“İnternet sansürü”: Asıl kaybeden kim?

“İnternet sansürü”, aslında “devlet sansürü” dediğimiz, düşünce, ifade, iletişim, basın, haber alma ve bilgi edinme hak ve özgürlüklerini ihlal eden baskıcı devlet müdahalesinin internetteki uzantısından ibarettir. Elbette sansürü sadece devletler uygulamaz, bunu şirketler, yayın organları, üniversiteler, içerik üzerinde denetim kurma yeteneğine sahip her hangi bir kurum yapabilir. Ama devlet sansürü, istisnasız tüm vatandaşları etkilediği için sansürün en ciddi boyutunu oluşturur.

İnternet sansürü her nekadar gazete, dergi, televizyon, radyo, kitap, kamuya açık söylemler, tartışmalar gibi iletişim ortamlarında uygulanan sansürle aynı kaynağa sahip olsa da, önemli bir nitelik farkıyla diğer sansür tiplerinden ayrılır. İnternet, tanımı gereği “küresel”, “gayri-merkezi”, “açık”, “sınırsız”, “etkileşimli”, “kullanıcı-denetimli” ve “altyapıdan-bağımsız”dır. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişimi, özellikle de internetin yaygınlaşması, ana akım medya başta olmak üzere iletişim endüstrisinin iş modellerini, haberleştirme pratiklerini, bunların dağıtım kanallarını dönüştürdü. Gayrimerkezileşme, yatay koordinasyon ve etkileşim, kullanıcıların aynı zamanda birer yayıncı haline geldiği yayın modellerini, yurttaş gazeteciliği gibi deneyimleri yarattı. Ana akım medyanın iktidarlarla ilişkisinde yaşanan sansür mekanizmaları, bu kez de devletlerin internete gözünü dikmesi ve internet yasaklarıyla farklı bir boyutta yaşanıyor.

İnternet merkezi olarak yönetilemez, ülke sınırları içine hapsedilemez. İnternetin bu nitelikleriyle hemen hemen tüm kullanıcıları birer “yayıncı” haline getirmesi, özellikle Web2.0’ın açtığı imkanlarla internet yayıncılığının demokratikleşmesi ve sosyal medyanın, blog alanının gelişmesiyle daha da güçlü bir eğilime dönüştü. İnternetteki yayıncılığın bir diğer önemli farkı da, anlık etkileşime izin vermesi dolayısıyla, yayınların birer sosyal forum, tartışma ortamı niteliği kazanarak söylemin etki alanını genişletmesi oldu. Twitter, Facebook, Friendfed gibi sosyal topluluk ağları, Youtube, Flickr gibi sosyal paylaşım alanları, aynı zamanda ciddi birer alternatif haber kanalı gibi çalışıyor. İran seçimleri, Gazze filosu gibi uluslararası olaylar önce bu kanallardan dünyaya yayılıyor; hatta ana akım medya bile bu kanallardan alıyor bilgiyi. Eh, durum böyle olunca, kamusal içerik üreten tüm yayıncılar gibi internet yayıncıları da devletlerin ilgi alanına giriyor. Bu odağın dolaysız sonuçlarından biri, hukuk ve teknoloji arasındaki hız ve zihinsel model farklarından kaynaklanan sorunları birebir yansıtan “internetle ilgili hukuksal düzenlemeler” olurken, sözü edilen hak ve özgürlüklere zaten baskıcı bir biçimde yaklaşan devletlerin ilk aklına gelen de olumsuz düzenlemeler yaparak interneti sansürlemeye yeltenmek oldu.

Maalesef bizim devletimiz de bu ikinci sınıfa giriyor. Ülkemizin adı, internet sansürcüler liginde, Çin, İran, Kuzey Kore, Suudi Arabistan gibi ülkelerle birlikte anılıyor. Uluslararsı toplumda giderek yükselen tepkiler, yabancı basında konuyla ilgili sürekli olarak çıkan yazılar, son Avrupa Birliği İlerleme Raporu (http://www.abgs.gov.tr/files/AB_Iliskileri/AdaylikSureci/IlerlemeRaporlari/turkiye_ilerleme_rap_2009.pdf) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Raporu’ndaki (http://www.osce.org/documents/rfm/2010/01/42294_en.pdf) açık eleştiriler ve Sınır Tanımayan Gazeteciler’in son “İnternet Düşmanları Raporu”ndaki “gözetim altındaki ülkeler” kategorisine girmemiz (http://en.rsf.org/surveillance-turkey,36675.html), durumu açık seçik bir biçimde gösteriyor.

Türkiye’de internetin belli bir kullanıcı grubunun ötesinde yaygınlaşmasıyla birlikte, devletin olumsuz düzenlemeleri de gündeme geldi. Türkiye’de internetin sansürü 2001‘deki RTÜK Kanunu ve Basın Kanunu ile başlar, bugünkü 5651 kod adlı internet sansürü yasasına kadar gelir. Bu tavrın partisi, ideolojisi, görüşü yoktur. Söz konusu düzenlemeler, DSP-MHP koalisyonu ile başlar, AKP hükümetleriyle devam eder; üstelik TBMM’de iktidarıyla muhalefetiyle oybirliği sağlanan ender konulardan biridir. Ben bu durumu bir “devlet refleksi” olarak görüyorum; ele avuca sığmayan, sınırlar içerisine kapatalımayacak, hızlı akan ve aynı hızla etki eden bir iletişim ortamının verdiği korkuya karşı geliştirilmiş bir refleks. Türkiye’de internet sansürünün kısa tarihini ve yaşanan gelişmeleri ayrıntılarıyla şu yazımda ele aldım: “Türkiye’de internet sansürünün kısa tarihi… ve mümkün geleceği!” (http://sansuresansur.blogspot.com/2009/09/turkiyede-internet-sansurunun-ksa.html); meraklısı başvurabilir.

Sonuç ortada: sansürlenen 6000’e yakın web sitesi, sosyal topluluk platformu, blog alanı, paylaşım sitesi, haber kanalı… Burada dikkat edilmesi gereken bir durum var: gerek çok ünlü olması, gerekse Google gibi bir internet deviyle ilişkili olması bakımından, 2008 yılından beri Türkiye’de engelli olan Youtube, neredeyse internet sansürünün diğer adı halıne geldi. Haziran ay başından beri, bu engelleme ile ilgili olarak Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın IP bloklamasına dayalı yeni bir engelleme yöntemini devreye sokması sonucu yaşadığımız Google skandalının uyandırdığı kitlesel tepki, bu algıyı güçlendiriyor (“Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde “eşik etkisi” yaratır mı? http://sansuresansur.blogspot.com/2010/06/google-skandal-turkiyenin-internet.html ; “Google ve “sansür ekonomisi”!http://www.bthaber.com.tr/?p=5026 ; “Google kesintisi” bize ne öğretmeli?” http://www.gennaration.com.tr/yazarlar/google-kesintisi-bize-ne-ogretmeli/ ). Öyle ki, internet sansürüne karşı çıkanlara Google avukatı muamelesi yapılmaya başlandı. Ulaştırma Bakanlığı’nın konuyla hiç bir hukuki bağı olmamasına rağmen kullandığı “ama adamlar vergi vermiyor ki” dezenformasyon söylemi de üstüne tuz biber ekti.

Youtube bu ülkede engellenen 6000 siteden yanlızca biri ve en önemlisi de değil. Elbette Google’ı çıkardığınız zaman, internetten geriye pek fazla bir şey kalmıyor; dolayısıyla tepkiler normal! Ancak önemli olan internet sansürünü bir bütün olarak algılamak ve herkesin sansürlenebileceğini aklımızda tutmak.

İnternet sansürünü meşrulaştırmak için bizimki gibi baskıcı otoritelerin en çok kullandığı dezenformasyon yöntemi olması sebebiyle “çocuk pornografisi” hakkında da bir kaç şey söylemek gerek. 5651 sayılı yasa sözde çocuk pornografisini önlemek için çıkarıldı ama sonra içini bir çok müphem suçla torba gibi doldurdular. Bu amaçla yoğun bir medya kampanyası yürütüldü. Bir sürü insan tutuklandı, sonra bunların sadece biri suçlanıp hüküm giydi, diğerleri tamamen yasal içerik bulundurdukları için beraat etti; Ulaştırma Bakanlığı da bilinçli olarak yaratılan tepkiyi manipüle ederek, kaşla göz arasında 5651’i Meclis’e sevkediverdi. Zamanında şöyle yazmıştım: “Türkiye çocuk emeğini sömürme bakımından dünya dördüncüsü. Çocuk tutukluların sayısında büyük artış var. Çocukların yüzde 72’si ana baba, yüzde 22’si öğretmen dayağı yiyor. Her üç çocuktan biri istismara uğruyor. Kızlar çocuk yaşta evlendiriliyor. Pedofili atasözlerimize sızmış. Bunların hepsinin sorumlusu da internet, öyle mi? Bu ne ikiyüzlülük!  Çocuk pornosu internetle birlikte ortaya çıkmış bir sorun değil. Bu sorun toplumsal ve çocuğun korunması için cezai tedbirlerden çok daha fazlası gerek. Türkiye on yıl önce Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne imza koydu ve bu konuda hiç bir şey yapılmadı. İnternetin yaygınlaşması ülkenin kalkınması için stratejik bir önem taşıyor. Hükümet ve pederşahi iktidar bağımlısı medya çocuğu bir kez daha istismar ediyor; interneti sansürleyerek disiplin altına alma, onu “medyatize” ederek magazin ve reklama indirgeme hayalleri kuruyor. Olan çocuklarımıza ve hukuka oluyor.” (“Çocuk istismarından internet istismarına Türkiye…” http://www.ozguruckan.com/?p=574)

İnternetle ilgili sansür mekanizmalarının şu anda yaşadıklarımızla sınırlı kalmayacağını, hatta sansürün ötesine geçip, özel hayatımızın gizliliğinin ihlal edileceğini, internet erişimimizin, yani iletişim hakkımızın kısıtlanacağını; hatta ve hatta yeni suçlar yaratılıp hapis ve para cezalaryla tehdit edileceğimizi öngörmek için ne yazık ki çok fazla işaret var. Ekim ayında yeni bir Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çıkarılıyor ve bu yasanın, Fransa’da Anayasa Mahkemesi tarafından yargının dışında keyfi bir otorite tesis ettiği ve vatandaşların iletişim hakkına kastettiği için reddedilen HADOPI yasasının ilk versiyonunun bir çevirisi olduğunu duyuyoruz. Bu yasa kimin internetten ne indirdiğini anlamak için tüm iletişimimizin anayasaya aykırı bir biçimde izlenmesi ve kayıt altına alınmasından, internet erişiminin kesilmesi ve para, hapis cezalarına kadar çok sayıda olumsuzluk içeriyor. Aynı şekilde, hali hazırda düzenlenmiş olmasına rağmen bilişim suçlarıyla ilgili ölçüsüz cezalar getirecek bir ceza kanunu da söylentiler arasında. RTÜK, geleneksel medyanın yanı sıra internet medyasını, IPTV başta olmak üzere görsel-işitsel internet yayınlarını denetlemek için hazırlık yapıyor. Kurum Ulaştırma Bakanlığı’na bağlanıyor ve BKT / TİB ile birlikte yeni bir online “muzir kurulu”na sahip oluyoruz. Bu kurumların mevcut faaliyetlerine bakarak daha ne kadar ileriye gidebileceklerini kestirmek mümkün. Kısacası karanlık günler bizi bekliyor.

Neyse ki hayırlı gelişmeler de olmuyor değil. Mesela ilk kez bir iş grubu, dijital reklam ajansları internet sansürüne karşı bir deklarasyon yayınlıyor (“İnternet Geleceğimizdir”, http://www.internetgelecegimizdir.com/). Aralarında Cyber-rights, İNETD, Sansüresansür, Netdaş, LKD, EMO, TMMOB, TİHV, TİEV, TZV, Türk Kütüphaneciler Derneği, ÜNAK, BİTDER, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Bilişim Muhabirleri Derneği, Ekşi Sözlük,  Neonebu, Kaos GL, Genç Siviller, Bianet gibi çok farklı oluşumların bulunduğu 50’ye yakın sivi toplum kuruluşu, sivil inisiyatif, haber ağı, web sitesi, ilk kez, internette sansüre karşı güçlerini birleştirmek üzere bir Ortak Platform kurdu (http://www.sansursuzinternet.org.tr/). Platform’un yayınladığı deklarasyon TBMM’de Ulaştırma Bakanı’nın karşısına soru formatında çıktı. Bu girişimler ulusal ve uluslararası medyada da geniş yankı buluyor. İnternet kullanıcıları, iş örgütleri, bilgi ve iletişim teknolojileriyle ilgili kuruluşlar tepkilerini giderek daha örgütlü bir biçimde yükseltiyor. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım başta olmak üzere, otoritelerin söylemlerindeki rahatsız ton bu tepkilerin adresine ulaştığını gösteriyor.

Kimi internetin suça, ahlaki çöküşe, köktenciliğe, terörizme, dilin yozlaşmasına, bilgi çöplüğüne, fikir hırsızlığına, insanların birbirlerinden yalıtılmasına yol açtığını iddia eder; kimi de demokrasi, özgürlük, refah, işbirliği, yeni işler, ekonomik büyüme, katılım, daha iyi eğitim gibi değerleri getirdiğini… Ama internet “karşıt eğilimlerin bir alanı”dır ve mevcut risklerle birlikte mümkün fırsatlar sunar. Hukuk devletleri bu alanı yasaklar ve engellemelerle değil hak ve özgürlükler ve toplum faydası temelinde düzenlemeye çalışıyor.

Bizde ise devlet internete yönelik ciddi bir tehdit algısı geliştirdi. Bunun nedeni internet değil, devletin küresel yönetim paradigmalarıyla yaşadığı uyumsuzluk. Özellikle de yönetişim, yani şeffaflık, sorumluluk ve hesap verebilirlik konusunda ciddi sorunlar var. Ülkeyi yönetilemez hale getiren merkeziyetçi yönetim saplantısının ve bir türlü tedavi edilememiş bölünme paranoyasının bu uyumsuzlukta payı büyük. Dolayısıyla internet düzenlemeleriyle ile ilgili en önemli sorun, aslında diğer hayati konulardaki sorunumuzla aynı: yönetişim fobisi. Devlet internete yasakçı bir zihniyetle yaklaşıyor; tehdit olarak gördüğü bilgi akışını tamamen denetimi altına almaya çalışıyor; başarısız olmaya mahkum bu yaklaşımla ne riskleri yönetebiliyor ne de fırsatları değerlendirebiliyor.  Bu denklemde toplum geçici olarak kaybedendir, ama asıl kaybeden bizi geçen yüzyılın paradigmalarıyla yönetmeye çalışanlar olacaktır.

Özgür Uçkan

““İnternet sansürü”: Asıl kaybeden kim?” üzerine 3 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir