kendi zihinsel özgürlüklerinden hoşlanmadıklarını anlayamıyorum.

5. Maalesef halen tartışma kültürümüzü geliştiremiyoruz, sinirlendiğimiz anda kötü sözler sarfetmeye hazırız. Kötü sözler söylemem için Ahmet Urhan ve birkaç kişinin bütün tahriklerine sabırla katlanmak benim için de büyük bir sınavdı ve bu sınavı başarıyla geçtiğimi düşünüyorum.

Münazara kültürünü ülkemizde nasıl yerleştiririz araştırmamız lazım.

Sonuç olarak dönüp dolaşıp yine birey olgunlaşması kavramına geliyoruz.

Birey ne zaman olgunlaşır?

Birey yaptığı hareketlerin, attığı adımların sonuçlarını üstlenebildiği zaman olgunlaşır.

Birey bir hareket yapmadan, söz söylemeden, yazı yazmadan önce çok defa düşündüğü zaman olgunlaşır.

Birey başkalarının hak, özgürlük ve saygınlık sınırlarını aşmamayı öğrendiği zaman olgunlaşır.

Birey özür dilemeyi ve hatasını telafi etmeyi öğrendiği zaman olgunlaşır.

Birey dinlemeyi öğrendiği zaman olgunlaşır.

Birey elindeki hakları suistimal etmediği zaman olgunlaşır.

Birey aynanın karşısına geçip kendi yetkinliklerini değerlendirebildiği, bireysel hayat muhasebesini görebildiği zaman olgunlaşır.

Saygılarımla sana Ahmet Urhan …

Size “Bakmakla usta olunsa, köpekler kasap olurdu” desem …

AtasözleriEski insanlar özellikle aşırı duygu anlarında; sevindiklerinde, şaşırdıklarında, üzüldüklerinde, sinirlendiklerinde hislerine tercüman olması için atasözlerini çok kullanırlardı. Mesela anneannemin, Allah rahmet eylesin, atasözü dağarcığı o kadar genişti ki, şaşardınız. Beraber geçirdiğimiz saatler boyunca, çoğu da amiyane olan bu sözcük kümeleriyle beni kahkahalara boğardı.  “Nereden buluyorsunuz bu lafları?” derdim, “eeee, sen de öğren, sen de kullan” diye cevap verirdi.

Bilemiyorum, anneannem kadar hakim olabilir miyim atasözlerine ama iş hayatında denk geldiğinde kullanmaktan çok hoşlanırım onları. Hele ki hemen hemen hepsinin çeşitli insanlık hallerini özetlediğini düşünürseniz, bir mülakatı, bir projeyi, bir problemi, bir olayı bazen anlatmanın en kestirme yoludur atasözlerini kullanmak. En beklenmedik olanı bile sözünüze cabize, dinlenilirlik katar, ilgi çeker.

Eğer hitabet sanatında ilerlemek, insanların ilgisini çekmek, bazen gülümsetmek ve çoğunlukla da onları düşündürmek istiyorsanız kendinize bir atasözleri ve deyimler sözlüğü alın ve sık sık karıştırın.

Bazı atasözlerini hepimiz iyi biliyoruz. İşte size iş hayatımda denk geldikçe kullanmayı sevdiğim pek de artık kullanılmayan bazı atasözleri;

Bakmakla usta olunsa, köpekler kasap olurdu.

Şeyh uçmaz, mürid uçurur.

Tarlada izi olmayanın, harmanda gözü olmaz.

Ar yılı değil, kar yılı!

Araba ile tavşan avlanmaz.

Boş gezmekten bedava çalışmak yeğdir.

Horozu çok olan köyün sabahı geç olur.

İstediğini söyleyen, istemediğini işitir.

Kar kuyuda, para pintide yeğleşir.

Sorma kişinin aslını, sohbetinden bellidir.

Boş çuval dik durmaz.

Çekişmeden pekişilmez.

Erenlerin sağı solu belli olmaz.

Ağacın kurdu içinde olur.

Çingeneye beylik vermişler, önce babasını asmış.

Derin dere, yavaş akar.

Doğmadık çocuğa don biçilmez.

Zenginin horozu bile yumurtlar.

Zurnada peşrev olmaz.

Rüzgar eken, fırtına biçer.

Latife latif gerek!

Kurt dumanlı havayı sever.

Ahmak misafir ev sahibi ağırlar.

Kaynaklarınızı ne kadar etkin kullanıyorsunuz?

A4İster özel hayatlarımız, ister meslek, ister okul hayatımızda hepimiz her gün birçok farklı durum, hatta problemle karşılaşıyoruz. Durum veya problemlerle olan mücadelemiz esnasında elimizdeki kaynaklarımızı kullanıyoruz; entellektüel sermayemiz, maddi ve manevi gücümüz, sosyal bağlantılarımız, vs.

İşte size bir zihin egzersizi:

Yıllar önce girdiğim ‘Zihin Haritaları’ eğitiminde eğitmenimiz bizden boş bir A4 sayfası ve bir kalem elimize almamızı istemişti.

Haydi üşenmeyin, siz de kalkın yerinizden ve bir A4 sayfası alın. Boş bir defter sayfası da olabilir.

Şimdi sizden, evinizden işinize veya evinizden okulunuza gidiş yolunuzu bu A4 sayfa üzerinde bir kroki olarak çizmenizi istiyorum.

Size üç dakika müsade.

….

Çizdiniz mi?

Nasıl çizdiniz?

A4 sayfanın sol üst köşesine mi? Yoksa alta doğru mu? Belki de ortaladınız?

Şimdi asıl önemli soru; sayfanızın ne kadarı bomboş kaldı. Makas alıp krokinizi A4 sayfa üzerinden kesmeye kalksam sayfanın kaçta kaçı boşa çıkar?

….

İşte o boşa çıkanlar var ya, onlar sizin kaynak israfınız. İş, okul veya özel hayatınızda da olaylar, problemler karşısında çözüm üretirken elinizdeki kaynakların çizdiğiniz kroki büyüklüğündeki bölümünü kullanıyor, gerisini israf ediyorsunuz.

Peki bu israfı önlemek için ne yapmak lazım?

Eğitmen o kadarını söylemedi ama bence herşeyden önce bireysel farkındalık çok önemli. Ben neyi yapabilirim, neyi yapamam, neyi nasıl yapabilirim? Kısacası önce kendi yeterliliklerimizi gerçekçi şekilde keşfetmeye çalışmalıyız. Ardından kendimizi geliştirmeli ve etrafımıza potasiyeli yüksek insanları toplamaya özen göstermeliyiz.

Sonra … sonrası ise biraz da Allah vergisi yetenek kanımca 😉

Dehayı Ödünç Almak

Geçmişten günümüze deha olarak adlandırılan insanların hayatlarını farklı vesileler ile okur, izler, dinler öğreniriz. Onları “deha” kategorisine sokan şeyin yüksek IQ’leri mı, şans mı, çalışkanlık mı, doğuştan gelen bir gen mi farklılığımı olduğunu kendi kendimize sorarız ve hayıflanırız, neden onlarda olan şey ben de yok diye. Oysa ki, belki her birimizde de vardır o farklılık, sadece kendimizi yeterince keşfedememişizdir, tanıyamamışızdır.

Dr. Win Wenger “Dehayı Ödünç Almak” adlı kitabında ilkel topluluklarda şaman kabilelerinin ava hazırlarken avlanacak hayvanın yaptıklarına işaret eder. Dansın en hareketli noktasında, kabile reisi bir geyik ya da ayının içi boşaltılmış kafasını takarak avın ruhuna “dönüşür”. Wenger bu örnekten hareketle kitabında bir alıştırmaya yer verir. Bu alıştırmada, okuyucudan bilincini ve ruhunu taşımak istediği dahinin “kafasını takarak” kendisine hayal gücünü benzer bir biçimde çalıştırmasını ister.

Niteliklerini edinmeyi en çok arzu ettiğiniz, hayatını okuduğunuz, bildiğiniz dahilerden birini seçin: mesala Mimar Sinan’ı. Mimar Sinan’in yaptığı bir caminin tam önünde oturduğunuzu gözünüzde canlandırarak, hayal gücünüzü harekete geçirmeye başlayın. Gözlerinizi kapatın ve mümkün olduğunca zengin bir anlatımla, bir dinleyiciye veya bir kayıt cihazına camii ve etrafını tarif edin. Cami ve çevresinin varlığını iyice hissetmek için yavaş yavaş 360 derecelik bir dönüş yaparak gördüğünüz herşeyi anlatın. Etrafınızdaki eşsiz güzelliklere, mimari dehasına yoğunlaşın. Ardından bahçeyi ince duyusal ayrıntılarla ve şimdiki zamanda anlatın. Etraftaki seslerden, kokulardan, parmaklarınızla mermerlere dokunduğunuzda yaşadığını hislerden bahsedin. Üç-beş dakika kadar anlatımınızı kesmeyin. Kendinizi hayal gücünüzün akışına bırakın, eğer camii ve çvresinin görüntüsü başka birşeye dönüşecek olursa keyfinizi bozmayın, devam edin. Aklınız bilinçdışı başka ortamlara yöneliyorsa onu özgür bırakın.

Sonrasında Mimar Sinan’nın yanınıza geldiğini hayal edin.

Onu, tüm duyularınızı kullanarak zengin bir dille tarif etmeye çalışın.

Siz onu anlatırken, büyük mimarın sıcak ve içten varlığını size hissettirdiğini düşünün. Onun bu içten yaklaşım bırakın sizi mutlu etsin.

Artık Mimar Sinan ile nörolojik temas sağladığınıza göre, bir de içeriden bakma vakdi gelmiş demektir. Dahinizi içeriden keşfetmenin nasıl bir duygu olduğunu anlamak üzeresiniz.

Mimar Sinan’ın bedeninin hayalini, sırtı size dönük biçimde kolunuzu uzatsanız dokunabileceğiniz bir uzaklığa getirin. Şimdi yavaşça sokulun ve onun varliğina karışın. Bunu yapmanın iki yolu vardır. Ya içeriden “yüzersiniz”, ya da başı kulaklarından tutup kaldırdıktan sonra bir kask gibi kendi kafanıza takar ve sonra da bedenin geri kalan bölümünü lastik giysi gibi üstünüze geçirirsiniz.

Kendinizi Mimar Sinan’ın bedenine iyice yerleştirin. Gözlerinizi göslerine denk getirin ki onun gibi etrafa bakabilesiniz. Kulaklarınızı denk getirin ki, onun gibi duyabilesiniz. Ve aynı işlemini bedenini bütün bölümleri için uygulayın.

Şimdi, tüm zamanların en usta mimarlarından birinin gözleriyle camiiye bakın. Bazı şeylerin artık size farklı göründüğünü fark edeceksiniz. Mimar Sinan’ın perspektifinden bakarak bu farklılıkları anlatın.

En az üç, en çok beş dakika anlatmaya devam edin.

Sonra, Mimar Sinan kimliğinizi koruyarak, defterinizin başına geçin. Sinan’ın aklını  kullanarak gördüğünüz, işittiğiniz, tattığınız, dokunduğunuz, kokladığınız herşeyi duyusal ayrıntıları ile tarif edin. Mimar Sinan’ın ne gibi el, kol hareketleri var? Hali, tavrı nasıl? Güçlerinin zirvesinde iken Mimar Sinan tasarımlarını nasıl yapıyor? Bedeninin her bölümü bu süreçte size neler hissettiriyor? Bedensel duyulara özellikle dikkat edin ve bu çalışmaya en az beş dakika devam edin.

Şimdi Mimar Sinan’nın o muhteşem kubbelerinin tasarımlarını yaptığı anı yaşayın. O anı ve o anın parçası olan algı ve anlayışları yazın. “Şimdi tasarladım” anının tarifini şimdiki zamanda yazıya dökün. Bu aşamaya en çok beş dakika devam edin.

Deha keşfi alıştırmanızı bitirmeye hazır olduğunuzda kocaman bir boy aynasının karşısına geçtiğinizi hayal edin. Karşınızda dikilen Mimar Sinan yansımasının aynadan size baktığını düşünün. Şimdi aynayı buharlaştırın. Ayna yok oldu gitti ama Mimar Sinan hala size bakıyor. Siz ve Mimar Sinan artık bir değil, ayrı bedenlersiniz.

Mimar Sinan’a aklının ve bedenini sizinle paylaştığı için teşekkür edin ve onun da sizin teşekkürünüze karşılık verdiğini hayal edin. Siz ayrılmadan önce Mimar Sinan’ın size birkaç çift sözü var: Bu deneyim hakkındaki görüşlerini sizinle paylaşacak, onu can kulağıyla dinleyin. Onun neler dediğinizi defterinize yazın ve kayıt cihazına söyleyin.

Dahi keşif alışmasından sonra hiç vakit kaybetmeden kendinizi sorguya çekin. Yaşadığınız herşeyi, bilhassa dahinizin gözlerinden camii ve çevresine baktığınızda fark ettiğiniz değişimleri defterinize kaydedin.

Bu alıştırmayı diğer beğendiğiniz dahilerle de uygulayarak belli bir soruyu yanıtlamakta, belli bir sorunun içyüzünü kavramakta kullanabilirsiniz. Dr. Wenger, bu alıştırmanın müzikal ve diğer performans alanlarındaki ilerlemeyi çarpıcı bir şekilde hızlandırmak için kullanılabileceğini kanıtlamıştır. Bu alıştırmayı sadece dehalarla değil, çok daha spesifik pek çok konuya yanıt bulmak için devreye sokabilirsiniz.

Dr. Win Wenger’in “Dehayı Ödünç Almak” kitabındaki alıştırmalarının kullanım yolları hakkında daha fazla bilgi almak için www.winwenger.com adresindeki web sitesine gidebilirsiniz.

Yaratıcılığın Sırrı

İnsan Kaynakları mesleğine girdiğimden beri gözlemlediğim durumlardan biri de özellikle satış, pazarlama, üretim, ar-ge, iş geliştirme gibi bölümlerde en çok aranan niteliklerden birinin “yaratıcılık” olduğudur. Yaratıcılık deyince herkesin aklına bilim adamları, mimarlar, tasarımcılar, sanatçılar gelir ilk başta. Onlar işleri gereği olmayanı bulmak, tasarlamak gibi bir misyon yüklenmişlerdir hayatta. Sanki onların beyinleri diğerlerine göre daha özgürmüş gibi gelir büyük çoğunluğa. Oysaki hepimizin beyinlerinde aynı yaratıcılık potansiyeli mevcuttur. Yaratıcılık niteliğini kullanmak isteyenler için tek yapılması gereken şey hayata baktığımız pencereyi biraz genişletmek, farklılaştırmak, eğitmektir.

Yaratıcılık niteliğinin kullanılabilmesi için bireyin algılarının gelişmesi, özgürleşmesinin yanında elbetteki bilgi düzeyinin de artması çok önemlidir. Herkesin bildiği “dehanın yüzde doksandokuzu çalışmak, gerisi yaratıcılık ile olur” sözü boşuna sarfedilmemiştir. Ama benim bu yazımın amacı size “şöyle kitap okuyun, böyle kitap seçin” gibi tavsiyelerde bulunmak değil. Ben yaratıcılığın başlangıç noktası düşünmekten hareketle okuyucudaki yaratıcılık kıvılcımını ateşlemeye çalışacağım.

Düşünmek süreci içinde insanın kafasından birbiri ile ilgili, ilgisiz bir sürü kişi, nesne, durum geçer. İşte yaratıcılık bu hızlı düşünce akışı içinde birbiri ile hiç ilgisi yokmuş gibi görünen girdiler arasında beklenmedik ilişkiler görmek, alışılmadık bağlantılar kurabilmekte yatar. İşte size birbiri ile alakasız gibi görünen kişi, durum, nesneler ile beklenmedik, alışılmadık bağlantılar kurmak üzerine ufak bir egzersiz. Bu egzersiz için tek yapmanız gerek bir kağıt ve kalem almak. Aşağıda okuyacağınız ikili kümelerin her biri için üçer tane bağlantı kurun. Bu egzersizin “doğru” veya “yanlış” cevabı yok. Burada tümüyle kendi birikiminiz, algınız ve tabii ki yaratıcılığınız ile berabersiniz.

1. Einstein’ın saç modeli ve işiniz
2. Isaac Newton ve meyve
3. Işık hızı ve en sevdiğiniz kuzeniniz
4. Marlyn Monroe ve aya yolculuk
5. Çin seddi ve makarna

Düşünmek bağlantı kurmaktır. Yukarıdaki tür egzersizler, daha düzgün tanımlaması ile çağrışım oyunları, yaratıcılığı uyandırır ve aklı özgürleştirir. Rastlantısal görünen bağlantılar kurmak, sonsuz tematik aratırma kanalları açar ve kişiyi koşullu düşüncenin kısıtlayıcılığından kurtarır. Bu yapmış olduğunuz ve kendi başınıza da farklı ikililer oluşturarak devamını getirebileceğiniz basit egzersiz sizi hem eğlendirecek, hem de beyninizdeki blokajları yenmenizde size yardımcı olacaktır.

Örneğin ben ikinci madde “Isaac Newton ve meyve” için şunları yazmışım :

1. Isaac Newton meyvelerin renklerini, tatlarını, kokularını sayılar ile sembolize eder ve meyvelerin matematiksel karşılığından yola çıkarak, doğayı formulize ederdi. Meyveler onun en büyük esin kaynağıydı.
2. Isaac Newton küçükken çürük bir elma yemişti. Bu elmanın tadını hiç unutmadı. Geçerliliğini yitirmiş teoriler, köhneleşmiş düşünceler ona hep bu yediği çürük elmayı hatırlattı.
3. Isaac Newton kuzeni James’den nefret ederdi. Hayatında ilk defa karpuzu gördüğünde ilk aklına gelen şey “aman tanrım ne büyük şey, bu koca meyveyi havaya ne kadar bir kuvvetle fırlatırsam acaba aptal kuzemin James’in kafasına düşecek kadar ivmelenebilir?” oldu ve bu karpuz vakasından sonra F=ma formulunu buldu.

Yeni Bir Dil Öğrenmek

Yeni bir dili biz erişkinler için oldukça sıra dışı bir şekilde öğrenmeye başlamak zorunda kaldığım için çok mutluyum. Hayat bazen hiç beklenmedik anlarda, hiç beklenmedik pencereler açıyor insana. Çok detaya girmek istemiyorum ama yeni bir dil öğrenmek istiyorsanız “ben, sen, o,…, şimdiki zaman, geçmiş zaman,….” vs. gibi klasik dil bilgisinden değil, kesinlikle dilin kalbinden yani kelime bilgisinden başlamalısınız. Yani zıt kelimeler ve fiiler. Bunun dışında da o dile ait Türkçe tercümesi olan bir konuşma CD’si edinmelisiniz. Sonrasında tek yapacağınız bıkmadan usanmadan CD’nizi dinlemek, duyduğunuz cümleleri sesli, bağıra bağıra tekrar etmek, Türkçesini okumak. Tabii bu giriştiğiniz maceraya kendinizi motive edici bir isim ve termin verip proje sonucundaki hefefinizi de saptarsanız çok iyi olur. Örneğin bir ay sürecek olan “Yeni dil öğrenme projem” de hedefim “Bir ay sonunda filanca dile ait 300 adet yeni kelime ile, filanca dilin şu CD’sinde söylenenleri rahat anlayacak ve tekrar edecek kulak dolgunluğuna erişmek.” Bir ay boyunca ne kadar saatinizi harcamanız gerektiği belki sizi bir parça ürkütebilir. Hmmmm … abna göre günde en az dört-beş saatinizi bu projeniz için kapatın. Eeeee….. emek vermeden kimin hasatı kaldırdığı görülmüş ? Ama emin olun bu bir aylık yoğun öğrenme ve beyin patlatma sürecinin sonunda inanılmaz bir mutluluk ve kafada dinamizm hissedeceksiniz. Hatta baştan sonra kendi eseriniz olan öğrenme sürecinin devamını getirmek için o kadar hevesleneceksiniz ki, başka bütün iş, güçlerinizini bir kenara iteceksiniz.

Belirttiğim yeni dil öğrenme sürecinin nasıl gerçekleştiğini merak edecek olursanız temel gidişi anlatabilirim. Bir ay boyunca dinlediğiniz CD kayıdı sonrasında sesli tekrar edilen cümlelelerin bir süre sonra beyninize çok ilginç bir biçimde yerleşiyor. Beyniniz adeta bir sünger gibi alıyor cümleleri hafızaya. Sizin çabalamanız ötesinde beyin cümleleri kurguluyor. Bunun dışında defalarca yazarak kağıt üstünde yazarak kavramaya çalıştığınız zıt kelimeler ve fiiller hemen hemen bir hafta içinde bir yap-bozun parçaları veya tetris oynar gibi cümle içlerindeki yerlerine oturuyor. Bu arada zaten siz cümle içlerindeki zaman yapıları ile kelime ve fillerin altığı eklerden işin dil bilgisi bölümüne otomatik olarak girmiş oluyorsunuz.Her zamana göre fiillerin ne gibi ekler aldığını farkediyorsunuz. Be en güzel olan sürekli sesli şekilde dili tekrar ettiğiniz için içinizde acaip bir konuşmaya yönelik kendinize güven oluyor. Bir ay sonunda çat pat bile olda bir bakıyorsunuz cümle kuruyorsunuz.

Çocukların yabancı dilleri çok çabuk öğrendikleri söylenir. Doğrudur. Ancak yaşadığım şu deneyimle gördüm ki hepimizin beynindeki çocuk yaş ne olursa olsun aslında hep yaşıyor. Sadece bazımız onun varlığını farkedemiyoruz. Hiç bir çocuğun nasıl dil öğrendiğine dikkat ettiniz mi? İşte ben istem dışı gelişen hayat koşulları nedeniyle paralel bir duruma maruz kaldım ve bu sayede hayat adına son dönemdeki en büyük keşfimi yaptım.

Yeni ve zor şeyler öğrenmeye başlamak için asla geç olmaz, olmamalı. Demir işlendikçe, gözler ise sadece kafa çalıştıkça parlıyor. Picasso ne demiş : Bir şeyi yapmayı biliyorsan onu yapmaya devam etmenin ne anlamı var?. Hiç bilmediğin birşey yap çok daha iyi”… adamın neden dahi olarak kabul edildiği ortada … Çok basit gibi gelen bu sözün altında aslında Picasso’nun içindeki küçük çocuğun nasıl hoplayıp zıpladığını görüyorsunuz ve yüzünüze kocaman bir gülücük yayılıyor. Yaşam çocuk kaldığın sürece doyumsuz bir deneyim, hiç bitmesini istemediğin bir oyun …