İnovasyon, Hüseyin Haki Bey Ve Suhulet

İnovasyon, icat değil. Ben, inovasyonu, mevcut disiplinlerin, araçların, durumların, tanımlı veya tanımsız bir ihtiyacı karşılamak üzere harmanlanması ve  karşımıza farklılaşmış yepyeni değer(ler) olarak çıkması süreci olarak tanımlıyorum.

Türk tarihinde yazılmış en çarpıcı inovasyonlardan biri ise dünyanın ilk arabalı vapuru; Suhulet.

1867’de Şirket-i Hayriye’nin yöneticiliğine getirilen Hüseyin Haki Efendi’nin yenilikçi bir fikri olan arabalı vapurun nasıl gerçeğe dönüştüğünü video aracılığı ve aşağıdaki güzel makaleden okuyabilirsiniz.

Bu etkileyici inovasyonun sahibi Hüseyin Haki Efendi’nin dedem Muhsin Batur’un dedesi olması ise benim için ayrıca bir gurur kaynağı. Hüseyin Haki Efendi’yi Kaynağım İnsan’a bu kadar geç yerleştirdiğim için de ayrıca utanıyorum. Aynen beni derinden etkileyen, ilham, inanç, güç veren bütün aile büyüklerimin mesleki başarılarına olan saygı ve minnettarlığımı blogum üzerinden sunmakta geç kaldığımdan utandığım gibi …

Geç olsun ama güç olmasın.

Suhulet

Suhulet 2

Suhulet 3

 

 

 

 

Büyük Kayıplarımız

Prof. Dr. Alpaslan IşıklıProf. Dr. Pars Esin

                  Prof. Dr. Alpaslan Işıklı                               Prof. Dr. Pars Esin                                                       

Ben liseden 1989 yılında mezun oldum. O yıl, bütün lise son sınıfı öğrencileri gibi benim de ana gündemimde mezuniyet ve üniversite giriş sınavı vardı. Şimdiki sınavdan farklı olarak biz üniversite ve bölüm seçeneklerimizi sınava girmeden önce yapardık. Ankara’da onca üniversite ve bölüm varken ilk beş seçeneğimin Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi olması bir tesadüf değildir. Çünkü içten içe bu iki komşu fakülteden birine gireceğimi biliyordum.

Sınav sonuçları açıklandığında Hukuk Fakültesi’ni kazanamadığıma üzülmüştüm. Ancak Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki yoğun hukuk derslerini alırken kendi kendime “iyi ki hukuk kazanmamışım” diye şükrettiğimi çok iyi hatırlarım. ‘Başarılıdır’ tanımlamalarım arasına “kanun ezberlemeyi” hiçbir zaman sokamadım.

Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin namı değer “amele inekleri” ÇEKO’culardan biri olmak benim kaderimdi. Mülkiye’de ve ÇEKO’da geçen yıllarım Türkiye’nin birbirinden değerli insanlarını hayatıma, düşünce, bilgi dünyama kattı. Okulumun, bölümümün ve bugünkü imkanlarla kıyaslanınca bize mevcut kıt kaynaklar ile ellerinden gelenin en iyisini vermeye çalışan hocalarımızın değerini insan kaynakları mesleği içine girince çok daha fazla anladım ve kendimi gerçekten çok şanslı bir insan olarak kabul ettim.

Sevgili bölüm başkanım Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, bütün meslek hayatım boyunca benim en sık andığım hocamdır. Pek çok dersin içeriğini unutmuşumdur, ondan aldığım sendikacılık ve çalışma ekonomisi derslerini hiç unutmadım. Onun aktardığı bilgilere olan inancı, adanmışlığı ve öğrencilere yaklaşımındaki içtenlik benim gibi derslerle pek de ilgisi olmayan ( ! )  bir öğrencinin bile merakını çekebilecek kalitedeydi.

Geçmiş yazılarımda bahsetmişimdir, okuduğum yıllarda Mülkiye’de derse girme zorunluluğu yoktu ve benim aklım da hep sokaklardaydı. Üniversite yıllarım boyunca pek çok işte çalıştım. Prof. Dr. Alaslan Işıklı, kapısına gittiğim şirketlerin iş başvuru formunda referans bölümüne yazdığım tek isimdir. “Sizi referans olarak verebilir miyim?” diye tereddüt ederek sorduğumda, “sen tabii ki verebilirsin, gurur duyarım” diyecek kadar mütevazi bir insandı benim Alpaslan Hoca’m.

ÇEKO’nun 2. ve 3. sınıflarında aldığım Sosyal Politika 1 ve 2 zorlu derslerdi. Prof. Dr. Pars Esin, taviz vermeyen, ciddi tavırları ile dersini anlatırdı. Ağırdı. Öğrenciler ondan çekinirdi. İnsan kaynakları uygulamalarının altyapısını oluşturan iş bölümü, yabancılaşma gibi pek çok kavramı ve etkilerini ilk olarak kendisinden dinledim. Özellikle yabancılaşma sürecinin beni çok etkilediğini hatırlıyorum. İnsan kaynakları mesleğini çok ciddiye almamın alt nedenlerini sosyal politikalar dersinde gördüklerimin üzerimdeki etkisiyle ilişkilendiririm her zaman.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuduğum uzun yıllar boyunca Alpaslan Hoca ile Pars Hoca’nın anlattıklarının tam göbeğinde bir iş hayatımın olacağını hiç düşünmemiştim. Şimdiyse, ne kadar kuvvetli ve değerli insanlar tarafından yetiştirilmiş olduğumu biliyor ve övünç duyuyorum.

Türkiye, iki önemli akademisyenini geçtiğimiz günlerde kaybetti. Benim tesellim, idealist bilgi insanlarının yarattıkları değerlerin hiçbir zaman yok olmayacağını bilmek. O değerler, onların öğrencileri olan bizler ve bizim yetiştireceğimiz gençler ile birlikte geleceğe taşınacak.

Sevgili Alpaslan Hoca’m ve Pars Hoca’m, huzur için yatın, mekanınız cennet olsun. Sizi, bir ömür minnetle ve sevgiyle anacağım. 

Berbat Bir 1 Mayıs

Berbat bir 1 Mayıs kutlaması geçirdik. Sokaklar polis kaynıyor. Biber gazı bombaları havada uçuşuyor. İnsanlar yaralı, koşuşturuyor.

Cepheler açılmış, nefret her yerde.

Güçsüz olan direniyor, güçlü olan “fena döverim” diyor.

Ne mutlu değil mi? Türkiye ilerliyor böyle böyle. Ama sakın bana “nereye?” diye sormayın. Bilmiyorum, çünkü etki alanım dahilinde değil olaylar, ancak ilgi alanımda olabilir, ancak kelimeleri kullanarak görüşlerimi yazabilirim.

1 Mayıs’da işçilerin bayramlarını Taksim Meydan’ında kutlamak isteyeceğini herkes biliyordu. Devlet ile sendikalar arasında görüşmeler yapılmıştı. İstanbul Valiliği “inşaat var, tehlikeli” derken sendikalar “yok, meydanda kutlayacağız” noktasından ayrılmamışlardı. Uzlaşılabilirdi. Gücü elinde bulunduranlar sopaya sarılmaktansa daha akıllı, daha stratejik, daha sağduyulu hareket edebilmeliydi.

Derken Bakan diyor ki “ideolojik”. Yani aslında bakan diyor ki “benim ideolojim değil, sen ötekisin”.

Kim kimi sonunda kucaklayacak bu memlekette?

Birileri birilerini anlamaya çalışmaya, saygı duymaya ne zaman başlayacak?

Çok değer verdiğim tepe yönetici bir toplantı esnasında bana demişti ki:

Düşünce dörde ayrılır ve aşağıdan yukarı sıralanır:

  • Stratejik düşünce
  • Analitik düşünce
  • Normal düşünce
  • Anormal düşünce 

Sizce biz hangisini sergiliyoruz? Ben cevabımı kırmızı ile belirttim.

ABD, İngiltere, Almanya gibi ülkeler kendilerini ve dünyayı yönetmek üzerine stratejik düşünceler üretiyor. Her nedense onlarda 1 Mayıs biber gazları eşliğinde, savaş havasında geçmiyor.

Demek ki, muasır medeniyetler seviyesine çıkmak sadece tünel kazmak, gökdelen dikmek, AVM açmakla, benim anladığım dilden anlamayana sopa çekerim demekle olmuyor. Muasır seviyeye ulaşmak zor zamanda, zor insanla burun buruna gelince, insan kalmayı ve onu her ne koşulda olursa olsun insanca yönetmeyi başarmakla oluyor.

Gelecek yıl Taksim Meydan’ında insanca bir 1 Mayıs İşçi Bayramı geçirmek dileğimle.

Çok Üzgünüm

Bir kişi herşeyi eskisi ile ilgisi olmayacak kadar değiştirebilir, geri dönüşü olmayacak farkı yaratır mı?

Evet.

Bir kişi giderse hiçbirşey artık eskisi gibi olmayabilir mi?

Bilmiyorum …

 “Yakında öleceğimi hatırlamak, hayatımda almam gereken büyük kararlarda hep kullandığım çok önemli bir araç olmuştur. Çünkü neredeyse herşey, tüm beklentiler, tüm gurur, utanç veya başarısızlık korkuları – bunların hepsi ölümle yok olurlar, ve geriye tek önemli gerceği bırakırlar. Öleceğinizi hatırlamak, birşeyler kaybedeceğiniz korkunuzun önüne geçecek en iyi yoldur. Kalbinizi dinlememeniz icin hiçbir sebep yok.” STEVE JOBS

Steve Job’ın sözlerini paylaştığın için teşekkürler Serhat Kahyaoğlu.

 

Dünya Şampiyonu Onlar !!!

Yıldız Kız Voleybol Milli Takımımız dün Dünya Şampiyonasında Çin’i 3-0 yenerek DÜNYA ŞAMPİYONU oldu.

Bu MUHTEŞEM ve beni çok da şaşırtmayan bir başarı. Yıllardır sürekli yükselen bir başarı grafiği ile ilerliyorlardı. İstikrarlı performansları ve azimlerinin karşılığını aldılar.

Televizyondan onların coşkularını, mutluluklarını izledikçe,  uzatılan mikrofonlara “biz çok güçlüyüz” diye haykırışlarını duydukça “İşte bu” dedim. Formul bu:

Emek + inanmak + takım olmak + daha fazla emek vermek + mücadele etmek + istikrar = BAŞARI

Yıldız Kız Voleybol Milli Takımındaki bütün oyunculara ve antranörlerine tek tek teşekkür etmek istiyorum. Başarının Bayan A Millilerimiz tarafından da devam ettirilmesini gönülden diliyorum:

Oyuncular:
Damla Çakıroğlu,
Şeyma Ercan,
Ece Hocaoğlu,
Buket Yılmaz,
Melisa Kerman,
Ceyda Aktaş,
Lila Toner,
Nursevil Aydınlar,
Kübra Kegan,
Cemre Kuzuoğlu,
Kübra Akman,
Sabriye Gönülkırmaz,
Ceylan Arısan,
Dilek Kınık,
Dilara Bağcı.

Antrenör: Şahin Çatma
Yardımcı Antrenör: Mustafa Suphi Doğancı
İstatistik Antrenörü: Gencer Yarkın
Masör: Murat Cesur:

Fotoğraf: Türkiye Voleybol Federasyonu web sitesi

Alain De Botton İle Bir Saat

Bugün hayatımın önemli günlerinden biri. En sevdiğim yazar Alain De Botton‘u canlı dinleme, kitabını imzalatmış  olma mutluluğunu yaşıyorum. Ah, bir de konuşması sonrasında soru sorabilseydim, kanat takıp uçardım, maalesef o kadar olmadı, olamadı. Beni en sevdiğim yazarla buluşturan Kariyer.net‘e teşekkür etmeyi de bir borç biliyorum.

Alain De Botton, toplam kırk dakika süren konuşmasını ‘Heathrow’da Bir Hafta’ ve ‘Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı’ kitaplarından başlayarak diğer çalışmaları ‘Statü Endişesi’ ve ‘Proust Hayatınızı Nasıl Değiştirebilir?’ den de alıntılar yaparak ilerletti. Bireyin iş ve özel hayatındaki endişeleri ve bu endişeleri yok etme çabalarını renkli örneklerle dinleyicilere sundu.

Heathrow Havaalanı’nda tam zamanlı yaşayarak geçirdiği bir haftayı, Amerikan modern iş yaşamındaki başarı yaklaşımının birey üstündeki baskıcı yıkıcılığını, basit bir yaşamı seçerse açacağı ekmek dükkanını, devlet veya özel sektörün yönetimsel olarak özlemle peşinden koştuğu ütopik meritokrasiyi, insanın ve yeteneğin kuralsızlığını, empati kurmayı, antik trajedi kavramı ile bugün medyanın bizlere yaşattığı trajedi yaklaşımının çarpıcı farklılıklarını, bireyselliğin önplana çıktığı toplumlar ile komünel yaşamı tercih edenleri, Amerika’da sıradan bir insan olmakla, İsviçre’de sıradan bir insan olmanın arasındaki büyük farklarını, başarılı insanların eş zamanlı yaşadıkları başarısızlıklarını, sevgi ve kişinin kendisinden duyduğu memnuniyetin gerçek kaynaklarını neredeyse nefes almadan dinledim.

Teşekkürler Alain De Botton, yeniden buluşabilmek dileğimle,

😀

Atatürk’ün Son Kırk Günü

Atatürk’ün son kırk gününe ait sağlık durumunu, ziyaretçilerini, yanlarında kaçar dakika kaldıklarını, verilen bazı gıdaları ve tedaviyi bildirir malümatı günü gününe tutulmuş olan ‘Nöbet Defteri’inden alınmıştır.

EKİM 1938

1 Ekim – Dalgın yatmaktadır. Ekstra hepatik yapılmıştır. Harareti 37,2. Ziyaret kabul olunmamıştır.
2 Ekim – Sıhhi durumunda değişiklik yoktur.
3 Ekim – Bugün kendilerini iyi hissetmişlerdir. Başbakan ve Ruşen Eşref 65 dakika, bayanlar 40 dakika yanlarında kalmışlardır.
4 Ekim – Saat 5:30’da hafif bir üşüme ile uyanmışlardır. Ekstra hepatik yapılmış, mevya suları verilmiş, buz tatbik edilmiştir. Bayanlar 55 dakika yanında kalmışlardır.
5 Ekim – Traş olmuşlar ve 30 dakika banyoda kalmışlardır. General İzzettin Çalışlar 50 dakika, Mareşal Fevzi Çakmak 40, bayanlar 45, Afet 10 dakika yanlarında kalmışlardır.
6 Ekim – Bayan Afet 10 dakika, Hasan Rıza Soyak 25 dakika yanlarında kaldılar. Pirinç çorbası, tereyağlı kabak, makarna, muhallebi yemişler ve komposto içmişlerdir.
7 Ekim – Doktorlar 25, H.R. Soyak 36, Ali Kılıç 60, bayanlar 63 dakika yanında kalmışlardır.
8 Ekim – 45 dakika radyo dinlemişlerdir. Bayanlar 35, Afet İnan 30 dakika ziyarette bulunmuşlardır.
9 Ekim – Banyo yapmışlar, traş olmuşlardır. Başbakan 70 , bayanlar 80 dakika yanında kalmışlardır.
10 Ekim – Doktor Neşet Ömer İrdelp 30, Bayan Afet 15, Sabiha Gökçen 5, Fethi Okyar ve Salik Bozok 45 dakika ziyarette bulunmuşlardır.
11 Ekim – 19:15 den 23:00 e kadar radyo dinlemişlerdir. Bayan Afet ve Sabiha’yı kabul etmişlerdir. Doktor Neşet sağlık durumunu kontrol etmişlerdir.
12 Ekim – Doktorlar 45 dakika yanlarında kalmış, muayene etmişlerdir. T. Rüştü Aras ziyarette bulunup 45 dakika kalmışlardır.
13 Ekim – Saat 21:45’de 38, doktorlar 20 dakika yanlarında kalmışlardır. Ziyaretçi kabul edilmemiştir.
14 Ekim – Hararet 36,9 a düşmüştür. Bayan Borsan ve Hasan Rıza Soyak beşer dakika yanlarında kalmışlardır. Afet ve Sabiha Hanımlarda ziyarette bulunmuşlardır. Kendilerini iyi hissettikleri için saat 19.00 dan sonra radyo dinlemişlerdir.
15 Ekim – Hastalık günü gününe uymuyor. Öğürtü ve bulantı var. Gasyan ettiler. Ziyaret kabul olunmadı.
16 Ekim – Öğürtü ve istifra devam ediyor. Gece yarısından sonra doktorlar 35, Afet İnan 35 dakika ziyarette bulunmuştur. Dalgın yatıyor.
17 Ekim – Gayri ihtiyari def’i hacet. İğnenin acısını duymuşlardır. Sonda ile idrar alınmıştır. Bugün Profesör Fissenger’le telefonla muhavere yapılmıştır. Bazı sihhi tavsiyelerde bulunmuştur. Ziyaret yok.
18 Ekim – “Aman dil, aman dil, bu geceden efendim” diye sayıklamaktadır.
19 Ekim – Çamaşır ve yatak çarşafı değiştirilmiştir. Bazı sualleri anlıyor ve istenilen hareketleri yapıyorlar. Zaman zaman uykuya dalıyorlar. Şişe isteyerek idrar ettiler. Gıda olarak üzüm ve elma suları verildi.
20 Ekim – Bugün başvekili kabul etmiş, 6 dakika görüşmüşlerdir.
21 Ekim – Saat 2’de vücudunda kaşıntıdan ve kemiklerinin ağrısından şikayet etmişlerdir. On dakika Ülkü ile meşgul olmuşlardır.
22 Ekim – Bugün konsültasyon yapılmıştır. Ziyaret kabul edilmemiştir.
23 Ekim – Bugün Ülkü ve annesiyle 15 dakika görüşmüşlerdir.
24 Ekim – Bugün kendilerini iyi hissetmektedirler. Mutad ziyaretleri kabul etmişlerdir.
25 Ekim – Büyük Bayan Afet inan, Gökçen, Vasfiye, Ülkü ziyarette bulunmuşlardır.
26 Ekim – Başvekili kabul edip nutku dinlediler, tashih ettiler ve bazı ilaveler yaptılar. 15 dakika yatakta oturdular.
27 Ekim – Bütün doktorlar, Hasan Rıza ve Salih Bozok yanlarında.
28 Ekim – Dalgın yatıyorlar. Ziyaret yok.
29 Ekim – Hafif asabi araz. Hafif bulantı ve hıçkırık. Akşama doğru iyiceler. Doktorlar yanlarında. Ziyaret yok.
30 Ekim – Gasyan, bulantı. Hafif sayıklama, 19:30 da biraz sakinleştiler. Doktorlar yanlarında. Ziyaret yok.
31 Ekim – Geceyi rahat geçirdiler. Doktorlar yanlarında.

KASIM 1938

1 Kasım – Lavman yapıldı. Öksürük var. Kodein verildi. Dr. İdelp yanlarında.
2 Kasım – Aynı hal. Hararet 37,1. Ziyaret yok.
3 Kasım – Doktorların hepsi yanında. Asabi haller ve ürperme.
4 Kasım – Başbakan 12 dakika yanlarında kaldı.
5 Kasım – Hafif inleme. Altı saat kadar fasılalı uyku. Doktorlar yanlarında.
6 Kasım – Aynı hal devam ediyor. Doktorlar yanlarında.
7 Kasım – Bu gece ancak bir saat uyuyabildiler. Sıkıntıdan ve öksürükten şikayetçi. Ayaklar ve ellerinde soğukluk var. Ziyaret kabul edilmedi.
8 Kasım – Bulantı, gasyan, asabi araz. Ziyaret yok.
9 Kasım – Derin komada. Nabız 128, teneffüs 45. Sonda ile idrar alındı.
10 Kasım – Nabız çok yumuşak. Oksijen verildi. Saat 08:30 da serum giycose yapıldı. Saat 09:05’de vefat etti.

Bu kayıt, 1961 basımlı “Her Yönüyle Atatürk” adlı kitaptan alıntıdır. Yukarıdaki fotoğrafı ise pek bilinmemektedir. Bu fotoğraf bana Ata’nın ” Bir millet sanat ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz” ve ” Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” sözlerini hatırlatıyor.

Not: Bu yazım Aya Merdiven Kurduk adlı kültür sanat blogumda 10 Kasım 2007 tarihinde yayınlanmıştır.

.

Davut’a Veda

Kaynağım İnsan’ın 25 Şubat 2010 tarihli yazısı ‘Sosyal Sorumluluk Projelerinde İnsan Kaynakları Yönetimi’ konuk yazar Davut Topcan‘a ait. Davut, içindeki yaşama ve üretme coşkusu ile bir başka sosyal sorumluluk projesine imza atmıştı o dönemde. Ben de ondan bu projede İnsan Kaynakları ile ilgili yaşadıklarına dair bir yazı yazmasını rica etmiştim. Sağolsun isteğimi ikiletmeden ertesi gün yazısını iletmişti Davut.

Şimdi ise ben klayve başına oturdum. Yazacaklarım ne İnsan Kaynakları, ne de sosyal sorumluluk üzerine. Sadece konuk yazarım, sevgili arkadaşıma eğer toparlayabilirsem birkaç cümle ile veda etmek istiyorum. Bilemiyorum nasıl olacak …

Sosyal medya aracılığıyla tanıştığım Davut’u ilk gördüğümde üstünde siyah deri montu ve eldivenleri vardı. “Sıska bir motosikletci, yüzü de ne kadar beyaz” demiştim içimden. Burak Dönertaş‘ın Savarona yatı gezi organizasyonundaydık. O gezinin sonunda bu beyaz yüzlü, sıska, uzun boylu genç adamın kanser olduğunu öğrendim.

“Ne kadar genç …”

Aklımdan Davut’un kanser mücadelesiyle bağlantılı kaymaya başlayan bu kelimeleri, tatlı bir arkadaşlık takip etti. O elinde zıpkını Datça’da kendini denize bırakırken, ben kıyıda oturup “bu kadar güneşte kalması doğru mu?” diye sorguladım onu sesli sesli söylenerek. Ama o mutluydu, çünkü biliyordu … yaşamaktan haz alabileceği hiçbir anı kaçırmaması gerektiğini.

Kömür ateşinde fazlaca kavrulmuş sinariti yerken neredeyse hep ben konuştum masada. Datça anılarımı anlattım, iki söyleyip, beş gülerek. O alnını masanın kenarına hafif ve halsizce dayadığında ne konuşmamı kestim, ne de gülmemi, çünkü kanser yoktu bizim masamızda. Sadece anılar ve gelecek planları, hayaller vardı. 2011 Ocak ayında İspanya’ya gideceğini söylediğinde heyecanla, “Madrid mi, Barselona mı?” diye alternatiflerini de sundu. “Elbette Barcellona” dedim gülerek. Biliyordu, … biliyorduk, ama O hiçbir zaman hayallerinden vazgeçmedi.

Hastanedeki ilk ziyaretimde, gözlerindeki bıkkınlığı gördüğümde, ben de bıktım şiddetle. Faşist damarım kabardı; dünyada bu kadar gereksiz insan yaşamaya devam ederken, Davut bu yatakta yatan kişi olmamalıydı.

Hastenedeki son ziyaretimde ise elini sıkıca tutup, yanağını, saçlarını okşadım. Aylardır karşısındayken tuttuğum hıçkırıklarımı onun morfinle uyuşturulmuş olmasından faydalanarak özgür bıraktım. Hemen sonra aniden açılan gözleriyle saniyelik bir umut ışığı yandı ve sonra söndü içimde. Bitti.

Mezarının başında yığılı toprağın içinden bir ıslak beyaz taş geldi elime, aşağıdan aldım tepeye koydum. Sırtını dayadığın Spil dağına ve ayaklarının altındaki Manisa’ya baktım doğrulup sonra. Sisli, zor bir İstanbul gecesinden, ait olduğun güneşli Manisa gününe teslim ettik seni.

Hayatı bir binaya benzetirim ben. Duvarları ise hayatımıza aldığımız insanlar örer. Davut hayatına girdiği birçok insanın binasında yerini aldı yaşama tutkusu, iyi insanlığı, savaşçı karakteri ile. Kanımca o, birçoklarımızın onyıllarca yaşayarak yapamayacağını yirmi dokuz yıllık kısa ömrümde fazlasıyla başardı.

Seni sevgi ile uğurluyorum Davut’cuğum,

Görüşürüz

🙂

Bir Çalışanım Var Ki …

Geçtiğimiz günlerde çalışanların yöneticileri hakkında geliştirdikleri olumsuz söylemleri sıralamıştım. Ama her hikayeyi bir de öbür tarafın ağzından dinlemek lazım. Sanırım o zaman şirketlerde yaşanan problemler, verimsizlikler, kara delikler anlamlanıyor, yaklaşımlar rasyonelleşiyor.

Yöneticilere sordum, bakın neler söylediler:

“Bir işi yaptırmak için on defa tekrarlamak zorunda mıyım?”

“Bir defa da işi termininde bitirseler … dünya ters döner herhalde”

“Çalışanlara hedef koydurmak bu kadar zor olmamalı”

“İşin olmamasına dair bahaneler dinlemekten bıktım”

“Ekip bir defa da ezberi bozsa, yaratıcı bir fikir ile gelse …”

“Biri özel sektörle, devlet arasındaki farkı ekibe anlatsın”

“Maaş zammı isterken agresif, iş yaparken ‘nedense’ çok pasif oluyorlar”

“Çalışanımın kadınlara/erkeklere zaafı var”

“Şirketini sahiplenen, artı değer katmaya hevesli üç çalışanım olsaydı …”

“Bir kere de “hata yaptım” deseler, saklamasalar, işler daha kolay düzelecek”

“Yürümeyen işler çok ama kime sorsam ‘en iyi’ o”

“Eğitim isteyip, eğitime gidince de kaytarıyorlar”

“Bir kişinin olumsuzluğu bütün ekibe veba gibi yayılıyor”

“Kendi gelişimi için parmağını kıpırdatmadan, hiçbir elle tutulur başarı kazanmadan terfiyi bir çalışan nasıl bekler?”

“Çalışanıma ‘yılın dedikoducusu’ ödülünü versem iş hukukunu ihlal etmiş olur muyum?”

“Ekibe göre şirketin parası deniz ….”

“Çalışanım hep mutsuz ama nedenini kendisi de bilmiyor herhalde ki, çözüm yolu da aramıyor”

“Çalışanların teknolojiyi düzgün kullanmayı öğrenmesi için daha ne kadar sabretmeliyim?”

“Çalışanıma hakkındaki olumsuzlukları iletmiş olmama rağmen hiçbir ilerleme yaşamıyorum”

“Çalışanım bir kere de bir projeyi “ben yaparım” dese, ben zorlamasam”

“Mesaiye kalalım deyince hortlak görmüş gibi oluyorlar”

“Şu raporlar bir defa da eksiksiz, zamanında gelse”

“Öğle yemekleri için beş yıldızlı otelden yemek getirtsem yine beğenmezler”

“Kendi otomobili olsa gözü gibi bakar …”

“İşe girerken sözde herşeyi biliyordu ama anladım ki laftaymış …”

“Ter koktuğunu ona nasıl söylesem fazla kırmamış olurum?”

“Yaşgününde bir çalar saat hediye edeceğim, mesai saatine göre de saati kurup eline vereceğim”

“Mesai saatlerinde ofisten bir çıkar, pir çıkar, bir daha yüzünü görebilene aşkolsun …”

“Kendi işi dışında herkesin işinin içinde, herkesin işine bir çift lafı var…”

….

Ve devam eder, etsin, siz de ekleyin, bekliyorum, özellikle yöneticilerden 😀

Ekler; katkıları için @Yapamayan Yönetir‘e teşekkürler 🙂

“Her adımda onay bekliyor, insiyatif kullanamıyor.”

“İş görüşmesinde proaktifti, ama sonra reaktif çıktı.”

“Proaktifliğin “sadece/çok konuşmak” olmadığını nasıl anlatabilirim?”

“X ve Y konularına meraklı olduğunu söylemişti, o projelerde yer verince “neden ben?” diye soruyor”

“Başkasına yardım ettiğinde işin ona kalacağından tedirgin (bunda biraz haklılık payı var ama)”

“Makam-mevki için sırasının geldiğini ve buna talip olduğunu söylüyor, yükselmenin “sırayla” olduğunu düşünüyor.”

“Sürekli şikayetçi, kendi adalet sisteminde emek/kazanç değerlendirmesi yaptığından şüpheliyim.”

“Eleştiriye programlanmış gibiler, “özeleştiri” denen kavramı ne zaman keşfedeceklerini merakla bekliyorum”

“Yaz” diyorum “Tamam” diyorlar ama yazmıyorlar. “Unuttum” dediklerinde “Neden” diyemiyorum çünkü biliyorum. “Yazma alışkanlığı nasıl kazandırılır?” üzerine kitap arıyorum..”