22 Ağustos

15 Mayıs’da üçü ülke dışında olmak üzere 35 kadar şehirde İnternetime Dokunma! diye yürüyoruz, malum. Çünkü 22 Ağustos tarihinde filtre paketleri devreye giriyor ve bir ayağı çukurda internetimiz, mezara düşüp toprak atanını bekler hale geliyor. Bu yüzden sözlüklerin, çeşitli sitelerin, sansür karşıtı bağımsız oluşumların, internet ile ilgili derneklerin deteği ile, hukuksuz internet düşmanı kararlara karşı yürüyoruz!

Ben 22 Ağustos konusunda yazmayacaktım aslında. Televizyonlarda Sedat Kapanoğlu, İsmail Hakkı Polat, Gökhan Ahi, Başak Purut, Yaman Akdeniz gibi konunun uzmanı insanlarla birlikte, konuya dahil olmuş pek çok isim (sözlük kurucuları, yer sağlayıcılar, dernek yöneticileri, sosyal medyacılar) 22 Ağustos’da neler olacağını ve BTK başkanı Tayfun Acarer’in nasıl göz göre göre yalan söylediğini açıkça anlattı.

Buna rağmen BTK’ya inanıp paketlerin tercihli olduğuna ve standart paket ile hiçbir şeyin değişmeyeceğine ikna olan insanlar var. O halde ben de anlatayım dedim. Sen de anlat! Herkes bir kere daha anlatsın farklar ve derdimiz anlaşılana kadar.

Filtre paketlerinin tercihe bağlı olduğu doğru. Standart pakettekiler için fazladan bir filtreleme olmayacağı da doğru. Ancak standart pakette kalanlar için hiçbir şeyin değişmeyeceği yalan. Bugün hangi siteler yasaksa, standart pakette de onlar yasak olacak. Tek farkı uygulamadaki teknik detaylar. Bu teferuatları basit bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Mevcut sistemde apartman dairemizde bir kapı görevlisi var. “Satıcı ve dilenci giremez” diyor. Tamamen apartmanın içinde, dairemin önünde görev alıyor ve “Recep efendi, bırak gelsin. Ben tencere alacağım ondan” dediğimiz zaman, satıcıyı içeri alabiliyoruz. Yani siteler yasak da olsa, girebiliyoruz. Kiminle muhattap olacağımıza karar verebiliyoruz.

Filtre sisteminden sonra ise apartmanın dışına “aile”den, “çocuk”tan, “yurtiçi”nden ve “standart”tan sorumlu güvenlik görevlileri yerleştiriyor. İçeri kimin gireceğine ise bu görevliler ya da onların eline liste tutuşturanlar karar veriyor. Standart pakette olduğumuzu farzediyorum. Amcamızın oğlu (mesela Youtube) kapıya kadar geliyor. Standarttan sorumlu güvenli görevlisi artkadaşımız, amca oğlumuzuz tipini beğenmiyor. Diyor ki: Giremezsin! Sahiden de giremiyor. Üstelik, kimse bize “senin akraba geldi” de demiyor.

Artık tüm sitelere erişim, tamamen bizim kontrolümüz dışında, bizden uzakta; bir borunun içinden, bir kapının arkasından sağlanacak. Kapının dışındakilerin uygun bulduğu sitelere girebileceğiz. Yoksa siz, kendi ahlakınızı koruyamayacak kadar aciz misiniz? Bunu dayatmalarına izin mi vereceksiniz? Ya yarın(?) yediğinize-içtiğinize, giydiğinize, ne okuyup ne izleyeceğinize de karışırlarsa? Yoksa karışıyorlar mı?

Daha fazlasını söyleyeyim. Bugün yasaklı sitelere DNS ile girebiliyoruz. Yarın giremeyeceğiz. Hatta bugünde, erişmeye çalıştığınız bazı sitelerin dakikalarca bekleyip açılmadığını görüyorsunuzdur. İşte onlar filtreye takılan siteler ve DNS kullanmak işe yaramıyor. (atrparantez: DNS bir yasak aşma yöntemi değildir. Ben işim için de kullanıyorum) Dahası, yasağı aşmaya çalışmak suç olacak. Yani Youtube’da Çılgın Proje’nin muhteşem sunumunu izlemeye çalışırsanız mesela, suçlu duruma düşebilirsiniz. (şu an Youtube açık) Ben işim için DNS kullanmama rağmen, suçlanabilirim. Sadece bir video izlediniz diye suçlanmaya hazır mısınız?

Üstelik hangi pakette hangi sitelerin yasak ya da serbest olacağını, standart pakette hangi sitelere giremeyeceğimizi, standart ya da diğer üç pakette erişime engelli kaç site olduğunu, erişime engelli sitelerin neden engelli olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Bir şekilde doğruluğunu teyit edemeyeceğiz. Hatırlatma: TİB, mahkeme kararı olmaksızın istediği siteyi kapatma yetkisine hukuksuz bir şekilde sahip.

Tabii meselenin özü sadece 22 Ağustos değil. 4 yıldır süren bir macera bu. Farkettirmeden tek tük siteleri engellediler. Sonra Youtube engeli ile insanları uyandırdılar. Bir baktık ki binlerce site engelli. Üstelik katalog suçlardan herhangi birini de içermiyorlar. Bu sayı hala durmadan artıyor. Derken saçma sapan yasak kelimeler çıkıyor ortaya, hiçbir gerekçe olmadan yer sağlayıcılara “bu siteleri kapatın yoksa mahkemelerde papaz oluruz” emri veriliyor. Ve biz bu hengamede 22 Ağustos’u tartışıyoruz.

22 Ağustos sansürü şekillendirmek için bugüne kadar yerleştirilen en büyük taştır.

22 Ağustos sadece bir semboldür.

Simto Alev
http://www.simtoalev.com/


Simto Alev

Okuyacağınız bu yazı, benim en ilginç yazı deneyimlerimden biri olacak belki de. Kendimi anlatırken pek hoş hissetmemem bir yana, İpek (Aral Kişioğlu) “profesyoneller” bölümünde yazmamı teklif ettiğinde hemen yazmayı kabul etsem de ortada bir sorun vardı. Ben profesyonel değilim. Benim bir mesleğim dahi yok. Özer Dölekoğlu’nun yazısını okurken “internet işçisi” deyimini gördüm. Sanırım kendime yakıştıracağım başlık da bu.

Şöyle bir baktığım zaman anlıyorum ki bu yazıda size mesleki kariyerimi anlatıp, üstü kapalı bazı nasihatler vermem gerekiyor. Ancak dedim ya; profesyonel değilim. Bir kariyerim de yok ve gerçek anlamda bir kariyere hiç sahip olmayacağım! Bu yüzden ben sadece iş gelişim süreçlerimi, bu süreçte dönem dönem düşündüklerimi, değişen hedeflerimi, değişen işlerimi anlatacağım.

Bilgisayarımla ilk yılımı CD-ROM’suz, sessiz ve internetsiz geçirdim. “Abi”lerin bilmem kaç disketle yüklediği birkaç oyun ve paint harici hiçbir uğraşım da yoktu. Öyle ki; ilk internetimi bir yıl sonra, ben 14. yaşımdayken yine bir “Abi” kurmuş, “buna bastın mı bağlanırsın” deyip gitmişti. Ben adresini televizyondan duyduğum bir web sitesini nasıl açacağımı dahi bilmiyordum.

Böyle bilgisiz bir başlangıçtan sonra, internette herkesin bir sitesi olduğunu farkettim. “Ahmet Online”, “Mehmet Online”, “Sertaç Online” gibi onlarca site vardı. Bir de o dönemler çeşitli saçmalıklarla internetten para kazanma sevdası çok ön plandaydı.

Kararımı verdim. Ben de site açacağım ve aynı kaynaklardan ben de para kazacağım. Google yok. Bana bu işi öğretecek kadar abi olmuş bir abi yok. Sadece o sitelerin bazılarında “HTML Dersleri” başlıkları var. Biraz onları okuyarak, biraz o sitelerin kodlarını inceleyerek ve çok zaman sonra bugünkü Adobe Dreamweaver’ın büyük babası Allaire Home Site ile kod yazarak bir site oluşturabilir hale geldim. İlk Notepad’de yazıp, Home Site ile geliştirerek açtım: http://simto.8k.com/

Siteyi açmayı binbir güçlükle başardım. Kolay yoldan para kazanmayı ise asla. Fakat bir yandan büyüdüğümü düşünüp, para kazanma ihtiyacı hissediyordum. Artık bildiğim bir şeyler de vardı. Yeni bir karar verdim. Ben bu işi yapıp para kazanacağım! Nitekim de öyle oldu.

Aradan geçen 10 yıl kadar zamana rağmen, bugün hala tasarım yapmayı bilmem. O zaman da bilmezdim ama yapardım. Çeşitli forumlarda ilan kovalar, küçük esnafa, evinde kendi işini yapan adama 50 ya da 100 liraya site yapardım. Tasarımı, HTML’i, teknik işleri, hepsi bende.

Neredeyse hiçbir şey bilmediğim halde işe bir ucundan başlayarak herhangi bir ajansın bir işle kazanabildiği parayı bir yılda kazanır oldum. Öğreni ve tecrübemi ne kadar arttırdığımsa tartışılmayacak kadar çok. Bu artışın tek sebebi ise çalışıyor olmak aslında. Başka bir şey değil.

İş yaptığım insanların teşekkürlerini alıp bu yolda ilerledikçe artık bir yerlerde işe başlamam gerektiğini de düşündüm. Bu meselenin hiç üzerine gitmesem de geniş zamanda birkaç ilanvereni telefonla aradım. Kendimi tanıtık görüşmek istediğimde ilk soru hep eğitimim oldu. Her zaman da açıklamaya çalıştım fiziksel engelli olduğumu, bu yüzden bir eğitim alamadığımı. “Zaten bu işin adam gibi bir eğitimi de yok ki” diyemeden görüşmeler sonlandı.

Bu görüşmeler iş aramaktan vazgeçmelerimi arttırsa da çalışmaktan hiç vazgeçmedim. Öyle ya da böyle evimde oturup çalışabiliyor, az da olsa para kazanıyor ve yukarılarda da belirttiğim gibi her defasında daha iyi oluyordum.

Bir süre sonra HTML bana yetmemeye başladı. 100’lerce ürünü tek tek sayfalara eklemek oldukça meşakkatliydi. Çözümü ise dönemin gözde web yazılımı ASP’ydi. ASP ile mücadelem sadece 1 ay sürdü. Sonrasında beceremediğim için vaz geçtim.

— Bu sırada bir ara konu olarak belirtmem gerekiyor ki ASP benim için ilk ya da tek farklılaşma deneyimi değildi. Hiçbirini asla gerçekten öğrenemesem de, daha web işlerine başlamadan evvel mIRC scripting’den başlayarak süreç boyunca Perl, Java, C++, VisualBasic gibi çok alakasız yazılım dillerinin tadına da baktım. Her şeyden önce amacım yine bir yön sapması yaşayıp, daha çok para var düşüncesiyle masaüstü yazılımlar geliştirmekti. Bunlar arasında en uzun deneyimi bir yıl ile VisualBasic’de yaşadım. Bugün hiçbirini bilmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. —

ASP’deki başarısızlığımın ardından çok oyalanmadan bir başka web programlama (script) dili olan PHP’ye geçtim. Bu kez her şey harikaydı. Hızlı öğreniyordum, eğleniyordum. 2 Koca kitap bitirdim. Onlarca makale okudum. (birkaç yıl sonra da yazdım.) Tüm örnek uygulamaları hatasız kodladım. Muazzam bir şey.

2 Kitabı da bitirdikten sonra artık bir projeye başlamanın, ilk işimi çıkartmanın zamanı gelmişti. Kuzenimle birlikte şiir, hikaye paylaşım sitesi olarak –şu an bizle ilgisi olmayan- DuyguDolu.com’u yaratma sürecine giriştik. Üyeler içerik yollayacak, yorumlayacak vesaire idi. Logosu, tasarımı, yazılımı… Her şeyi ile bende.

Projeye başladığımda ise bir problemim olduğunu farkettim. Ben PHP bilmiyorum! Hiçbir şey yapamıyorum. Projenin her aşamasında birilerine danışmaya, yeniden öğrenmeye çalıştım. Bir virgül yüzünden bazen bir koca gün uğraştım. O günlerden beri de bu gibi hiçbir şeyi önce okuyarak değil, önce tecrübe ederek öğrenirim. Okuyaraksa bildiklerimi tazeler, destekler, arttırırım.

PHP öğrenmem kısa vadede bir şey kazandırmasa da yaptığım birkaç işten sonra bağlı olarak çalışmasam da bir ajansla ortak hareket etmeye başladım. Ajans beni hiç anlamadığım tasarım yükünden kurtardı, HTML gibi bir ek yükü elimden aldı. Artık kendime sağan soldan duyduğum için kullandığım ve bugün hiç haz duymadığım “Webmaster” unvanı yerini “Web yazılımcısı”na bıraktı.

“Webmaster” olduğum o çaylak dönemlerde (bu işten para kazanma hedefinin ardından) ve düzenli bir iş dönüşümüne girdiğim ilk dönemlerde yeni hedefim bir iş kurmaktı. Her şeyi kendi şirketimde, çalışanlarımla yapacaktım. Her ne kadar hesapsız kitapsız da olsa bu konuda çocukça birkaç girişimim oldu. Şirket adı belirlendi, tasarımlar hazırlandı ve daha ileri gidemedi. Birkaç kez, yeniden.

Şirket olma çabasında niyetim hiç iktidar sahibi olmak gibi görünmese de hedefimde –belki bir altmetinde, derinlerde- bir kariyer ve o kariyerde kısayoldan zirvede olma arzusu vardı. Bugünse kariyerin altında çalışan insan sayısı, adının başına konan İngilizce bir unvan ya da ün olmadığını düşünüyorum. Bunların peşinden koşmayı da çok zaman önce “ben kariyer sahibi olmayacağım” diyerek bıraktım. Bu hikayeyi kariyer konusunda düşündüklerimi detaylı yazmadan sürdüreceğim. Ancak belki bir kariyer parçacığı bu yazının devamında var olacak.

Artık “web yazılımcısı” gibi işimi belirtir bir unvana kavuş ve bu yolda ilerler olsam da başta para, ardından yeni bir şeyler öğrenme çabası ile önüme düşen farklı işleri reddetmedim. O yıllarda durmadan küfrederek yaptığım deküpasyon işleri, bugün tercihim olmasa da nadir zamanlarda hala para kazandırır. Tek bir işe bağlı kalmamayı, tadımlık da olsa farklı işlerden ufak bir lokma almayı bu yüzden seviyorum.

PHP ile profesyonel deneyimlerimi ağır aksak sürdürüp, “freelance” ek işler, kişisel ya da çevre projelerde de aktif rolümü sürdürürken, bir teklifle kendimi Türkiye’deki 3-4 bilgisayar dergisinin birinin web sitesi başında buldum. Site durmadan gelişti, büyüdü, zenginleşti. Beraberinde aynı grubun birbaşka sitesine de destek verir olmuştum. Hava atmaya değer bulduğum bu işten aldığım maaşda ikinci ay indirime gidilmişti ve asgari ücretin de altında bir maaşla çalışmayı kabul etmiştim.

O an bu ücretle çalışmayı reddetmek çok zor verilecek bir karar değildi. Belki bir yerde yeni bir iş bulur belki de “freelance” olarak para kazanmayı sürdürebilirdim. Ancak her ne kadar kendimi kanıtlamışlıktan ziyade bana destek olunması için dergiden iş teklifi almış olsam da bu benim kariyerimdeki ilk adımdı.

Gelen diğer derginin işi muhakkak bu işi kotarabildiğimdendi. Dergiyle birlikte gelen freelance işler de giderek yerini oturaklı iş tekliflerine bırakıyordu. Dergide geçirdiğim ilk bir buçuk yılımda PHP tecrübemi arttırırken, boş kaldığım zamanlarda da sadece meraktan, ilgiden XHTML/CSS bilgimi arttırdım. Bu noktada aldığım bir teklifle kariyerimde bir adım daha attım ve derginin yanında ikinci bir işim daha oldu. Bu defa ara yüz kodlayıp WordPress giydiriyordum.

Bu iş ise XHTML/CSS bilgim üzerine bir milyon bilgi daha kattı. Artık çekinmeden “benim işim bu hacı. Bak burada dergi, burada projelerim, burada arayüz kodlamalarım” diyebiliyordum. Dergide beni ikinci yıla taşıyan sabrım ve bu süreçteki gelişimim, bana yine bir kariyer adımı olarak geri döndü. İki işte kazandığımın biraz üzerinde bir ücret karşılığı yeni bir iş sahibi oldum. Hâlâ aynı şirkette arayüz kodluyorum. Elbette diğer iki işi de bırakmam gerekti. Unvanım ise “Senior Web Developer” olarak daha havalı ve daha saçma bir hale büründü.

Yukarılarda her yeni profesyonel işimdem, kariyer diye sözettim. Her işim öncekinden biraz daha üstün, çerçevesi biraz daha belirli, biraz daha yüksek ücretli oldu. Ancak hiçbiri daha yüksek, daha prestijli bir mevkide değildi. Sektörün dışına pek taşmamış olsam da, hiçbiri aynı iş, aynı meslek de değildi tam olarak. Hepsinden güzel bulduğum ise hiçbiri için iş başvurusu yapmamış olmam. Benim için kariyer isim yapmak, ünlü olmak değil ama birilerinin “Bu işin altından Simto kalkabilir” güvenini vermek ve gerçekten o işin altından kalkabilmek. Aynı çizgide ilerlemeden hem de.

Bundan üç ay evvel ise kendime ilk kez, sadece işi resmiyete dökmek için bir CV Hazırladım. Bu defa iş, son 2 yıldır yakın takipte tuttuğum, dönemin de gözde konusu Sosyal Medya. Burada hedefimse “Sosyal Medya Uzmanı” unvanını almadan, dijital pazarlama konusunda bir uzman kadar olmasa da, ona yakın değerlerde bilgi. Yine de yarın hangi işten nasıl para kazanacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Her an, her şey olabilir.

Yazının başında profesyonel olmadığımı, sadece kendi sürecimi anlatıp nasihat vermeyeceğimi söyledim. Şimdi, yazımı bitirirkense fikrimi değiştiriyorum. Bir nasit verme ukalalığında değil, daha çok samimi bir paylaşım olarak. Bu denli uzun yazmış olmama rağmen, yazı sadece önemli dönüşümlerin özeti niteliğinde. 10 yılı aşkın bu süreçte çok fazla acı çektim, azarlandım, aç kaldım, beceriksiz oldum, işimi yaparken sıkıldım. Aynı zamanda tam aksi yönde mutlu oldum, aferinler aldım, işimin her aşamasında çok eğlendim, para kazandım.

Tüm bunları kıyasladığım, iyisinden de kötüsünden de ortaya biraz katıp ideal olanı bulmaya çalıştığımda bulduğum şey yaptığım işten keyif alma hissi oldu. “İşinizden keyif alın” demeyeceğim. Bütünden; çalışma odanızdan, iş arkadaşlarınızdan, elinizdeki projelerden vs. en çok keyif alabileceğinizi seçmeye özen gösterin. Hiçbir detayın sizi bundan çok geliştiremeyeceği fikrindeyim. Bu yüzden,

Keyifli Çalışmalar…

Simto Alev
http://www.simtoalev.com

‘Hiçbir İyi Yönetici Engelli İstihdamında Pürüz Çıkartmaz’

ipek aral kişioğlu

1998 yılında İnsan Kaynakları sektörüne adım atan ve halen İnsan Kaynakları ve Stratejik Yönetim Danışmanlığı yapan İpek Aral Kişioğlu ile, deneyimlerinden yola çıkarak ik profesyonelleri ve yöneticilerin engelli çalışanlara yaklaşımları, engellilerin iş gücü piyasasından neden etkin olmadıkları gibi bir çok önemli konuda sohbet ettik.

Engelli istihdamında suçlu aramak yerine, sorumluluk almanın, mücadele etmenin ve başarı için beklemeden, mutlaka harekete geçmenin daha önemli olduğunu vurgulayan Kişioğlu, hem işverenlerin hem de engellilerin sorumluluk almaları gerektiğini belirtiyor.

Sizi tanıyabilir miyiz?

1972 Ankara doğumluyum. TED Ankara Koleji ve Mülkiye mezunuyum. 1997 yılından beri İstanbul’da yaşıyorum ve çalışıyorum. Bir dönem iş nedeniyle Ankara’ya döndüm ancak mesleki gelişimim açısından İstanbul’da olmam gerektiğine karar verdim.

İK sektöründe ilk ne zaman çalışmaya başladınız?

1998 yılında OBEY Yönetim Danışmanlık’da Türkiye’nin ilk yönetim danışmanı Oktay Bora Yağız ile başladım.

Personel seçimlerinizde en çok nelere dikkat ederdiniz? Ve neden?

Herşeyden önce şirketin, bölümün ihtiyaçlarını analiz ederim. Bu analiz görev tanımı, yetkinlikler, şirketin/bölümün hedefleri bazlı olur. Sonrasında ise ilan veya farklı kanallardan gelen adayların tecrübe, nitelik ve yetkinliklerinin şirket ihtiyaçları ile örtüşüp örtüşmediğini incelerim, en uygun adayı bulmaya gayret ederim. Bir diğer çok önemli konu bağlı olunacak bölüm yöneticisinin karakteri ve beklentileridir. Kimi zaman ‘iyi’ adaylar bölüm yöneticisinin karakterine uymadığı için pozisyona ‘uygun’ olamayabiliyor maalesef.

Engelli adaylara gelecek olursak çalıştığınız firmalarda engelli aday alımlarınız gündeme gelince nasıl kararlar alınırdı? Ve departman yetkililerinin engelli aday alınacağını öğrendikleri zaman yaklaşımları nasıl olurdu?

Engelli adayların işe alımlarında İnsan Kaynakları bölümlerinin konu üzerindeki genel politikalarının şirketin genel tavrında ağırlığı vardır. İnsan Kaynakları bölümleri engelli adayların işe alımında üst kademe yöneticileri ikna etmekle yükümlüdür. Zaten emin olun, hiçbir iyi yönetici engellilerin istihdamında pürüz çıkarmaz. Benim sorumluluğumdaki şirketlerde bugüne kadar engelli adayların nitelikleri ve yetkinlikleri pozisyona uyduğu sürece işe alımlarında hiçbir problem çıkmamıştır.

İpek hanım zaman zaman firma yöneticileri ekiplerinde engelli aday görmek istememek gibi önyargılara sahip oluyorlar. Sizce neden? Ve hiç böyle bir durumla karşılaştınız mı?

Belirttiğim gibi ben İnsan Kaynakları bölümü olarak engelli istihdamındaki net olumlu tavrımı her zaman baştan ortaya koyarım ve yöneticileri mutlaka ikna ederim.

Ancak engelli adayların istihdamına meslekdaşlarımdan kaynaklı birkaç gözlemimi aktarabilirim. Birincisi yöneticiler iş performansından emin olamadıkları için risk almak istemiyorlar. İkincisi neden ise engelli çalışanların bölüme, şirkete entegrasyonunda problem çıkma ihtimali. Belki de bütün toplumda olan bir kaygı bu. Engellilerin çok hassas, hemen üzülen, darılan bireyler olabileceği kanısı hakim. Şirket çalışanlarının onlara nasıl davranmaları gerektiğini bilmemeleri, ürkmeleri “şimdi ne gerek var ortamı karıştırmaya” gibi bir düşüncenin hakim olmasına neden oluyor. Üçüncüsü ise sektörel kaygılar. Hizmet sektöründe eğer müşteri önündeyseniz dış görüntü çok önemli oluyor. Görsel olarak mükemmeliyeti yakalamaya çalışan bir sektörde engellilerin müşteri önünde bulunması tercih edilmiyor.

İşverenlerin zaman zaman engelli adaylara karşı oldukça sert ve kabul edilemez tutumları/yaklaşımları olduğunu gözlemliyor ya da duyuyoruz. Sıklıkla ayrımcılık ve mobbing yapılabiliyor sizce neden?

Bahsettiğiniz tarzda bir durum bir defa yaşadım. Olayda davranışsal problemleri olan bir çalışan arkadaşımız, işteki olumsuzluklardan hareketle diğer iş arkadaşının fiziksel engeli ile sinirle karışık bir tonda alay ediyordu. Ancak bu davranış bozukluluğunu kuruma mal etmemek lazım. Aniden gelişen bir olayda yaşananlar kişiseldir. Çirkin söylemleri geliştiren kişi derhal sert bir şekilde uyarılmıştır. Kanımca birçok benzer durumda da engelli çalışanlara yaşatılanlar o esnada muhattap olunan bireylerin karakter zayıflığıdır. Her şirkette patron ve üst kademe yöneticiler dahil yüzlerce çeşit insan bulunuyor, yüz kişinin yüzü de davranışsal olarak çok akıllı, çok olgundur maalesef diyemiyoruz.

Engelli adayları tanışma ya da iş görüşmesine çağırmadan önce kriter belirlerken ve değerlendirirken neleri ön planda tutarsınız?

Birincisi size çok önemli bir tespitimi belirteyim. Engelli aday başvurusu çok az alıyorum. Dolayısıyla çok sık engelli adaylarla görüşme yapma imkanım olmuyor. Kendi kendime de hep soruyorum “neden” diye. Pratiğe gelince, olası bir beyaz yaka iş görüşmesinde engelli aday ile engelsiz adayın zihinsel üretimi konusunda bir ayırım yapmıyorum. Eğer görüşme işçi pozisyonu için ise engelli adayın fiziksel engel yüzdesinin işin minimum gereklerini karşılayıp karşılayamayacağına bakıyorum.

İşverenler nedense engelli adayları hep basit, vasıfsız ve gözlerden uzak tutacak pozisyonlarda görevlendirirler neden?

Ben buna katılmıyorum. Bahsettiğiniz durum hizmet sektöründe müşteri ile yüzyüze iletişime geçen çalışanlar için geçerli olabilen bir durum sadece çünkü bu sektörde engelsiz çalışanların bile fiziksel görüntüsüne müşteriye hoş görünebilmek adına müdahale ediliyor. Bu aşamada da müşteri önünde mükemmeliyeti arayan firma engelli çalışanı sahneye sürmek istemiyor, onu sahne arkasında çalıştırmayı tercih ediyor. Ama bu tercih engelsiz çalışanlara yönelikte de yapılır.

Bir önceki soruma katılmadınız. Bu arada engellilerin diğer çalışanlar gibi kariyer yapma hakkı olmasına rağmen ülkemizde bu konuda engellileri üst kademelerde göremeyiz? Ya da fırsat eşitliği sunulmaz. Peki bu yaklaşımdan kurtulmak için hem işverenlere hem de engellilere düşen görevler neler?

Ben açıkçası size bu konuda da katılamayacağım. Size engelli aday başvurusu ne kadar az aldığımı belirtmiştim. Buradan hareketle daha işe bile başvurmayan yani savaşa bile girmeyen engelli arkadaşlarımızın “bizi üst pozisyonlara getirmiyorlar” gibi bir yaklaşımda bulunmalarını gerçekçi bulmuyorum. Kendisini yetiştirmeyen, nitelik katmayan engelli adaylar büyük rekabet yaşanan iş piyasasında elbette varolamazlar. Benim iş görüşmesi yaptığım engelli adaylardan biri Bilgi İşlem Müdürlüğü pozisyonuna yönelikti. Bu adayımın niteliği arayışıma uymasına rağmen adayın maaş beklentisi çok yüksekti. Pozisyondaki müdürden sık sık seyahat etmesini isteyecektik. Adayım tekerlekli sandalyedeydi ve ciddi bir hareket kısıtı bulunuyordu. İşte bu adayım üniversite bitirmiş, teknik donanımı üst seviyede biriydi, ben onu beğenmeme rağmen iki önemli nedenden dolayı işe alamadım. Ama biliyorum ki, o nitelikleri ile sadece ofis çalışması yapılan ve maddi beklentisini karşılayabilecek bir işyerine rahatlıkla işe girmiştir. Beklentilerinizi karşıladığı aşmada siz adaya engelli olarak bakmıyorsunuz. “Uydu” veya “uymadı” diyorsunuz.

Engelli adaylarla iş görüşmeleri sırasında ve çalışken yaşadığınız, unutamadığınız anılarınız var mı?

Tabii ki var. Ve hepsinin ana fikiri “insan yeter ki istesin, engeller vız gelir” cümlesi üzerine kuruludur. Engelli arkadaşlardan benim tek isteğim kendilerine güvenmeleri, ne istediklerini kafalarında netleştirmeleri ve bu yolda çaba sarfetmeleri, kendilerine nitelik katmaları. Ben “sen orada çalışamazsın, seni işe almazlar” diye olumsuz söylemlerle iş görüşmesine gönderilen ve yüksek oranda fiziksel engelli birçok adayımı gözlerindeki ve konuşmasındaki çalışma azmini görerek, duyarak da işe aldım. Hepsi de başarıyla ve azimleri ile bütün şirkete örnek olarak çalıştılar, halen de çalışıyorlar.

İş dünyasında engellilere ücret politikasında ne yazık ki eşit davranılmadığını gözlüyoruz. Bu konuda engellilerden ciddi anlamda şikayet alıyoruz. İşverenlerin bu tutumundan vazgeçmeleri için neler söyleyebilirsiniz.

Bu gibi uygulamaları olan firmalarla bana göre savaşmak gerekir. Yani yazılı dilekçe devletteki ilgili kuruma şikayet etmek. Engelliler kendi haklarını aramak yoluna mutlaka girebilmelidir. Bu hızlı dünyada hepimiz kendi haklarımızın peşine düşmeliyiz yoksa kimse bir diğeri için enerji sarfetmeye çok meraklı değil. Devletin bu konuda ciddi yaptırımlar getirmesi ve denetimlerini arttırması gerektiğini düşünüyorum. Birkaç tane büyük ceza verilse ve iş müfettişleri işlerini daha disiplinli/idealist yapsalar işverenler de kendilerine çeki düzen verir.

Sizce özel sektörün engelli aday açığı olmasına rağmen engelli çalıştırmayıp ceza ödemesi ya da 50 çalışan yerine 48 çalışan sınırında kalarak yeni şirketler açmaları gibi yaklaşımlarının altında yatan gerçekler neler?

İşverenlerin engelli çalıştırmak istememelerinden ziyade ben işverenin bu limite girip çalıştıracak uygun engelli bulamamaları faktöründen bahsetmek istiyorum. Belirttiğim gibi beyaz yaka kadrolar için çok az engelli aday özgeçmişi geliyor önümüze. Mavi yaka dediğimiz işçi kadrolarda ise fiziksel emek ağırlıklı oluyor. İşverenin minimum seviyedeki fiziksel emek ihtiyaçlarını karşılayacak engelli aday inanın çok az geliyor işverenin karşısına. Birçok işveren uygun engelli çalışan bulamadıkları için ceza almamak için dediğiniz uygulamalara başvuruyor. Ben israrla engellilerimizin işgücü piyasasına girmekte çok da istekli olmadıklarını düşünüyorum. Ya aileleri ve yakın çevrelerinin geliştiridiği negatif söylemler “yapamazsın, başaramazsın, seni almazlar”, ya kendilerine olan güven eksikliği, ya da nitelik olarak kendilerini geliştirmemeleri, bir çeşit kurban psikolojisi onları aktif ve akresif şekilde iş aramaktan alıkoyuyor. Bu arada işverenin elindeki iş imkanlarını beğenmeyen engelli adaylardan da bahsetmiyorum. Ben biraz da engellilerin iş arama, iş bulma, işte kalma konusunda kendilerini sorgulamalarını istiyorum açıkçası. İş piyasası bir mücadele, rekabet arenası, herkes için.

‘Doğru personel devamlılık ve verimliliği getirir’ sözünden yola çıkarsak bir firmanın karlılığının arttırılmasında doğru personel alımı ve yönetiminde İK çok önemli bir rol oynar. Konuyu buradan düşünecek olursak %3 engelli çalıştıran firmalarında engelli adayların tüm SSK primlerini devlet karşılar ve ayrıca %3’ün aşılması durumunda da devlet yine her engelli adayın %50 oranında SSK primini hazine tarafından karşılar. Bu durum işverenler için çok önemli bir katkıdır. Ancak neden bu ayrıcalık işverenler tarafından doğru yönetilmez?

Engelli aday başvurusu bu kadar az olursa elbet yönetilemez. Ben engelli adaylara iş piyasasına, arayışına aktif olarak girmelerini, kendilerinin niteliksel gelişimlerine önem vermelerini, engelli ailelerin iş arama aşamasında güven kırıcı olmaktan ziyade motive edici olmalarını rica ediyorum. Engelli olmak hayal kurmaya engel değildir. Hayal kursunlar çalışmak adına ve hayallerini gerçekleştirmek için köşelerinde oturup beklemesinler, harekete geçsinler, imkanlarını zorlasınlar. Eğer etrafımızda başarılı, kendini yetiştirmiş, geliştirmiş engelliler görebiliyorsak, demek ki yapılabiliyor anlamına gelir. Başarılılar ne yaptı da başardı, araştırsınlar, ilham alsınlar.  Yılmasınlar. Engelsiz milyonlarca işsiz varken, gerçekçi baksınlar dünyaya. İşlerinin zor olduğunu bilsinler. Zor ama imkansız değil.

Diğer ülkelerde 15 ya da 20 gibi çalışan sayısına ulaşan işletmelerde %6 ve hatta %8 gibi yüksek oranlarda engelli çalıştırma zorunluluğu var. Ülkemizde ise bu oran 50 çalışana ulaşan her işletmeye %3 engelli çalıştırma zorunluluğu getirmektedir. Sizce özel sektör ve kamuda engelli adayların aktif olarak iş hayatına katılabilmelerini sağlayacak daha kalıcı çözümler için neler yapılmalı?

Kesinlikle. Bizim ülkemizde İnsan Hakları uygulamaları çok geri seviyede. Bu seviyeyi üste çekmek için engelli vatandaşlarımızın da organize olarak tepki vermeleri, haklarını aramaları lazım. Büyük metropoller ve bütün Türkiye’de geniş katılımlı, eş zamanlı bir Engelliler Mitingi düzenlense, binlerce insan sokaklara dökülüp yürüse, konuşmalar yapılsa, devlet ile oy peşine düşen siyasiler üzerlerinde bu konuda ciddi baskı hissetseler, eminim bir fark yaratılır. Ayrıca dünyadaki engelli kuruluşları ile işbirliği yapılsa, bilgi ve tecrübe alışverişine girilse, kullanılan mücadele yöntemleri ve global anlamda ses duyurmak açısından büyük gelişimler sağlanabilir. Engelli ailelerine de büyük iş düşüyor. Engelli çocuklarını “yapamazsın, başaramazsın” gibi söylemlerle veya kaygılarla gerçek hayattan uzaklaştırmasınlar, onları eğitim hayatlarını tamamlamaları için zorlasınlar, gelişim ve mücadelerine destek versinler.

Şimdi de Engelsizkariyer.com’a gelecek olursak ilk ne zaman duydunuz? Ve düşünceleriniz neler?

Sosyal medya kanalı ile tanıştığım engelli bir arkadaşım sayesinde öğrendim. Ben bir sohbet esnasında “neden sadece engelli adaylara yönelik bir iş ilanı sitesi yok” diye sormuştum. Simto Alev bana “Var, Engelsiz Kariyer” diyerek sitenizin bilgisini ve adresini vermişti.

Son olarak Engelsizkariyer.com aracılığı ile herkese vermek istediğiniz mesaj var mı?

Var, hem de bir değil, birden çok önemli mesajım var;

  • “Zaten bize iş vermiyorlar” gibi bir önyargı ile baştan kendilerini demotive etmesinler.
  • Eğitimlerini mümkün mertebe tamamlasınlar.
  • Entellektüel gelişimlerine özen göstersinler.
  • Ofis ortamlarında bulunabilecekleri konularda uzmanlaşmak üzere, örneğin muhasebe, personel, satınalma, idari işler, insan kaynakları, lojistik, kendilerine yatırım yapsınlar, kitap alıp okusunlar, kurslara gitsinler.
  • Farklı ortamlarda (internet, gazete) çıkan iş ilanlarına yılmadan, korkmadan, ‘beni almazlar’ önyargısından sıyrılarak başvursunlar, hiçbir zaman entellektüel sermaye olarak kendilerini engelsiz adaylardan farklı görmesinler. Bu bir alışveriş, aday kendini farklı/yetersiz görürse, işe alacak kişi de farklı görür, öyle davranır.
  • Çok büyük rekabetin yaşandığı iş piyasasına girmeye çalıştıklarının bilincinde olsunlar, aşırı iş seçicilik lüksü artık kimsenin yok.

Röportaj: Mehmet Kızıltaş

Kaynak: Engelsizkariyer.com

Engelliler ile çalışmak – II

injured_personTürkiye nüfusunun %10’unun Engelli olduğunu ve Engellilerimizin istihdam edilmelerine yönelik 4857 nolu İş Kanunu 30. maddenin içeriğinden önceki yazımda bahsetmiştim.

Hatta Engellerin istihdamına yönelik özel bir web sitesi olması gerekliliği üzerine de bir yazı yazmaya kararım vardı. Ama sevgili Simto Alev böyle bir web sitesinin varlığından beni haberdar etti. Engelsiz Kariyer çok önemli ancak işgücü piyasasında henüz duyulmamış bir girişim. Duyanlar duymayanları lütfen haberdar etsin 🙂

Geçen haftanın Hürriyet İK’sında ise Adecco Fransa’nın Engelliler için özel ajans haberi ilgimi çekti, ‘darısı Türkiye’ye’ dedim.

Engelliler ile çalışmak birçok vakada insana büyük hayat dersleri verebilecek nitelikte. Engelimiz olmadığında sahip olduklarımızın kıymetini maalesef bilmiyoruz ve kendimizi adeta israf ediyoruz hem fiziksel, hem de psikolojik bakımdan. Çoğu zamanda önemli hayat dersleri hiç beklemediğiniz anlarda karşınıza çıkıyor. En azımdan benimki böyle olmuştu.

Fabrikaya toplu işçi alımı yapıyordum. Erkek ve kadın aday etapları ayrıydı. Ne yalan söyleyeyim, kadın adaylarla görüşmek her zaman daha keyiflidir çünkü görüşmeye tertemiz, özenli gelirler. Aynı özen erkek adaylarda nadiren vardır.

Görüşme programımda beş yüzün üstünde aday vardı ve günde 60-70 civarı ile ancak tanışabiliyordum. Seri ilerleyen görüşmelerde gün bitişine doğru bende de yorgunluk belirtileri başlıyordu. Bahsedeceğim engelli aday ile görüşme etabının sonunda, yani artık başımdaki ağrı gözlerime vurduğu sırada tanıştım.

Kapıdan içeri koltuk değneği ile tek bacağı olmayan güzel yüzlü, maskulen tavırlı zayıfça bir kız girdi. Kaba ve abartılı üslüpla “Oturabilir miyim?” diye sordu. Böyle zamanlarda aklıma bir sürü espri gelir ama aday kaldıramayabilir diye ağzımı açmam. İçimden “Lütfen dövme beni” dedim elimle oturmasını işaret ederken.

İsmini iznini almadığım için kullanamayacağım aday daha benim konuşmamı beklemeden gayet sert bir tavırla “Benim bacağım olmayabilir ama her işi yapabilirim” diyerek söze başladı. Sonrasında doğuştan engelli olduğunu, İzmit depreminde ailesinin birçok ferdini kaybettiğini öğrendim. Onu babası kurtarmıştı, karşı dairedeki amcası ve kuzenleri hayatlarını kaybederken. Şimdi ise çalışmak istiyordu ve hareket kısıtından dolayı evi civardaki arayışı olumsuz sonuçlanmıştı. Bizim fabrikanın açılacağını duyunca hemen başvurmaya karar vermişti ama etrafındakiler ona “orası büyük fabrika, seni almazlar” demişlerdi. O kendisine ve başarabileceğine inanıyordu. Ona ‘okumak zorunda değilsin’ demişlerdi, o liseyi bitirmişti.

Ona olası tek çalışma yerinin paketleme olabileceğini ve orada da ayakta durması gerekeceğini söyledim. Normal bir insan bile 8-10 saat ayakta kalmakta zorlanırken bunu nasıl  başaracağını sordum. Yüzü düştü, gözlerindeki meydan okuyan bakış yok oldu ve “Yapabilirim” dedi sadece.

Elimdeki başvuru formuna baktım uzun uzun, daldım gittim. Onu düşledim paketlemede. Kolileri indirip kaldırırken, bantlarken, ürün sepetlerini taşırken, boşaltırken, koli başlarında eğilip doğrulup ürün yerleştirirken … nasıl olabilirdi ki? … sonra aklıma birden onu bir sandalyeye oturtmak geldi, ürünlerdeki çapakları temizleyebilirdi … ve gülerek bakışlarımı formdan kaldırıp gözlerinin içine baktım, “Benden haber bekle” dedim.

Onbeş gün sonra işbaşı eğitimlerini verirken ürün çapaklarını temizlemekten sorumlu ‘yeni paketleme elemanımızdaki’ heyecanı görmek, yaşadığı mutluluğu paylaşmak ne güzeldi. Beni her gördüğünde asker selamı ile “Merhaba İpek hanım” demesi ne farklıydı. Kanımca bu işe alımda kazanılan sadece işgücü değil, insanın kendisiydi. Her ne koşulda olursa olsun yaşamanın çoşkusuydu.

Herkesin yüreklerindeki başarma inancının hiçbir zaman yokolmaması dileğim ile …

😀

Çalışma ‘engel’i

brain_chemistry-thumb

İpek’in “Engelliler ile çalışmak – I” yazısı FriendFeed‘e düşer düşmez yorum yazanlardan biri oldum. Yoruma yorum derken, hoş da bir sohbet oluştu. Bu noktada İpek’in zarif teklifi ile bir şeyler yazıyorum. IK konusunda pek de söz sahibi değilim. Ancak konudan da çok fazla uzaklaşmamak için bir engelli olarak (diğer deneyim yazılarımdan farklıca) kendi tecrübe ve gözlemlerimle çalışma hayatından, patron ve engelli işçi ilişkisinden bahsedeceğim. Yazı, bir bakıma FriendFeed yorumlarımın daha derli bir hali olacağından, “hep aynı şeyleri yazıyor bu adam da” hissini verebilir. Aldırmayınız.

En amatör, önemsiz denebilecek iş tecrübelerimi de hesaba katarsak, 14-15 yaşımdan beri aktif olarak çalışıyorum. Son 4-5 yıla bir miktar ajans tecrübesi de kattım. 2.5 yıldır ise düzenli bir maaş ile tamamen faal olarak çalışıyorum. Bu süreçte pek çok defa iş aradım, pek çok defa reddedildim ya da bir kaç defa işe alındım. Her biri, “engelli çalışan” ve engelli/engelsiz işveren ilişkisi için de birer tecrübeydi.

Yukarıdaki paragrafta “engelli çalışan” sıfatını kullandım. Fakat olması gereken, yalnızca “çalışan”dı. Zira 10 yıllık tecrübelerim süresince ofise gidemiyor oluşumu yoksayarsak, engelim işime bir an dahi mani olmadı. Pek çok işimin “freelance” sürdüğünü gözetirsek de hiçbir şekilde mani olmadı.

Eğer yapılacak iş ve engel durumu bir biriyle orantılı değilse, hiçbir şey işe mani olmaz. Benim engelimin büyük bölümü bacaklarımla ilgili. Elimi, kolumu, gözümü, “beynimi” kullanabiliyorum. Pedallı bir dikiş makinesi kullanan terzi, A Milli Takımı’nda oynamak isteyen bir futbulcu olmayı düşünmediğim sürece hemen her işi yapabilirim. Diğer tüm engelliler gibi.

Ancak işveren cephesinde -ve toplum genelinde- durum böyle algılanmıyor. Hep bir “sen çalışamazsın”, “işimize yaramaz” düşüncesi hakim. İlginç olansa, bu düşünce var olduğu sürece bireyde yarattığı hissiyat ile doğruluğunu koruyacak. Eminim size de birileri işlerine yaramayacağınızı öğütlerse, işe yaramadığınızı düşünürsünüz. Al sana kısır döngü…

Bu noktada, her şeyden önce işverenlerin fikirlerini değiştirmesi gerekli. Engelli, şişman, uzun, kısa, kel, eğitimsiz… Her birey işini doğru yaptığı sürece, kurum için işe yarardır. Bir iş ilanı verilir. Eğer CV istenilen kriterleri karşılıyor ve görüşme için üst sıraya çıkmışsa, engel ya da kilo gözardı edilmelidir. Çok şanslıyım ki, doğru adamlarla çalıştım ve çalışıyorum. Fakat çok defa da bu şekilde reddedildim.

İşverenlerin tamamen yanlış bir fikir yapısına sahip olduklarını ve hatalı olduklarını dillendirmeye, 3-5 cümle ile anlatmaya çalışsam da; işverenleri haklı çıkaracak durumlar da var. Bu noktada iki temel öğeden bahsedebilirim.

Biri, tamamen iş veren kaynaklı. Bir engelliyi istihdam ederken, yalnızca yasal zorunlulukları gözönünde bulundurmak, “sen bizim işimize yaramazsın ama yasa gerekli kılıyor” deyip işe almak ve hatta “sen işe gelme, çalışma; biz paranı verelim” diyecek kadar ile gitmek ve onur kırıcı olmak ya da önceki paragraflarda da sözettiğim gibi, bireyden bir verim beklemeyip demoralize etmek. Oysa zaten hangi biriniz hiç keyifsizce çalışabilirsiniz ki? Bir engelliye diğerlerinden fazla olmayacak kadar ihtimam göstererek kesinlikle düşünülen işgücü ve para kaybı önlenebilir.

İkincisi ise, tamamen engelli kişi kaynaklı. Bugüne dek çok fazla projede ve bir kaç işte çalıştığımdan bahsettim. Çalışma hayatımda da bir çoğunuz gibi hatalar yaptım. Kimi fark edilmeyecek kadar küçük, kimi proje için çok önemli olacak kadar ya da sadece biraz zaman kaybettirecek kadar küçük hatalar. Bunların sonucunda da yine bir çoğunuz gibi üstlerimce azarlandım, tartıştım. Pek çoğu makul, bazıları dozunu aşıp tehdite varan cinsten şeylerdir. Kiminde hatamı kabul ettim, kiminde hakkımı savundum. Fakat tüm tartışmalar, iş sınırlarında kaldı. Hepsi ilgili işe dairdi.

Fakat görüyorum ki; özel ilgi bekleyen, kimi zaman acındırmaya giden, hata yaptığında bunu engeline bağlayan, “ben engelliyim, hata yapabilirim. patronum bunu gözardı edebimeli” şeklinde düşünen engelliler de çok az değil. Oysa kurum için sorun oluşturan bir durum varsa, olağan iş etiği çerçevesinde gereği yapılmalı aynı zamanda. Bu düşünce, memur olup sırtını devlete yaslama gibi kendini sağlama alma dürtüsü, işveren için hiç de kabul edilir olmamalı. Ben işini doğru yapmayan fakat engelli diye fazlaca ihtimam bekleyen biri ile çalışmak istemezdim.

Bunca yazıyı özetlersek; Engelli kişi kendisinin, patron işçisinin engelli olduğunu unutursa; her iki taraf için de kişi “engelli çalışan” değil, “çalışan” olur. Hatta belki bunca baskının üstüne gelen rahatlama kişiyi “çok çalışan” yapabilir.

Aslında yazı boyu anlattığım bir çok detay, engelli olmayan kişilerle de örtüşüyor. Yazının engelli odaklı olmasının önemi ise şurada: Net bir sayı verilmese dahi, Türkiye’de en azından 10 milyon engelli var. Bunlardan yalnızca bir elini kullanamayacak, biraz topallayacak kadar -nispeten- küçük engellere sahip olanlar dahi, engellenerek “işsizlik engeli” gibi daha büyük engeller kazanıyor. (engellilik sebebiyle işsiz kalmak, ülkedeki işsizlik sorunundan farklıdır.) 10 milyon engelli, aileleriyle birlikte (en azından bir anne/baba/eş ile) neredeyse 30 milyon can demek. Bu neredeyse ülkenin yarı nüfusudur. Çok korkunç..

Sadece, düşüncelerinizin sizi engellemesine izin verip, faklı engeller kazanmayın. Her şey çok daha güzel olacak…

Yazan: Simto Alev