Hack Günü De Nesi?

Hack Günü” tanımlamasını ilk okuduğumda şaşırmış, doğal olarak “bu da nedir?” diye meraklanmıştım. Benim bildiğim ‘hack-hacklemek-hacker’ pek de hayırlı şeyler değildi. Şimdi de koskoca teknoloji firmaları bu müsibet fiilin gününü düzenliyor olamazlardı herhalde ?!

Tabii ki HAYIR !!

Biraz araştırdığımda İngilizce hack kelimesinin sadece ‘site çökertmek, sitelerin veri tabanına girip, sistemi alt üst etmek‘ olarak kullanılmadığını gördüm. Bu tanım bardağın boş tarafıydı. Bardağın dolu tarafı ‘sitelerin veri tabanına entegre yeni uygulamalar üretebilmek‘ti. Üstelik hack kelimesi sadece bilişim teknolojileri için değil, her alandaki üretim için kullanılabiliyordu. Sanayi, bilim, müzik, reklam …

Hack Günü, bir uzmanlık alanının öğrenci, profesyonel ve meraklılarının bir araya gelerek birbirinden yaratıcı fikirleri ile kısıtlı zamanda farklı, orijinal işler üretebildikleri aktivite anlamına geliyor. Bu aktiviteleri ilk olarak 2005 yılında Yahoo iç yapısında düzenlemiş, 2006’da ise halka açmış.

Hack Günü katılımcıları kendilerine verilen kısıtlı süre içinde (48 veya 24 saat) bilgi ve yaratıcılıklarını masanın üstüne koyuyor. Rekabetten sinerji ve kalite doğar derler. Verilen süre sonunda bitebilen projeler jüri tarafından değerlendirilyor ve kazanan açıklanıyor. Ödüller sembolik. Önemli olan böylesi bir ortamı, stresi, üretkenliği, rekabeti, işbirliğini ve olabilirse ‘zaferi’ yaşamak.

Hack Günü aktivitelerine tarih olarak verilebilecek en yakın örnek Linkedin Açık Stajyer Hack Günü 2011. 29-30 Temmuz 2011 tarihlerinde düzenlenen aktivitede Amerika’nın en iyi üniversitelerinden gelen 170 öğrenci yarışmış. Günün özeti için aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz.

Düşünce düşünceyi açıyor. Sorular geliyor akla:

“Acaba Türkiye’de hiç Hack Günü düzenlendi mi?”

Evet.

Benim bildiğim bir tane var.

Sevgili Uğur Özmen liderliğindeki Project House – Young Guns 😀

Dilerim başka örnekleri de yaşarız, duyarız, okuruz, yazarız …

Young Guns 1.1 İle Değerlendirme Merkezi

Geçtiğimiz gün sevgili Uğur Özmen beni 13-14 Mart 2010 tarihlerinde yapılacak olan Young Guns 1.1 Atölye sürecine davet etti. Aldığım davetin beni ne kadar heyecanlandırdığını ve mutlu ettiğini anlatamam. Hemen aklımdan bir sürü soru geçti; benim sürece ne gibi bir faydam olabilir? Benden ne bekleniyor?  Bir hazırlık yapmalı mıyım? 30 saat sürecek atölye çalışmasının hangi aşamasında orada olacağım? …

Ama Uğur Özmen heyecanla yönelttiğim sorularıma karşılık yazdığı birkaç kelime ile gerekli yönlendirmeyi yaptı ve ben bugün saat 11:15 itibariyle Young Guns 1.1’in gerçekleştirileceği Project House’un pazarlama üssündeki özel ofis alanındaydım.

25 genç, 5’erli gruplar haline kendilerine verilen kampanya üzerine çalışmaya başlamışlardı bile. Her grupla tanışmak, söyleşmek, hayallerimizden dem vurmak çok keyifliydi. Mesleki açıdan bakarsam, işe alım sürecinde biz İnsan Kaynakları Uzmanlarının sıklıkla başvurduğumuz “Değerlendirme Merkezi” yöntemini Young Guns 1.1 gayet başarılı şekilde uyguluyordu. Her grupla geçirdiğim ortalama yarım saat sonunda adaylar üzerinde bıraktığım etki üzerine ise geri bildirimleri bilahare önümüzdeki günlerde Uğur Özmen’den alacağım. 😉

Ben bu satırları yazarken aday gençler harıl harıl çalışmaya devam ediyor ve yarın saat 14:00’e kadar da edecekler. Onlara buradan zihin açıklığı diliyorum. Daha önlerinde uzun bir gece var, enerjileri bol olsun, yarın yine görüşeceğiz. 😀

Fotoğraf: Ne Desem Yalan Olur

Buluştrend Şubat 2010’un Ardından

Ömer Ekinci-Nasuh Mahruki

Dün Yaprak’la Buluştrend için Astoria’ya gitmiş olmamıza rağmen toplantının lokasyonunun değişmesi nedeniyle Nasuh Mahruki’yi dinlemek imkanını bulamadık.

Caffe Nero’nun gürültülü ortamından çıkmak için yakındaki AKUT Merkezi’ne geçilmesi kararı sonrasında, benim Yaprak’ı uzun süre orada tutamayacağım ve etrafa rahatsızlık verebileceğimiz kaygım bizi AKUT Merkezi’ne gitmekten alıkoydu. Sonuç olarak Buluştrend Şubat 2010’u kenarından sıyırmış oldum diyebiliriz. Tabii ki üzgünüm …

Ancak Nasuh Mahruki ile geçirilen saatlerin içeriğine dair güzel yazısını Fatmanur Erdoğan ve Uğur Özmen hemen bloglarında yayınladılar.

Şubat 2010 Buluştrend’i de bloglar üzerinden takip etmiş oldum, Yaprak’ı yanıma alıp almama konusunda bir sonraki aya daha dikkatli olacağım. 🙂

Buluştrend Ocak 2010’un Ardından

Tanya ve İpek Buluştrend Ocak 2010’un ardından Yaprak’la beraber eve döndük. Hareketli, bol paylaşımlı, röportaj çekimli 3. buluşmadan pek memnun ayrıldım doğrusu.

Ömer Ekinci Buluştrend’in normal başlangıcından bir saat erken Cafe Nero’da olmamı istemişti, çekim yapacaktık. Çekim öncesi ise bir sürpriz beni bekliyordu; röportajı Ömer’le değil, Tanya ile yapacaktık. İlk başta biraz tereddüt ettiysem de Tanya Endüstri Mühendisliği eğitiminin verdiği altyapı ile çok rahat aramızdaki diyaloğu geliştirdi. ‘Ödüllendirme’ ve ‘İşe Alım Süreci’ üzerine konuştuğumuz çekimlerde çok eğlendik. Eğer kamera arkası görüntüler diye bir montaj yaparca Pozitif TV’nin kurucusu Cem Evren Ateş, cümle aleme eğlence kaynağı olabileceğim kadar çok malzeme var elinde.

Çekimleri önümüzdeki hafta yayına alacaklar. Ben de Kaynağım İnsan’da linklerini vereceğim.

Çekimler sonrasında ise telefonla bayağı süredir sohbet ettiğimiz meslekdaşım Eva Çiton ile sonunda yüzyüze tanışabildik. Meslekten, çocuklardan, danışmanlıktan bol bol sohbet ettik. FF’de ilk günden beri takip ettiğim İsmail Emrah Demirayak ve kardeşi Ece ile birebir görüşmek de apayrı keyifti. Ayrıca Uğur Özmen, Yasemin Sungur, İbrahim Katırcı, Murat Esenli, Nurettin Özdoğan, Onur Atahan, Şahin Toprak, Berna Mutlu Aytekin, Murat Can Demir, Cihan ve Seviye Kaloğlu, Göze Sencer, Arzu Cihangir, Cevdet Aykan Demir, Funda Şen, Osman Üngür, Sevil Soyyiğit, Açelya Akpınar ve şu an ismini sayamadığım birçok tanıdığı görüp, sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım.

Akşamüstü İlhan ve Yaprak’da Buluştrend’e katılınca Yaprak hanım da sanal bebek konumundan birçok kişi için gerçek hayata taşınmış oldu. Herkes onunla çok ilgilendi, Yaprak da bu ilgi yoğunluğu nedeniyle çok mutlu etrafta kucaktan kucağa dolanıp durdu.

Buluştrend Subat 2010’u iple çekeceğim doğrusu.

Not: Yukarıdaki fotoğrafı çeken Onur Atahan‘a da teşekkür ederim. Daha “eli sopalı” bir poz olmazdı herhalde 😀

İlk Buluştrend’in Ardından

Buluştrend

İlk Buluştrend geniş katılımı ile güzel geçti, Geliştrend‘in bir iki eksikle bütün yazarlarını bir araya getirdi. Ömer Ekinci, Uğur Özmen, Hasan Başusta, Levent Yaralı, Murat Esenli, Berk Pınar, Göze Sencer ve ben bir de aile fotoğrafı çektirmeyi ihmal etmedik.

Buluşmanın önceden belirlenen akış programına bu seferliğine uymamayı tercih ettik. Birçok katılımcının birbiri ile ilk defa tanışıyor olması ve kaynaşmanın sağlanabilmesi amacıyla bir parça serbestlik daha yerinde bir uygulamaydı.

Kanımca ikinci buluşmada konuşulacak konu başlıklarının saptanarak katılımcılara önceden duyurulması Buluştrend’lerin ana iskeletini oluşturabilir. Bu yolla katılımcılar gelmeden önce toplantıda neyi bulabileceklerini, neyi arayabileceklerini bilebilirler.

Ben bu toplantıdan birçok artı değer ile ayrıldım. Uğur Özmen kafamdaki bazı çok önemli sorulara cevap bulabilmemi sağladı. Murat Esenli’nin “Marka Sizsiniz” projesini dinledim ve projeyi merakla takip edeceğim. Levent Yaralı’nın Türk Hukuk Rehberi blogu hakkındaki anlattıkları içinde birçok mesaj barındırıyordu. Hande Başusta ile kaldığımız yerden devam ettik diyebilirim 😉  Tuğba Avcı’dan HiperaktİK hakkında bilgi aldım. Göze Sencer’in Amerika’daki kız kardeşi ile hayata geçirdikleri bireysel gelişim programını hayranlıkla dinledim. Nihat Solmaz’a ise ile genel iş yürütümü, ahlakı, kamudaki ihale süreçlerine ve çocuklarımıza dair bilgilendirici hoş sohbetimiz için ayrıca teşekkür ederim.

Bir sonraki Buluştrend programına alacağım insan kaynakları konu başlıklarını şimdiden düşünmeye başladım. Önümüzdeki günlerde Kaynağım İnsan takipçilerine de fikirlerini sormayı planlıyorum. Siz bir sonraki Buluştren’de hangi insan kaynakları konuları hakkında bilgilenmek, tartışmak istersiniz?

Masamın üstünde inler, cinler dans eder

emptyoffice1

Geçtiğimiz günlerde Geliştrend kurucu yazarı Ömer Ekinci “Vitrine değil, iklime gelen bir ekiple çalışın -Güzel bir hikaye-” başlıklı güzel bir yazı yayınladı (aşağıda linkten ulaşabilirsiniz) ve belki hiç düşünmediği şekilde bir “boş masa,dolu masa” tartışması başlattı. Ardından değerli hocamız Uğur Özmen konudan esinlenerek “Tabula Rasa=Boş Masa” yazısını yazdı. Eee, kambersiz düğün olmuyor, önemli bir konu, derhal ben de birkaç kelimemi eksik etmek istemedim.

🙂

Benim masamın üstü gün sonu itibariyle her zaman bomboş olur. Bu anlatımım sayesinde sevgili Ömer Ekinci’nin kaleme aldığı hikayedeki danışman tarafından kapının önüne konanlar listesinde ön sıralarda yer alıyorum. Kısacası ben söz konusu danışmanla hiç mi hiç anlaşamıyorum.

“Arkadaşını göster, sana kim olduğunu söyleyeyim”, “ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” gibi özlü sözler vardır hepimizin sık sık duyduğu. Acaba bu özlüler zincirine “bana çalışma masanı göster, sana kim olduğunu söyleyeyim” ifadesini de ekleyebilir miyiz? Cevabım belki … bazen …

Öncelikli olarak ben neden kendi masamı gün sonunda üstünde inler cinler dans etsin dercesine boşaltırım, onu söyleyeyim. Çünkü ertesi gün onun üstü öyle dağılacak ki, her akşam o dağınıklığı tasviye etmez isem, bir önceki günün dağınıklığı ile boğuşarak ne güne iyi başlayabilirim, ne de devamını verimli getirebilirim. Bu toplamaya özen göstermek çabası benim gün sonunda beş dakikamdan fazlasını almaz. Zaten iki ana büyük dosyam vardır. Bütün dağınık kağıt birikintilerini onların içine koyarım. Dosyalarımı da çekmeceye. Haftada bir de toplu temizlik yapmak sizin masanızın üstünün pırıl pırıl kalmasını sağlar. Belki “kadın” olduğum için bu düzen takibi diyelim ama iş hayatında seksist yargılarda bulunmak çok da sağlıklı değildir. Bana göre herkes masasını temiz ve boş tutabilir, tutmalıdır eğer yeterince organize çalışıyorsa, çalışabiliyorsa.Temizlik, düzen iş akışının tabir yerinde ise hammallığıdır. Bu hammallığı istikrarlı yapabilen insan sabırlıdır.

Bunun dışında elbet hiç iş yapmadığı için masası boş olanlar vardır. Ama bu durum onların suçu değildir. Elemandan önce amire bakmak gerekir. Devlet kadrolarında boş oturanlara dem vurulduğunda “evet” diyorum, “haklısınız”. Kadrolar dolacak, şişecek ki istihdam açığı kapanacak. Politikacı “başarılı” olacak, gelecek seçimler için oy toplayacak.

Benim iş hayatındaki masa düzeni takibimde belli başlı şu noktalar dikkatimi çeker; genelde kadınlar masalarını daha çok kişiselleştirirler. Çocuk, aile resimleri, minik biblolar, çiçek, böcek resimleri ile süslerler. Kendilerine adeta ikinci bir ev yaratırlar. Erkeklerde ise evli ve evcimen olanlar çocuklarının fotoğraflarını hemen bilgisayar başına koyarlar. Bekarlarınsa hayatlarında önemli bir rol oynayan hobileri var ise illa buna dair bir aksesuvar bulunur etrafta. Bütün bu dekorasyon çabalarının altında rahatlamak, optimizm arayışı vardır. Aynı kişiselleştirmeyi şirkette kendi kahve/çay kupasını kullananlar ve kullanmayanlar şeklinde de görebiliriz. Kendi kupasını getirenlerin bilinçaltında aslen duygusal bir yaklaşım, bağlanma, aidiyet arayışı vardır, diğerleri ise daha ben merkezlidir.

Sözün özü, ben şirketlerin insan kaynağını mümkün olduğunca özgür bırakmaları taraftarıyım. Günümüz iş hayatının en büyük problemi aşırı stres kaynaklı motivasyon düşüklüğüdür. Şirket sahipleri/yöneticileri kurumsal kimlik değerlerini organizasyonlarına yerleştirmeye çalışırken şekilden ziyade içeriğe önem vermelidir. Kıyafet/ofis/masa düzeni, doluluğunu değil, çalışanların kafalarının doluluğu veya boşluğunu takip etmelidirler. Birincisi, yani görsellik kolaycılıktır. İkincisi ise patron/yönetici için insan kaynağı için emek sarfetmesi demektir.

Lütfen sevgili patron/yöneticiler çalışanlarınızın ne yaptığını/yapmadığını masalarının üstünün ne halde olduğu yolu ile değil, onlarla performansları, beklentileri üzerine birebir diyaloğa girerek anlamaya çalışın.

headbg2
Bu yazım Geliştrend’de yayınlanmıştır.


Geliştrend’de İnsan Kaynakları Üzerine Yazmak

Geçtiğimiz günlerde Friendfeed sosyal ağından Ömer Ekinci bana asla geri çeviremeyeceğim bir teklif getirdi. Ömer Ekinci’nin teklifi Geliştrend.com isimli blog projesinde yazar olarak yer almam üzerineydi. Blogun diğer yazarları bloglarını takip ettiğim birbirinden değerli isimlerdi; Uğur Özmen, Hasan Basusta, Prof. Dr. Şule Özmen ve tabii ki Ömer Ekinci.

Teklifin ardından geçen süre içinde yazışmalarımız, kendi yazı ve konu başlıklarımı saptama çalışmalarımdan sonra Geliştrend.com‘un 23.05.2009 tarihi itibariyle yayına geçtiği haberini aldım ve çok mutlu oldum. Peki Geliştrend nedir, ne işe yarar ? İşte Ömer Ekinci’nin kendi anlatımıyla Geliştrend:

Geliştrend.com, genç girişimci, yönetici ve patronlara yönelik bir hap-blogdur! 10 ana kategoride 10 değerli uzman yazar tarafından girilen ve hepsi hap niteliğinde, yani hemen uygula-hemen sonuç al mantığında yazılan yazılardan oluşur. Genç bir girişimciye, işini geliştirirken  ihtiyaç duyacağı küçük ipuçlarını verir.

Geliştrend.com‘da uzun ve teorik yazılar bulunmaz. Olabildiğince uygulanabilir, hatta uygulanmış örneklerle anlatılan pratik örneklerle oluşturulan Geliştrend.com uzun saatler harcayabileceğiniz bir kaynak site değil, hergün 3 dakika okuyup hemen gerçek hayata dönüp uygulamanız gereken yazılardan oluşur.

Hergün günde 2 defa, özellikle de motivasyonunuzun düştüğü zamanlarda Geliştrend.com‘un işinizi geliştiren hapları sizi bekliyor olacak.”

Bugün itibariyle yayın hayatına başlayan Geliştrend.com‘daki ilk İnsan Kaynakları yazımı aşağıda okuyabilirsiniz ya da bizzat Geliştrend.com‘a giderek benim yazımdan çok daha fazlasına ulaşabilirsiniz. Bence bir bakın, memnun kalacaksınız 🙂

.

DİKKAT ! İNSAN KAYNAKLARI

20. yüzyılın son çeyreğine kadar dünya ekonomi literatüründe “İnsan Kaynakları” yoktur, “İnsan Sermayesi” kavramı vardır.

İnsan, üretim sürecindeki “para,makine, insan” üçlü saç ayağından biri ve hatta en maliyetli olanıdır. İşe alınır, kullanım süreci dolunca ise derhal atılır. Kulağı son derece rahatsız eden bu yaklaşıma İnsan Kaynakları teorisyenlerinden önce Birleşmiş Milletler organizasyonu el atmış ve insanlık dışı koşullarda çalıştırılanlara yönelik bir dizi önlem getirmiştir.

1970’lere gelindiğinde ise Amerika Birleşik Devletler’indeki dünya devi firmaların yüksek maliyetler ve verimsizlik nedeniyle kar edemez hale gelmesi, akademisyenleri “İnsan Kaynağı” üzerine çalışma yapmak üzere tetiklemiştir. İnsanın sadece bir şirket girdisi sayılamayacağı, onun da ihtiyaçları, beklentileri, sıkıntıları olabileceği yaklaşımı kısa sürede karşımıza “İnsan Kaynakları Teorisini” çıkarmıştır.

Günümüzde her çaptaki şirket için en kısa tanımı ile İnsan Kaynakları “şirket bünyesine girmeye aday veya içindeki insanların ihtiyaçları ve beklentileri ile ilgilenen bölümdür”.

İnsan Kaynakları bölümleri şirket çalışanlarının bahsi geçen ihtiyaç ve beklentilerini elindeki bir dizi enstrümanla karşılar; işe alım ve oryantasyon, performans değerlendirme, eğitim yönetimi, ücretlendirme yönetimi, kariyer yönetimi, çalışan iletişimi ve motivasyonu , sosyal hak ve faydalar ve organizasyonel gelişim.

Bugünden itibaren Geliştrend.com’un İnsan Kaynakları bölümünde, bir şirket bünyesinde yer alan çalışanları içeren -özlük işlemleri- hariç bütün konular için “ne, neden, ne zaman, nasıl, nerede, kiminle” sorularına yanıt arayacağız ve bulacağız, görüşmek dileğimle 🙂