Dünya Düzdür – Thomas L. Friedman

dunyaduzdur

Thomas L. Friedman‘ın ‘Dünya Düzdür’ kitabı ABD’de piyasaya 2005 ilkbaharında çıkmış. Ben kitabı 2014 yazında okudum. Aradan geçen dokuz yıl bu kitap adına çok önemli. Çünkü yazıldığı tarih itibariyle on yıl sonrası için öngörülen gelişmeleri şu an yaşamaktayız. 2024 yılına işaret eden tahminleri tecrübe etmek için de çok kısa süre kaldı.

Thomas L. Friedman ABD’li bir gazeteci, köşe yazarı. Dünya Düzdür, benim okuduğum ilk Friedman kitabı. ‘Küreselleşme’ kavramının altını neden ve nasıl’lar ile doldurmak, farklı toplumlar üzerindeki büyük değişim yaratan etkilerini kıyaslamalı, artı ve eksileriyle anlamak istiyorsanız Dünya Düzdür’ü kesinlikle okumalısınız.

Benim kitapta en sevdiğim nokta, Friedman’ın ele aldığı her başlığa analitik yaklaşması ve konuları okuyucu zihninde metodlaştırması. Örneğin, Friedman dünyanın düzleşmesine neden olan 10 büyük etken sıralıyor veya şirketlerin küreselleşmeye ayak uydurabilmesi için 7 kural yazıyor. Bu yolla okuyucunun zihnine çıpalanan kitap içeriği her an kolaylıkla hatırlanmaya hazır hale dönüşüyor.

Kitapta beni en etkileyen bölümlerden biri, özellikle Arap müslüman dünyanın içinden mutlaka çıkması gereken ‘aşağılanmışlık’ psikolojisi. Neden etkiledi diye soracak olursanız, çünkü ucu bize de, hele bu aralar gereğinden fazla dokunuyor. Keşke algı genişletmek, farklı pencerelerden yaşadığımız dünyayı tanımak için herkes bu kitabı okuyabilse.

Teknoloji, internet, fiber optik mucizesi, taşeronlaşma, eğitim, mühendislik, insan kaynakları, yaratıcılık, inovasyon, GSMH, kalkınmışlık, uluslararası serbest ticaret, özgürlük, hayaller, fırsatlar, çok çalışmak, müslüman dünyanın sergilemekte olduğu karalık gelecek manzarası (10 yıl önce yazılmış bir kitapta bugün yaşadığımız Suriye, Irak-IŞID olaylarını görmek tüyler ürpertici), BRICS ülkesi olmak (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) başlıkları üzerinden, Türkiye’nin geleceği adına hangi alternatifleri tanımlayabiliriz/son 6 yıldır tanımlamışız ( ! ) merak ediyorsanız Dünya Düzdür’ü kesinlikle yarın alıp, altını çizerek okumalısınız.

Not: 10 yıl önce başbakan Recep Tayyip Erdoğan için yazılanlarla bugün geldiğimiz durum da pek enteresan ve düşündürücü.

 

Diplomasi – Henry Kissinger

DİPLOMASİ

İnsan kaynakları yönetimi ile pek ilgisi olmayan bir kitap gibi göründe de Henry Kissinger’ın Diplomasi eseri gerek yaşadığımız dünyanın işletim sistemini anlamak, gerekse dünya tarihini yazan pek çok önemli karakterin bireysel performanslarını öğrenmek etmek için mükemmel bir kaynak.

Henry Kissinger, ABD dış politikasına damga vurmuş bir devlet adamı. 1973-1977 yılları arasında Dışişleri Bakanı olan Kissinger, 1973 Nobel Barış Ödülü’nün de sahibi. Diplomasi kitabını okurken Kissinger’ın öncelikli olarak dünya tarihi bilgisine hayran kalıyorsunuz. 15. yüzyıldan başlayarak Fransa, Almanya, İngiltere, Avusturya-Macaristan, Rusya arasında ilerleyen Avrupa diplomasi tarihi yer yer Osmanlı İmparatorluğu’na da dokunuyor. 20. yüzyıla gelindiğinde ise ülkesini çok seven ve gurur duyan bir devlet adamının ABD merkezli bakış açısıyla 1. ve 2. Dünya Savaşlarını, Kore ve Vietnam Savaşlarını, iki kutuplu dünyada Rusya ile olan Soğuk Savaş dönemini ve Rusya’nın çöküş hikayesini soluksuz okuyorsunuz.

Şunu itiraf etmeliyim; Diplomasi kitabını okurken bizlere öğretilen, anlatılan tarihin tek yönlülüğünü/dar açılılığını farkettim. Avrupa’nın en etkili devletlerinin yüzyıllar boyunca birbirleri ile olan pek de “sevgi dolu olmayan” ilişkilerinin boyutlarını okumak, şu anda Avrupa Birliği çatısı altında birleşmeye çalışan bu devletlerle empati kurmamı sağladı. Kitabın son bölümünde Kissinger’ın 21., hatta 22. yüzyılın nasıl ilerleyeceğine yönelik ilgi çekici öngörülerini okumak da heyecan vericiydi. Sözün özü, Diplomasi kitabını bitirdiğimde “bu kitabı okumadan öncesi ve sonrası” şeklinde uluslararası ilişkiler ve G-8 ülkeleri üzerine net bir farkındalık sağladım diyebilirim.

Henry Kissinger’ın diplomasi tarihine damga vuran insanların karakterleri ile bağlantılı performanslarını ele alış şekli ise bütün İK’cıları kıskandırabilir. Sanırım kitabı bu kadar beğenmemin ana nedeni, tarihe mal olmuş onlarca önemli insanı geri bildirim görüşmesi yapıyor kıvamında okuyucusuna sunabilmesidir.

Henry Kissinger’ın Diplomasi eseri okuması ve değerlendirmesi kolay bir kitap değil. Kitapta her bölümü okurken farklı kaynaklardan anlatılanı derinleştirme ihtiyacı duyuyorsunuz. Ama diyorum ki; varsa sizin de verecek dört ayınız, bu kitabı mutlaka okuyun. Algınız, aklınız, fikriniz açılır.

Türbülans Çağı – Alan Greenspan

TÜRBÜLANS ÇAĞI

Alan Greenspan, A.B.D. Merkez Bankası’nın 18,5 yılık efsane başkanı. Greenspan’in 2007 yılında yayınlanan Türbülans Çağı kitabı ise pek çok çevre tarafından dünyanın ekonomik görüntüsü ve vizyonunu anlamak için referans kaynak kabul ediliyor.

Benim Türbülans Çağı’nın ilk sayfasını çevirmeye karar verirken üç nedenim vardı:

1. Mesleğinin zirvesine ulaşmış bir ekonomist, girişimci, yönetici, devlet adamının kariyer yolcuğunu anlamak, analiz etmek, ilham almak,

2. ABD ve dünya ekonomisi, kapitalizm ve serbest piyasa ekonomisinin işleyiş prensiplerini anlamak,

3. İşgücünün farklı faktörler çerçevesinde (sosyal güvenlik, nitelik, mobilite, vs. ) bugün ve gelecekte dünya ekonomisine etkilerini anlamak.

Üç beklentime de fazlasıyla ulaştım. Kitabın ilk yarısında Greenspan’ın benim tanımlamamla 3R (renkli, riskli, randımanlı) kariyer hikayesini zevkle okuyabilirsiniz. Ben anladım ki, eş zamanlı olarak hem bir müzisyen, hem de istatistikçi, ekonomist ve merkez bankası lideri olmak pek kolay değil 😉 Farketmeden yersiz kullandığınız bir kelime nedeniyle ABD başkanını koltuğundan bile edebilirsiniz.

Kitabın ikinci yarısında ise Greenspan’ın A.B.D ve dünyanın önde gelen ekonomileri (İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Rusya, Çin, Japonya, Hindistan, Doğu Asya ve Güney Amerika) hakkındaki görüş ve öngörüleri ile, 2030’da dünyanın sergileyebileceği ekonomik tablo hakkındaki yaklaşımlarını okuyabilirsiniz.

.

Greenspan, kitabında işgücü piyasasını elbette A.B.D. merkezli ele alıyor.

Bu çerçevede A.B.D.’nin karşılaşacağı en büyük problemi, giderek yaşlanan işgücüne yönelik yapılaması gereken sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarının finansmanı olarak saptıyor.

Sonrasında da teknoloji ile birlikte ortaya çıkan nitelikli işgücü açığını ve A.B.D.’deki ilk ve orta derece eğitim sisteminin bu açığı kapatabilecek kaliteden çok uzak olduğu gerçeğinin altını çiziyor. Dünyadan nitelikli işgücünün A.B.D.’ye göç etmesini de neredeyse tek çıkış noktası olarak belirtiyor. Zaten Obama’da 2. defa başkan seçildikten sonra yaptığı konuşmasında devlet garantisi ile dünyadan A.B.D.’ye öncelikli olarak enerji, sağlık, bilişim sektörlerinde nitelikli insan göçüne yeşil ışık yakmıştı.

.

Greenspan’in gözüyle dünyanın nasıl döndüğünü ve döneceğini anlamak için Türbülans Çağı’nı okumanızı tavsiye ederim.

İK’cıların İzlemesi Gereken Film, Okuması Gereken Kitap

Bütün İK’cıları Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filmini izlemeye davet ediyorum.

Neden mi?

Çünkü bu muhteşem filmi seyrederken beynin sol ile sağ tarafı arasındaki farkı şiddetle hissediyorsunuz. Kış Uykusu, beyninizin sol değil, sağ tarafını harekete geçiren bir yapıt. Yani filmi izlerken analitikten çok kavramsal, mantıktan çok duygu ve sezgilerinizle filmi takip etmeniz gerekiyor.

Kış Uykusu, üç saat süren bir şölen ve bu şöleni son okuduğum Daniel Pink’in “Aklın Yeni Sınırları” kitabı üzerine izlemiş olmam da bana çok anlamlı geldi.

Hemen sözlerimi açayım.

Daniel Pink, Aklın Yeni Sınırları kitabında bilgi çağından kavram çağına geçtiğimizi vurguluyor. Kavram çağı, yaratıcıların ve empati kurabilenlerin ön plana çıkmayı başardığı dönem olacak. İnsanlar sol beyinlerini kullanarak akademik süreçlerini tamamlayacaklar ancak kariyerleri beyinlerinin sağ tarafını aktive edebilmeleri oranında renklenecek, büyüyecek, gelişecek.

Daniel Pink’in kitabında kavramsal çağı analiz ederken okuyucusuna sunduğu beynin sağ tarafını yücelten altı yetenek üzerinden, Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filmini çok rahat analiz edebiliyorsunuz:

1. Tasarım; film mükemmel bir görsel, tasarımsal dehayı gözleriniz aracılığıyla zihninize yönlendiriyor. Zihninizde ne çözümlediğiniz ise sizin sağ beyninizin potansiyeli.

2. Öykü; film bir olayın anlatımı değil, sıradışı bir mekan içinde insanlar ve  durumlar alegorisi. Öykücükler sarmalı.

3. Senfoni; filmde bir ana mekan etrafında birbiriyle ilgisi olmayan birden çok durum (olay değil) ilişkilendiriliyor ve senfoni kıvamında bir akış izleyiciye ulaştırılıyor.

4. Empati; filmde karakterlere seçilen isimler bile özel. Eğer gerçekten iyi bir İK’cı olmak istiyorsanız, Nuri Bilge Ceylan’ın çizdiği insan halleri ile diyalektik yöntemle empati kurabilmeniz, her birini tekil ve birbirleri ile olan ilişkileri üzerinden objektif şekilde çözümleyebilmeniz gerekir.

5. Oyun; birincisi, filmi izlerken sürekli kendi kendime ‘Rus klasikleri kokuyor’ dedim (ki Ceylan’ın Çehov’dan esinlendiği filmin kapanışında yazıldı). Arada Türk motiflerini aldım ve adeta bir Fransız gibi üç saatlik seyri kapattık. Ana karakter Aydın’ın bir tiyatro sanatçısı olarak çizdiği “oyuncu” profili ise oyun içinde başlıbaşına oyundu.

6. Anlam; Yukarıdaki fotoğrafa bir bakın. Aklınızda nasıl bir anlam beliriyor? Üç sıfatla betimleyin. (Benimkiler masalsı, zor, sıradışı)

.

Son söz: Beyninizin sağ tarafını çalıştırmak istiyorsanız Kış Uykusu’nu izleyin ve Aklın Yeni Sınırları‘nı okuyun. :)

Katılımcı Yönetim, İnovasyon Ve Problem Çözmek

Son yıllarda vatandaşların devlet, çalışanların şirket yönetiminde, gelişiminde, problemlerinin çözümünde daha aktif, üretken hale gelmesini konuşuyoruz. Birşeylerin olmasını sadece devlet ana/baba’dan veya patron/CEO/GM’den beklemek günleri kesinlikle geride kaldı.

O zaman nasıl bir mekanizma kurmalıyız ki, vatandaşın veya çalışanın katılım, üretim, yaratıcılık çabası artsın, sorunların giderilmesinde daha etkin paydaşlar olsunlar?

Hemen güzel bir örneğini yazayım: ABD devleti kendisine Challenge.gov’u açarak bir araç geliştirmiş.

Siteyi incelediğinizde aslında sadece tüzel değil, gerçek kişilere de açık bir çeşit “ihale duyurum alanı” olduğunu farkediyorsunuz.

ABD devletine bağlı farklı organizasyonlar iş yürütümlerinde ihtiyaç duydukları proje, fikir, yazılım, ürünleri siteye yerleştiriyorlar. Her duyurunun yanında da işi yapacak kişi veya kurumun emeği karşılığında kazanabilecekleri maddi tutar ve başvuru süresi yazıyor.

ABD devletinin böyle bir siteyi kurmasının bana göre üç önemli nedeni var:

1. Katılımcı ve şeffaf devlet yönetimi geliştirmek,

2. İnovasyon, yaratıcılık, üretimi desteklemek,

3. Bireysel girişimciliği ve toplumsal iletişimi desteklemek.

Aslında şirketlerin bu tarz siteler kurması devletten daha kolay. Çünkü mesela Türkiye’deki 4734 nolu Kamu İhale Kanunu ile böyle ileri bir uygulama şu an hayata geçiremezsiniz. … Oysa ki, insan üzülüyor, neden olmasın?

Diliyorum özel sektörümüz kendisine yenilikçi yaklaşımlar ulaştırabilecek Challenge.gov gibi siteler açarak sokaktaki yetenekli insana daha çok dokunabilir, pek çok yeni fırsatlar yakalayabilirler.

Introducing Human Resources Management – M. Foot & C. Hook

“Introducing Human Resources Management – İnsan Kaynaklarına Giriş” isimli bir kitap kıdemli İK’cıların ilgisini çekmez diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Hele ki bazı giriş seviye denilen kitaplar sizin 17 yıl önceki giriş seviyenizden bambaşka içeriklere sahipse kitap kısa sürede baştacınız bile olabilir.

Margaret Foot ve Caroline Hook’un yazdığı “Introducing Human Resources Management” kitabını elime ilk olarak D&R’da aldım. Öylesine sayfalarını yelpazeledim ve arada gözüme bir başlık çarptı. Bu neymiş diye bakarken, bir diğer başlığa geçtim ve sonrasında bir başkası. On dakika sonra ise kasa sırasındaydım.

Kitap, insan kaynaklarını bütünüyle 21. yüzyıl standartları, trendleri ve uygulamaları üzerinden anlatıyor. Global şirketlerden uygulama örnekleri, önemli dergilerde yayınlanmış makaleler, haberler, konulara özel tartışma başlıkları ve vaka çalışmaları ile desteklenen kitabın neredeyse her bölümünde yepyeni bilgilere veya yaklaşımlara ulaşabiliyorsunuz.

Şu an D&R’lara gidip baksanız bulabilir misiniz bilemiyorum ama bu kitabı ne yapın edin mutlaka kütüphanenize katın derim. 🙂

Güç Ve Sevgi – Adam Kahane

Management Centre Türkiye – MCT’nin geçen Şubat ayında düzenlediği İnsan Kaynakları Zirvesi 2014′ün ilk gününü baştan sona takip edebildim. Birbirinden değerli konuşmacılardan ilham veren cümleler işittim.

İlk günün babacan görüntülü konuşmacısı Adam Kahane’nin imajını destekleyen sakin konuşması sonrasında imzalı kitabını alabilmek üzere sıraya girdim. İmza sırası bana geldiğinde Kahane’ye konuşması için teşekkür ettim. İmzaladığı kitabını bana uzatırken Kahane’den aldığım ileri seviye analitik insan enerjisi beni çok şaşırttı. Hele ki, “Güç ve Sevgi” kitabını okuduğumda şaşkınlığım iki katına çıktı diyebilirim.

Analitik insan bir durumu, problemi parçalara ayırıp, her parçanın analizini teker teker yapabilendir. Hedef ve sonuç odaklı olan kişi ise, parçalardan yeni anlamlar, yollar çıkartarak problemlere çözümler üretip ve hedefleri tutturur. Adam Kahane’nin fizik eğitimi aldıktan sonra kariyerinde sosyal konulara eğilmesi kanımca aslında yaşamı bir fizikçi edasıyla formülize etme güdüsünden/idealinden kaynaklanıyor.

İşte bu güdü/idealin sonucu olarak ortaya çıkmış bir eser “Güç Ve Sevgi” kanımca. Yıllardır farklı coğrafyalarda, farklı problemlerin çözümleri üzerine çalışıyor Adam Kahane. Kitabında, sevgi ve güç kavramları arasındaki derin ilişki ve çelişkiye dair Güney Afrika’dan, Hindistan’a, İsrail’den, Guatemala’ya kadar başından geçen birbirinden ilginç ve öğretici vakayı okuyabilirsiniz.

Kahane, sevgiyi de, gücü de, hem yapısı, hem de yıkıcı olarak ikiye ayırıyor. Kitabında Martin Luther King’den bir alıntı yaparak özetliyor olayın özünü: Sevgisiz güç pervasız ve saldırgan, güçsüz sevgi duygusal ve zayıftır.

Güç ve sevginin problemleri çözmek için kol kola ilerlediği vaka süreçlerini de üçe ayırmış Kahane; düşmek, sendelemek, yürümek. Kitap okurken su gibi akıyor ancak kitabın sonuna doğru aslında toplumdaki güç ve sevgi dengelerini sürdürülebilir şekilde korumanın ne kadar zor olduğunu yürekten hissediyorsunuz. Sosyal değişim için iyi niyetle, çok çalışmak ve büyük düşünmek üç ana alışkanlığımız olmalı ve onlardan asla vazgeçmemeliyiz.

Adam Kahane’nin farklı hayat tecrübelerini analiz etmek ve sosyal değişimin olabilirliğini anlamak için bu kitabı mutlaka okuyun.

Lean In – Sınırlarını Zorla, Sherly Sandberg

Dünyanın en güçlü kadınların biri olarak kabul edilen Facebook’un COO’su (genel müdür) Sheryl Sandberg’i iş dünyasındaki kadınlar üzerine yaptığım konuşmalarda hep örnek olarak veriyorum. Dolayısıyla Sandberg’in Türkiye’de piyasaya sürülecek “Lean In – Sınırlarını Zorla” kitabının lansmanına katılmak ve konuşmasını dinlemek üzere davet aldığımda ne kadar mutlu olduğumu, heyecanlandığımı tahmin edebilirsiniz.

Sandberg konuşmasını kitabının giriş bölümünü kavrar şekilde yapılandırmıştı. Çok enerjik ve akıcıydı. Egodan arınmış, ‘kendisine’ yakın duruşu, dinleyicisine dokunma becerisi etkileyiciydi. Onu dinlemeye gelmiş bir salon dolusu insanın da benimle aynı fikirde olduğundan eminim.

Konuşma sonunda maalesef kitabını imzalatacak kadar ortamda kalamadım ama eseri hemen okuma listemin önüne aldım.

‘Lean In – Sınırlarını Zorla’, iyi eğitimli, hırslı ve çalışkan, liderlik yolunda ilerlemek, “masaya oturmak isteyen” bir kadına iş hayatının yaşattığı içsel ve dışsal zorlukları bütün çıplaklığı ile ortaya seriyor. Sherly Sandberg kitabında kadınların ‘kötü kaderine’ değil, kadının iş hayatında kendini konumlandıramamasına, bunun girdilerine ve çözüm önerilerine odaklanıyor.

Kitapta benim en çok beğendiğim noktalardan biri, Sandberg’in iletmeye çalıştığı bütün mesajları bilimselleştirmesi oldu. Onlarca araştırma sonucu, örnek ve istatistikler ile desteklenmiş yaşanmışlıkları okuduğunuzda, Facebook’un başında oturan bu kadının nasıl COO olabildiğini siz de gün gibi anlıyorsunuz.

Sandberg, başarılı ve hırslı bir kadın profili ile hem erkek, hem de diğer kadınlar tarafından “sevilmeyen” insan olmaktan bahsediyor. Eş ve anne kimliklerini taşırken iş hayatında yaşadığı zorlukları, çözüm arayışlarını içtenlikle paylaşıyor. İçinden hiç eksik olmayan “birşeyleri yeterince iyi yapamamak” sıkıntısını ise zihninizde “aynen öyle” onaylaması ile okuyorsunuz.

Kitapta beni en çok etkileyen diğer bir başlık ise, kadınların kariyer yolunda kendilerine bir danışman/mentor bulmak sürecindeki tutumlarının analizi oldu. Sandberg’in konuyu ele alışındaki profesyonellik ilham verici, yönlendirici, çok akılcı. İlgili bölümü okurken “çaktırmadan” size de mentorluk desteği verdiğini farkedip gülümsüyorsunuz.

Sandberg’in iş hayatı Mc Kinsey, ABD Devleti, Google, Facebook gibi devlerde, dünyaca tanınan çok güçlü, başarılı profesyoneller/patronlarla geçmiş, geçiyor. Onun günlük iş hayatına dair paylaştıkları vasıtasıyla bu organizasyonlarda, bu kalitedeki profesyonel ve patronlarla iş, ilişki ve iletişim süreçlerinin nasıl yürüdüğünü satır aralarından takip edebiliyorsunuz. Takdir ediyor, hatta özeniyorsunuz.

Kanımca bu kitabı bütün kadın, bütün erkekler, bütün üniversite öğrencileri okumalı. Lean In – Sınırlarını Zorla sayesinde bazıları yol üstüne, bazıları yola çıkmadan iş hayatı adına akıllarında pek çok pencere açabilirler.

Sherly Sandberg, Lean In kitabı ile kadınların iş hayatındaki konumu tanımlama misyonu adeta üstlenmiş durumda. Kadınların birbirlerini bulup, ekipler kurmaları ve güçlenmelerini hedefleyen Lean In hareketinin web sitesini incelemenizi de tavsiye ederim.

Gelecek – Al Gore

Gelecek - Al Gore

 

2014 yılının ilk bitirdiğim kitabı Al Gore’un 2013 yılında yayınladığı “Gelecek” oldu. Kitabın piyasaya sürüldüğünün haberini aldığım anda peşine düştüm, yılbaşı öncesi olduğu için bulmakta bayağı zorlandım ama sonunda Taksim Mephisto’da kitabı elime alabildim.

“Gelecek”, çok ciddi araştırma ve fikir kitabı. Al Gore’un bir TV röportajında bu kitabı yazabilmek için iki yıl boyunca yüzlerce kaynak incelediğini dinlemiştim. Zaten daha kitabın önsözünden itibaren sayfalardan veri, bilgi, araştırma sonuçları beyninize akmaya başlıyor.

Al Gore, eski ABD başkan adayı olarak ülkesine aşık bir adam. Bunu yazdıklarından hemen anlıyorsunuz. Ancak bence asıl çarpıcı nokta, Al Gore’un memleketi hakkında zehir kıvamında şeyler yazabilen gerçek bir Amerika “dostu” profili sergilemesi (ne de olsa dost acı söyler !). Gore, ABD’nin demokratik, siyasi yapısı ve paranın sistem üstündeki gücü üzerine çok dramatik saptamalar yapıyor. Kitabı okudukça, Washington lobi faaliyetleri ile bizim devletimizdeki cemaat aktiviteleri arasında ben büyük paralellik kurdum. Şaşırdım. Çok büyük, geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan organize güç savaşları. Dünya AŞ adını verdiği ABD’li para gücünün devlet ve dünya üzerindeki etkileri tüyler ürpertici boyutlarda.

Kitapta çok çarpıcı ve detaylı şekilde ele alınan diğer bir kavram ‘Küresel Akıl’. Al Gore, başımızdaki problemlerden sıyrılmanın da tek yolunu küresel akılda buluyor. Küresel aklı neler oluşturuyor derseniz; teknolojik gelişmeler, internetin demokrasiyi yeniden tanımlaması, inovasyon, genç kuşaklardaki farkındalık ve idealizm, uzun uzun anlattığı ekolojik dengelere yönelik hassasiyet şeklinde özetleyebilirim.

Gelecek kitabının bir diğer önümüze serdiği manzara ise Hayat AŞ. Kitapta, dünya su ve toprak kaynaklarının nasıl hoyratça kullanıldığı, yok edildiği, veriler eşliğinde o kadar net anlatıyor ki, “geleceğinizden” gerçekten korkuyorsunuz. ABD’deki tarım ve hayvancılık lobilerinin neler yapabildiğini okuduğunda insan “nasıl bir zalimlik?” demeden edemiyor. Biz neler yiyip, neler içiyoruz böyle?

Yaşamın ve ölümün yeniden icadı diyerek genetik bilimine ayrılan bölümü bitirdiğimde ise kafamda bir soru vardı: acaba şu an Çinliler ne yapıyor?

Al Gore, kitap boyunca sıraladığı onlarca probleme yönelik önerilerini ise son bölümde dile getiriyor. Ben, Al Gore’un yazdığı bütün önerilere katılmakla beraber, dünyamızı bu noktaya getiren insanlardaki para ve güç hırsını (ülkemizde de bifiil yaşadığımız üzere) nasıl dizginleyebiliriz? noktasında kilitlenip kalıyorum.

Kitabı bütün meslekdaşlarıma dünyayı anlamaları, büyük manzarayı görmeleri, gelecek vizyonlarını açmaları bakımından şiddetle öneriyorum.

The Employer Brand – Simon Barrow & Richard Mosley

The Employer Brand - Simon Barrow & Richard Mosley

Realta‘nın dilimize kazandırdığı, Simon Barrow ve Richard Mosley tarafından yazılan “The Employer Brand”i okumayı yeni bitirdim.

İşveren markası kavramını İK terminolojisine katan Simon Barrow’ın mesleki altyapısı reklam/pazarlama üzerine. Dolayısıyla Barrow’un İK işine girdiğinde reklamcılık/pazarlama bilgisi ile İK iş süreçlerini çok isabetli bir şekilde birbirine entegre edebilmesi pek şaşırtıcı bir sonuç değil.

The Employer Brand kitabının ilk bölümü Simon Barrow tarafından yazılmış. İşveren markası kavramına neden ihtiyaç olduğu, tanımlanması, İngiltere’de insan kaynakları mesleği adına 80’li yıllardan başlayarak 2004’e kadar konuşulanlar, pek çok araştırma ve kurumsal örnek tarafından bu bölümde okuyucu ile paylaşılıyor. Bizlerin 2000’li yıllarda kafa yorduğumuz konuların, İngilitere’de 80’li, 90’li yıllarda gündemde olmasına elbette yine pek şaşırmıyoruz.

Kitabın ikinci bölümü ise Richard Mosley’a ait. İşveren markasının bir şirkette nasıl, hangi adımlarla tanımlanabileceği bu bölümde etraflıca, metotlar kullanılarak ve örneklerle anlatılıyor. Bence şirketinde işveren markası çalışmalarına başlamak isteyenler, bu kitabı çok rahat güvenilir bir kılavuz olarak kullanabilirler.

Son bölümünde paylaşılan Reuters ve Tesco örnekleri, kitabın içeriğinin gayet güzel hayata geçirilebildiğinin kanıtı niteliğinde.

Ben The Employer Brand kitabını okurken şu üç mesajı çok net aldım;

1. İşveren markası çalışmalarına tepe yönetimin %100 desteği, liderliği ve aktif katılımı olmadan başlamayın,

2. İşveren markası çalışmalarına başlamadan önce pazarlama yönetimi, marka yönetimi üzerine mutlaka kitaplar okuyun.

3. İşveren markası projesinde ve sürecinde pazarlama ve kurumsal iletişim bölümleri ile her zaman kolkola çalışın. Ürün, hizmet markası ile işveren markasını birbiri ile uyumlu konumlandırın, yaşatın, geliştirin.

.

‘The Employer Brand’ kitabı iş kütüphanenizde bence ön sıralarda olmalı. Kitabı Realta’nın sitesinden temin edebilirsiniz.