Zirve Bağımlılıktır

Kendisini zirveye yerleştirmiş insanlara sorulduğunda verdikleri cevaplar hemen hemen birbirinin kopyası: çok çalıştım, öğrenmeye kesintisiz devam ettim, optimist oldum, takım arkadaşlarımı en iyiler arasından seçtim. Madem bu dört ana girdi insanı zirveye taşıyor, neden herkes zirvede değil?

Demek ki yeterince çalışmıyoruz. Belki de çok çalışıyoruz ama verimli değiliz. Zamanımızı israf ediyoruz.

Demek ki okuldan alınan bilgiler ve günlük iş tecrübelerinden oluşan birikimi “olmak” için yeterli görüyoruz. Kitap okumuyoruz, eğitimlere katılmıyoruz, koçluk desteği almıyoruz. Kendimizi çok yönlü geliştiremiyoruz.

Demek ki zorluklar ayağımıza takıldığında pes ediyoruz. Zorluğun kaynağı bazen bir insan oluyor, bazen parasızlık, bazen de ‘kötü hava koşulları’ … performansımızın düşüklüğüne kötümser bakmamıza neden olan hep birşeyler var … bahanelerimizin ardı arkası kesilmiyor.

Demek ki iyi takım arkadaşlarımız olmadı, etrafımızdaki insanlar hep vasatlardı. Zaten takım arkadaşlarını seçme hakkınız da hiç olmadı.

Sonuçta siz öyle veya böyle zirveye çıkamadınız. Siz çıkmak istediğiniz ama çıkarmadılar. Değil mi?

Aslında değil.

Zirve yolcuğulunda tepeye ulaşanlar hayatlarını bahane değil fikir ve çözüm üreterek geçiriyorlar. Onların en büyük motivasyon kaynağı zorluklar. Çünkü onlar mücadele etmekten hoşlanıyor. Mücadele sonundaki zafer anına bağımlılıkları var. Onlar birer Zirve Bağımlısı.

Hayat insanın karşısına seçenekler ve fırsatlar sunuyor. Bunlardan hangisini seçeceğiniz, hangisini değerlendireceğiniz tümüyle size bağlı. GE’nin efsane CEO’su Jack Welch “İnsanın içindeki özgüveni yönetemezsiniz” diyor. Dolayısıyla eğer bizi zirveye taşıyacak özgüvenimizin dört altyapı unsurunu; çok çalışmak, sürekli öğrenmek, optimizm ve iyi takım arkadaşları, iş hayatımızın mayası haline getirebilirsek hiçbir güç önümüzde engel olamaz.

Unutmayın, zirve yolundaki tek engelimiz aslında sadece biricik kendimiziz.

Bu yazım Marti Dergisi Eylül ayı sayısında yayınlanmıştır.

Tatile Üç Gün Kala

Son yaz tatilimin üstünden on bir ay geçti. On bir aylık çalışma, öğrenme, gelişme, değişme maratonuna ara vermek zamanı geldi. Buna ihtiyacım var.

Her yaz tatili öncesi engellenemez şekilde bir vicdan muhasebesi başlar içimde; bu tatili ne kadar hak ettim, yıl boyunca daha fazlasını yapabilir miydim? Neler daha iyi olabilirdi?

‘Ölçemediğini yönetemezsin’ prensibi sadece işletmelerde uygulamak  için değildir. Dolayısıyla insanın hayatını daha planlı geliştirebilmesi, yeni stratejiler üretebilesi için aklında kendisine birkaç performans ölçütünü tespit edebilmesi çok faydalıdır .  Örneğin benim yıl boyunca mesleki performans ölçütlerimden birkaçını iş zaman planımın aksamadan devamı, okuduğum iş kitabı, yazdığım yazı, eğitime aldığım öğrenci, cevaplaığım mesleki e-posta mesajı sayısı şeklinde sıralayabilirim. Hepsi kendime ve çevreme fayda sağlayabildiğim, bana iş tatmini yaşatan ölçütler.

Bazılarına yazdıklarım çok mekanik, itici gelebilir. Haklı olabilirsiniz elbette. Ama durun, siz daha gerisini dinlemediniz !!

Acaba hiç bu güne kadar tatil performans ölçütlerinizi düşündünüz mü?

Ben şimdi düşünüyorum ve aklıma gelen ilk beşini sıralıyorum:

  1. Günde ortalama yüzme suresi : 1 saat
  2. Günde ortalama bisiklete binme süresi : 1 saat
  3. Bir ay boyunca okunacak kitap sayısı: 4
  4. Bir ay sonunda verilecek toplam kilo: 1,5
  5. Bir ay boyunca üretilecek blog yazı sayısı: minimum 15

Temmuz ayını yani tatilimi verimli geçirmemi sağlayacak zihinsel programlamamı da bu metodoloji ile yaptıktan sonra sıra artık uygulamaya geliyor.  Haydi, rastgele !!

Bunca kontrolümüz dışında girdinin olduğu hayatımızda belirsizlikler ile başedebilmenin en sağlıklı yolu bireysel belirsizliğimize son vermek olacaktır. Eğer gününüzü, hayatınızı daha dolu, anlamlı, istikrarlı ve verimli geçirmek istiyorsanız zihninizde yukarıdakine benzer performans ölçütlerini  farklı durumlar, konular, süreçler için tespit etmenizi şiddetle tavsiye ederim. Zaman içinde size yaşatacağı sonuçlarından pişman olmazsınız.

Bu yazım Martı Dergisi Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

Gönüllü Mahkumlar

Mahkum olmak çok olumsuz anlam ve enerji taşıyan bir fiil. Kime söyleseniz yüzü asılır, hemen zihninde demir parmaklıklar ve katil görüntülü insanlar belirir. En azından benim zihnimde ilk canlananlar anlattıklarıma parallel.

Oysa ki, mahkumiyeti sadece suç unsuru ile eşleştirerek dar düşünmemek gerek. Bazı gönüllü mahkumiyetler vardır ki, bizi özel veya iş hayatımızda başarılı kılabilir. Bu gibi durumlarda aslında mahkumiyet dediğimiz bağ sadece kılık değiştirir, karşımıza istikrar ve sabır kavramları olarak çıkar.

Bugüne kadar iş hayatında başarılı insanları incelediğimizde pek çoğunun yer aldığı kurumda uzun yıllarını geçirmiş olduğunu görürüz. Bir kurumu en alt seviyeden, en üste, inişleri çıkışları ile yıllar boyunca yaşayabilmek herkesin harcı değildir, bu istikrar ve sabırı takdir etmek gerekir. Ancak, biz İK’cıların ‘bağlılık’, şahsense gönüllü mahkumiyet olarak adlandırabileceğim bu olgu günümüzde bir hayli sorgulanmaya başladı. Gönüllü mahkumiyet … pardon bağlılık nedir? 21. yüzyıl çalışma koşullarında ne kadar verimlidir? Yeni kuşaklardan bağlılık adına ne beklemek, onları bağlamak için neler yapmak gerekir?

Ben şahsına munhasır bir X kuşağıyım. Pek çok kendisini Y kuşağı olarak adlandıran genç iş arkadaşım ile bağlılık konusunda ortak duruş sergilediğimi görüyorum. Beni dinlemeyen, şeffaf olmayan, beni geliştirmeyen, beni bir görev tanımı kutusuna sokup, ‘sistem böyle istiyor’ söylemi ile içinden çıkartmamaya çalışan ve ardından da bağlılık bekleyen kurumlara soğuk bakıyorum. Ek olarak, gönüllü mahkümiyet süremin kendi verimliliğim açısından yedi seneyi aşmaması gerektiğini düşünüyorum.

Durum böyleyken artık işverenlerin de sanayi çağından bilgi çağına terfi etmesi, bazı geleneksel bağlılık söylemlerini geride bırakması gerektiğini söyleyebiliriz. Artık yetenekli yeni kuşaklar ‘işverenin verdiği ile yetinmek değil, ‘ne istediğimi biliyorum ve almazsam giderim’ güdüsü ile karşımıza geliyor, gelecek. Karşısına ‘ben patronum, ben yöneticiyim, ne dersem o olur’ diye çıkan üst kadrodan hoşlanmayacak. Daha fazla bilmek ve işe ortak olmak isteyecek. Kısacası işverenler için gönüllü mahkumlar bulma ve elde tutma şartları gün geçtikçe çok ama çok ağırlaşacak. Yetkililere duyurulur !!

Bu yazım Martı Dergisi Haziran sayısında yayınlanmıştır.

Çocuktum, Hala Büyüyorum

Çocukken büyümeyi düşlemek büyüleyicidir. Ben hep annemin topuklu ayakkabılarını giyerdim örneğin. Topuklu ayakkabılar bir semboldü ilerlediğim yolda. Yıllar geçtikçe ayak numaramın anneminkini geçmesi de yıldırmadı ayna karşısı provaları. Büyümenin şekilsel cazibesi gerisini de hiç düşündürmedi doğrusu; nerede, nasıl giyilecekti bu yüksek ökçeler, aklımın ucundan geçmedi.

Yıllar peşi sıra devrildi elbet, şimdi dolabında çift çift topuklu ayakkabıları olan bir kadınım. Aynadaki görüntüme bakarken memnuniyetle kıvrılan dudaklarımın nedeniyse farkındayım çocukluğumdakinden çok farklı. Çünkü sadece topuklu ayakkabılarımda değil gözlerim. Kıyafetime, saçlarıma, makyajıma, duruşuma da bakıyorum eş zamanlı ve katılacağım toplantıyı düşünüyorum. Büyüdüğümün göstergesi olan nerede, neden ve nasıl soruları ile meşgul artık beynim, sorgulayanım ben, bir erişkinim.

Çocukken büyük olmaya özenmek, büyüdüğümüzde ise çocukluğumuzu anmak herhalde bir tek insanlara özgü bir ruh halidir. Kazanılanlar hanesine sorgulama yetimizi yerleştirirsek kaybedilenler tarafına neler yazabiliriz peki? Çocukken sahip olup da şimdi bir anı olarak kalan becerilerimiz hangileri? Hayal gücümüz ve yaratıcılığımız çokça, gönlümüzce gülebilme hallerimiz belki, az bilgiye sahip olmanın verdiği özgürlük ve sonunu düşünmeden kaygısızca geçirdiğimiz, hızla akıp giden saatler, günler, aylar ve yıllar …

Kelimelerim biraz buğulu görünse de, sorsanız tekrar çocuk olmak ister miydin? diye, cevabım çok net olurdu: hayır. Kanımca çocukluk yıllarını bir erişkin olarak hatırlamak ve onu ne kadar muhteşem geçirdiğime kanaat getirebilmek hayatın bana verdiği en güzel armağanlardan.

Şimdiki hedefim doksanlı yaşlarıma ait. O yıllara kadar zihinsel ve bedensel saatimi çalıştırabilirsem eğer, bu yazımı, yeni girdiğim otuz dokuz yaşımı hatırlayacağım ve dudaklarımda beliren hafif gülümseme ile dış dünyadan çok iç dünyamı görebilen gözlerimi hafifçe yumacağım. Ne şanslıyım ki, ben hep mutlu bir insan olacağım.

Bu yazı Martı Dergisi Mayıs ayı sayısında yayınlanmıştır.

Trendeki Ben Ve Sen

Otomobil kullanmayı hiç sevmedim, sevemedim. Hatta “Çağın olmazsa olmazı, zor durumlarda ne yaparsın?” diyenlere sadece omuz silktim. Kısacası direksiyonun fiziki anlamda elimde olmadığı bir hayatı bilinçli olarak seçtim.

Geçenlerde bir arkadaşıma anlatıyordum yine dört tekerlek ile hiç başlamayan maceramı. Bana baktı ve “sen insanları çok seviyorsun” dedi. “Onlara yakın olmak hoşuna gidiyor. Farklı beyinler, farklı kültürler, farklı yaşamlar. Toplu taşıt araçlarını bu yüzden seviyorsun… bence”. Şaşırdım. İlk defa bir arkadaşım basit bir seçimden yola çıkarak benim hakkımda bu derece doğru bir tespit yapmıştı.

Evet, insanları, onların çeşitliliğini çok seviyorum. Her birinde bir dokumu, bir duygumu, bir algımı buluyorum. Onlara yakınken daha iyi düşünüyorum, daha iyi hissediyorum, daha iyi yaşıyorum. Onlara ihtiyacım olduğunu bilmek, bu farkındalık, beni onlardan kopartabilecek hiçbir girdiyi hayatıma kabul etmemek gibi bir sonuca götürüyor. Otomobil kullanmak da işte bu girdilerden biri. İstanbul trafiğinde bir kutu içinde, tek başınıza geçirdiğiniz egzoz dolu tüketici saatler … bu bana göre değil.

Peki, hiç insanların birbirine neden ihtiyaç duyduğunu düşündünüz mü? Ben düşündüm. İnsanın diğer insanlara duyduğu ihtiyacın gerisinde aslen bilgisizliği, yani bilgisizliğim var. Bilgisizlik nedeniyle bizler sıkıntılar, çaresizlikler, acılar, kaygılar içinde yaşarız. İnsana, bilime, yaşama, doğaya dair bilgilerden bahsediyorum. Sınırsız ve sonsuz bilgiden. Bu sonsuzluğun ve sınırsızlığın kudreti o kadar büyüktür ki, bizi birbirimize mecbur kılar, birbirimize kenetler.

Kanımca tarihinin en başından beri yaşamış milyarlarca insanın en ortak meşguliyeti bilgi üretmektir. İnsan bilgiyi üretir, bilgi değişimi yaratır. Değişim, bilginin artışı ile hızlanır ve biz insanlar birbirimize daha mecbur hale geliriz. Ben bu diyalektiği bindiğim trende, otobüste, vapurda, dolmuşta her gün düşünüyorum, her gün kutluyorum. Kalabalıklara sevgi ve şükran ile bakıyorum.

Ya siz, siz en son ne zaman yanınızda oturan hiç tanımadığınız kadına, adama veya çocuğa içinizden “İyi ki varsın, seninleyken daha güçlüyüm” dediniz? Demediyseniz, hiçbir zaman geç değil, dayanışmanın gücünü hissetmek bir düşünmek payı ötede.

Bu yazım Martı Dergisi Nisan sayısında yayınlanmıştır.

Hayalleriniz Kadar İleriye

Kendimi bildim bileli büyük hayallerim oldu. Ben uzayda dolaşandım, ben milyonların önünde konuşandım, ben büyük işlerin altına imza atandım.

Hayal kurmak bir disiplin. Hayallerin aydınlığında düşünmek, hayallerin kılavuzluğunda işten işe koşmak, hayallere ulaştıkça coşmak ve onlara daha da fazla bağlanmak. Büyük veya küçük, hayaller, bireyin yegane gerçekleridir, kimliğidir, geleceğidir aslında. Bir insan kaynakları uzmanı olarak ben böyle yaklaşırım hayallere.

İş görüşmelerinde adaylarıma hayallerini sorarım. Çoğunluk bana “öyle büyük hayellerim yok” veya “ben gerçekçiyim, hayal kurmam” şeklinde cevap verir. Şaşırırım, üzülürüm. Elbette hayal kurmamak da bireysel bir seçimdir hayat adına. Ama, düşünüyorum da, iş görüşmelerinde genelde en beğendiğim adaylar, bu sorumu yönelttiğimde de en özgün, en iddialı cevapları üretip, beni kendilerine hayran bırakanlardır.

Hayaller sınırsızlıktır, özünde en büyük haslet ve hasretlerimizi biriktirirler içlerinde. Hayallerimiz gündelik hayatımıza değerlerimiz ve meraklarımız şeklinde yansırlar. Ve insanlar aslında yetenekli oldukları konularda meraklıdırlar. Çünkü bir konuda yetenekli olmak, o konuda herkes on birim enerji harcarken yeteneklinin bir birim harcayarak bütüne hakim olabilmesi gibi bir sonuç doğurur. Dolayısıyla, yetenek merakı, merak üretme motivasyonunu tetikler. Üreten insan başarır, hedeflerini tutturur ve adım adım hayallerine ulaşır.

Çok basite indirgeyerek aktardığım süreç ömüre yayılır. İşte bu yüzden bir bireyin hayallerinin içeriği gündelik yaşamının ve geleceğinin de aynasıdır.

Bana “hangi konu ile ilgileneyim, hangi konuda yetenekliyim bilemiyorum” diyenlere hayal kurma özgürlüklerini kullanarak kendilerini keşfedebileceklerini söylüyorum. Beynimiz bize hayal kurma yetisini elbette boşuna vermedi. Bu becerimizi kendimizi, hayatımızı, ilişkilerimizi, işimizi, çevremizi, dünyamızı geliştirmek için kullanalım, hayallerimizi yaşamımımızın baş besini haline getirelim.

Bu yazım Martı Dergisi Mart 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Kariyer Beklentisi

Bunca yıl okuyoruz, kitaplar arasında dirsek çürütüyoruz. Sonrasında girdiğimiz profesyonel hayattan da aldığımız eğitim nispetinde bir karşılık beklemek hakkımız olmaz mı? Olur tabii ki, buna kimse karşıt bir söylem geliştiremez.

Ben de geliştirmiyorum zaten. Ancak profesyonel hayata girişten bir süre sonra karşımıza farklı bir kırılım çıkıyor. İşte bu kırılımda özellikle ülkemizdeki çoğunluk profesyonel kaba tabiri ile dökülüyor. Nedir bu kırılım? Açıklayayım:

Kariyer yolumuza okul yıllarında aldığımız bilgiler, ufak tefek iş tecrübeleri ile başlıyoruz. Okul kaynaklı teorik bilgilerin pratik hayata uygulanabilirlik yöntemlerini keşfetmek başlı başına bir tecrübe. Gel gelelim kariyer yolunda sadece okul kaynaklı bilgilerin bir ömür yeterli olacağını düşünmek büyük hata. İşte kırılım bu noktadan sonra başlıyor.

Nice profesyonel arkadaşım var, okul bittikten sonra kendisini, bilgisini geliştirmek için bir tane bile kitap kapağı açmamış. ‘Sürekli eğitim’ kavramı şirketlerinin onları çoğunlukla da zorla gönderdiği eğitim programlarından ibaret. Hele bir de şirketlerde böyle bir eğitim verme açılımının olmadığını düşünün. Yıllar öncenin bilgileri ve gündelik iş tecrübeleri ile kariyer yollarını devam ettiren, hatta büyük kariyer beklentilerine giren kalabalık bir kitle mevcut iş piyasasında.

Oysa daha farklı olmalı profesyonellerin kariyerlerine bakışları. Üniversiteli gençler bana “başarılı bir kariyere sahip olmak için ne yapmalıyız?” diye sorduklarında onlara şiddetle bir iş kütüphanesi kurmalarını söylüyorum. Bu öyle bir iş kütüphanesi olmalı ki, farklı disiplinlerden kaynakları içinde barındırsın ve bütün kariyer yolları boyunca sırtlarını ona güvenle dayasınlar.

Zamanında şirketin eğitim sistemi üzerine çok katı bir yönetici ile çalışmıştım. Her gelen eğitim talebine “bu konu için kendisi ne yapmış, kitap okumuş mu, araştırmış mı?”sorusunu yöneltirdi. Eğer cevap “hayır” gelirse, “gitsin çalışsın gelsin, anlamadığın birşey kalırsa eğitime gider” derdi. Bir İnsan Kaynakları profesyoneli olarak belki de çok onaylamayacağım bu tutumun eğer ölçüsü iyi ayarlanırsa gerçekten işe yaradığını gördüm sonradan. Çalışanlarda gelişim yolunda bireysel çaba sarfetme bilincini doğurmuştu bu ölçülü katılık.

Sürekli eğitim prensibini özümseyebilmiş, bireysel gelişimi için kendisi emek ve para harcayan   profesyonellerin  kariyer yolunun iki katı açık olduğunu öğrendiğimiz zaman, eminim etrafta “kariyerimden mutsuzum” diyerek dolaşan insanların sayısı hızla azalacak. Kendi kariyerimizin iplerini ele almak için hiçbir zaman geç değil, inanın.

Bu yazım Martı Dergisi Şubat 2011 sayısında yayınlanmıştır.

2011’de Birşeyler Yapmak Lazım

Günler, aylar, yıllar geçiyor. Sınırlı ömürlerimizde ileri gidiyoruz her zaman, geriye değil.

… ve kucak açıyoruz 2011’e, hoşgeldin diyoruz mutlu ve ümitlice.

“Bak, sen gelmeden önce neleri hazır, neleri def ettim ?” diye ekliyoruz aklımızdaki envanteri karıştırarak, kolay olmuyor önemli hayat ve iş notlarını tutmak. Bakalım neler yazmışız:

Geçtiğimiz yıllarda temeli atılan başarılı projelere devam, yeni leri ise yolda; daha fazla araştırmalı, daha fazla öğrenmeli ve üretmeliyiz. Çok çalışmalıyız sanki 2012 yarın gelecekmişcesine.

Hayal kırıklıkları, umutsuzluk yaşandığı o kasvetli geçmiş günlerde kaldı; gerekli dersler alındı, gözyaşlarımızı ise sadece ruhumuzu temizlemek için kullandık.

Kararsızlıklarımızı sorguladık yine, bazısı çözüm yoluna girdi, bazısı halen beklemede, açılacak onların da yolları elbet. Sabır.

Hayaller hep kurduk, hep de kuracağız. Var mı aralarından bir nebze olsa da yaklaştıklarımız? Benim var sanki. Kim demişti ‘hayaller bizim yegane gerçeklerimizdir’ diye?

Birçok soru sorduk. Bazısının yanıtlarını zaten biliyorduk veya öğrendik, bazıları ise halen cevapsız. Onları aydınlatmalıyız. Belirsizlik insanı en çok tüketen. Boşluğu dolduracak kelimeleri kendin bul, daha fazla zaman kaybetme.

Fırsatlar yakaladın, kaçanlardan çok. Hep tetikte ol, sen kendini işledikçe, sen kendini büyüttükçe, daha çok fırsatlar gelecek ayağına bil.

Şanslı olmak bir şans. Gelen şansı değerlendirebilmek ise bilgi, tecrübe ve yüksek ahlak demek. Bir ressamın tuvalinden sonsuzluğa ulaşan ilham gibi, anlık gelen şansını yaşama yayabilmeyi öğren.

Senden büyük, senden güçlü, senden akıllı… Kıyasladığında kendini ‘az’ hissettiklerinden korkma. Onlardaki erdem, kudret sana ders. Bir çırağın ustasına sarıldığı gibi sarıl onların fazlasına. Sarılmak, kaçmaya, yoksaymaya çalışmaktan her zaman daha kolay bil.

Dedikoducu, suistimalkar insanlardan uzak dur. Bu gibi kendilerini sevmeyenlerin kurduğu yaşam dengeleri mutsuzluk, umutsuzluk, kötülük ve tembellik ile yoğurulur.  Sen onlardan biri hiçbir zaman olmadın, olamazsın da, değil mi?

Sevdiklerin var her yanında; ailen, arkadaşların, tanışların. Ama biraz da özgür kal, kendinle başbaşa zihninde. Birey olmak tüm sorumlu ve hatta sorunlu olarak, beni ben, seni sen yapıyor. ‘Biz’ asla ‘ben’siz veya ‘sen’siz olmaz. Başkalarını taşımadan önce, insan kendisini taşıyabilmeli özgürce.

Son olarak aklını ve yüreğini eş zamanlı aç, o aydınlık yol sana doğru ile yanlışı mutlaka gösterecektir. Hiçbir büyük başarı yürek olmadan, hiçbir büyük aşk da akıl olmadan yürümez.

2011’de yılında aklınız ve yüreğinizden geçen bütün güzelliklerin gerçekleşmesi dileğimle …

.

Bu yazım Martı Dergisi Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Ben Seviyorum


Ben bir İnsan Kaynakları Danışmanıyım. Bir elimde İnsan Kaynakları süreçleri, diğerinde danışmanlık hizmetleri, her sabaha gözlerimi coşku ile açıyorum. Neden mi? Çünkü her iki uzmanlık alanımda da çok severek çalışıyorum. Yeteneklerim çerçevesinde aklımı verimli ve değişim esaslı kullanmamı sağlayan bu sevgi bana büyük mutluluk veriyor. Sonuç olarak, mutluluğun yarattığı genel optimizm de kariyerim adına hedeflediğim başarıya ulaşmamı sağlıyor.

Şimdi sizden yukarıdaki paragrafta dikkatinizi çeken kelimelerin altını çizmenizi istesem … elinizde kaleminiz olmayabilir, o nedenle sizi fazla da uğraştırmayayım, ben dikkatinizi çekmek istediğim kelimeleri sıralayayım: sevgi, coşku, uzmanlık, çok, çalışmak, yetenek, verimli, değişim, mutluluk, optimizm, sonuç, kariyer, hedef, başarı.

İşte size iş hayatınızın nasıl şekillenebileceğine dair anahtar kelimeler. Bu kelimlerin sizin iş hayatınızda nasıl sıralandığı, onların altlarını nasıl doldurduğunuz, birbirleriyle nasıl kurguladığınız tümüyle sizin bilebileceğiniz bir konu, bir beceri. Ama unutmayın ki, bu kelimelelerden birinin eksikliği diğerlerinde de sıkıntıya yol açacaktır.

İş hayatının anahtar kelimeleri’ tanımlaması kelimeler yanyana dizildiğinde çok da anlamlı gelmeyebilir size. O zaman kelimeleri açalım, içlerini birlikte dolduralım. Eğer şimdi karşıma oturuyor olsaydınız, size her kelime ile ilgili aşağıdaki soruları soruyor olurdum:

1.        Sevgi: Kendinizi seviyor musunuz? Ya işinizi seviyor musunuz?

2.        Coşku: Sabahları güne gözlerinizi nasıl açıyorsunuz? Bugün neler yapacağım, yetiştirmem gereken işler, sonuçlandıracaklarım, eksiklerim neler diye düşünerek heyecanlanıyor, telaşlanıyor musunuz?

3.        Uzmanlık: Bir konuyu diğer insanlara göre daha detaylı, derinlemesine biliyor, o konuya çok daha geniş perspektiften bakabiliyor musunuz? O konu hakkında çok çalışmaktan ve konuyu etrafınızla paylamaktan keyif alıyor musunuz?

4.        Çok: Hayatın zirvelerine ‘az’ ile ulaşılamayacağının farkında mısınız?

5.        Yetenek: Doğuştan sahip olduğunuz ve sayesinde işinizde sizi diğerlerine göre bir adım öne çıkartan bir/birkaç beceriniz var mı?

6.        Verimli: Aldığınız eğitim, becerileriniz ve yıllar içinde edindiğiniz tecrübeyi yani öz kaynaklarınızı hem kendiniz, hem de sorumlu olduğunuz iş süreçlerine fayda yaratacak artı değerlere dönüştürebiliyor musunuz?

7.        Değişim: Doğduğumuz andan itibaren bedenimiz, hormonel yapımız sürekli değişiyor. Dolayısıyla zihinsel fonksiyonlarımız, yaşla birlikte edindiğimiz tecrübeler farklılaşıyor, birikiyor, dönüşüyor. İçinde bulunduğunuz değişim dinamiklerini iş üretirken de kullanıyor musunuz?

8.        Mutluluk: Mutluluk kavramına anlık değil, inişleri ve çıkışları ile uzun soluklu bir süreç olarak yaklaşılmasının onun zihinlerdeki hızlı tüketimini engelleyeceğinin farkında mısınız?

9.        Optimizm: Büyük buluşların, büyük işlerin ana varoluş nedeni optimizmdir. “Nasıl olsa olmaz”, “Ben yapmam” diye yola çıkan bir mucit biliyor musunuz?

10.     Sonuç: Her sarfedilen emek ve sonucu risk taşır. Olumlu veya olumsuz, siz sonuç riskini göğüsleyebiliyor musunuz?

11.     Kariyer: Gerçekten ‘neden’ çalıştığınızı hiç düşündünüz mü? Para mı, ünvan mı, başarı mı, hobi olarak mı çalışıyorsunuz? Veya bu dörtlü arasındaki birbirini besleyen, kopmaz ilişkinin farkında mısınız?

12.     Hedef: Hiç yola nereye ulaşacağınızı bilmeden, öngörmeden, düşünmeden çıktınız mı?

13.     Başarı: En son iki elinizi de havaya kaldırıp “BAŞARDIM” diye ne zaman sevindiniz?

Sorulara verdiğiniz cevapları ben duyamıyorum ama eğer siz aklınızdan geçen yanıtlardan memnun kaldıysanız ne mutlu. Demek iş hayatınızın hangi safhasında olursanız olun doğru yolda gidiyorsunuz. Eğer verdiğiniz cevaplardan sizi tatmin etmeyenler var ise, bu konulara odaklanmanızı, konular üzerine memnuniyetsizliğinizin ‘neden-sonuç’ ilişkilerini kurmaya çalışmanızı öneririm.

İş hayatının yönü ve ulaşacağı nokta özünde sadece kişinin kendisinin elindedir. Bu nedenle yolunuz boyunca yukarıda sıraladığım anahtar kelimelere dair kendinize doğru soruları sorma, ardından da dürüstçe cevaplama becerisini edinmeli ve gün sonunda siz de “ben seviyorum” diyebilmelisiniz.

.

Bu yazı Sevgili Yasemin Sungur‘un öncülüğünde Aralık 2010’da yayın hayatına başlayan Martı Dergisinin ilk sayısında yayınlanmıştır.